“Medrese” ve “Okul” birbirinden tamamen farklı iki kurumdur. Her ikisinde de “bilgi” üretimi ve öğretiminin yapılması dışında bu iki kurum arasında hiçbir benzerlik yoktur.
“Okul” kavramı, Yunancadaki “ekol” sözcüğünden gelir; fikir akımı, düşünce yolu, düşünce grubu, felsefe türü gibi anlamlarda kullanılır.
Eski yunanlılarda okullar, bir öğretenin (filozofun) gözetiminde daha çok bahçelerde kuruluydu. O dönemi anlatanlar, onlardaki okullaşmayı iyice abartarak “Okullar o kadar çoğalmıştı ki Yunan bahçıvanlar salatalık ekecek bir karış yer bulamıyorlardı” derler.
Aristo’nun okuluna “lise”; platonun okuluna “akademi” adı verilmiştir. Günümüzdeki adlandırmaların da dayanağı o adlardır.
Bugünkü okullar, Eski Yunanlılara dayandırılsa da Rönesans (Aydınlanma) sonrası Avrupa’sında kiliseye karşı geliştirilmiş; 1789’daki Fransız İhtilali’nden sonra yaygınlaşmıştır.
Fransız ihtilalcileri, önce kiliseleri tamamen kapattılar; sonra devlet güdümünde olan, ihtilali halka anlatacak modernist kiliseler kurdular; kendi ifadeleriyle dine karşı dinle savaştılar.
Ama bununla yetinmediler; ihtilali eğitim bakımından kiliseden tamamen bağımsızlaştıracak bir okullaşmaya gittiler. İhtilalciler okulları,
1- İhtilal için adam yetiştirecek
2- Halkı ihtilalin amaçları doğrultusunda tek tipleştirerek uluslaştıracak,
3- Kilisenin toplum üzerindeki etkisini bitirecek
4- Fransa’nın sömürge faaliyetlerine hizmet edecek, bu yönde kültür işgali projeleri geliştirerek Fransız İhtilali’nin ilkelerini Fransız sömürgeciliğinin aracı haline getirecek şekilde dünyaya yayacak kurumlar olarak gördüler.
O dönemde okullaşma, bilgi ile vahiy arasındaki bağı koparacak ve vahiyden kopmuş bilgi ile yeryüzünde Batılı adamın beşeri iktidarını sağlayacak araç olarak görüldü. Fransız halkı ve diğer Avrupa halkları modern okullarda bu amaç doğrultusunda eğitildi. Okullaşma, ilahi iktidara karşı beşeri isyan olarak geliştirildi; okullar kiliseye karşı bir tür “çağdaşlık (modernizm) tapınağı” gibi organize edildi.
İslam dünyasına “okul”un gelişi başlangıç itibariyle bundan farklıdır.
MEDRESE VAHYE DAYANIR
Medreselerin temeli, ilk vahye dayanır:“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yarattı. Oku! Kalemle yazmayı öğreten, insana bilmediklerini bildiren Rabbinin cömertliği sonsuzdur.” (Alak 1-5)
Bu ayet-i kerimelerde şu vurgu vardır:
1- Bilginin kaynağı Allah (CC)’tır. İnsanı yaratan O olduğu gibi insana bilgiyi öğreten de O’dur.
2- O’nun adıyla – O’nun için oku- öğren
3- Kalemle yazmayı öğreten O’dur.
Bir eğitim sistemi için gerekli bütün ilkeler bu beş ayete sığmıştır:
1- İnsanı tanımak
2- Bilginin kaynağını (nereden alınacağını) bilmek
3- Okumanın (eğitimin) hangi amaçla gerçekleştirileceğini bilmek
4- Yazının kaynağını bilerek yazmak
Öğretmenin vahiy ve onun tatbikçisinin Hz. Resulullah (SAV) olduğu bu eğitim sisteminde, insan da bilgi de okuma da yazma da Allah (CC)’a dayanır. Onda tevhid vardır; her şey Allah’tandır ve her şey Allah (CC) içindir. Hazır alınanlar Allah (CC)’tan geldiği gibi hazır alınanlar üzerinden gerçekleştirilecek olanlar da Allah (CC) içindir, Allah (CC)’a varır. Bu inanç, bütün İslami eğitimin esasıdır. Bundaki çokluk sadece görüntüdedir. Esas olan gayedir ve gayede mutlak bir birlik vardır.
İslam, bir medrese (bir mektep) olarak bir ders halkası olarak başladı, bu medrese (bu mektep) geçici olarak Daru’l-Erkam’da somutlaştı; Medine’de ise Mescid-i Nebevi ve “Suffa” ile kurumlaştı.
Daru’l-Erkam, vahye dayalı İslam iktidarını sağlamak için oluşturuldu. Mescid-i Nebevi ve Suffa ise İslam iktidarını güçlendirmek ve yaymak için bina edildi.
İşte medresenin varlık nedeni, bunların toplamıdır:
1- Vahye dayalı İslam iktidarını sağlamak
2- Bir yerde sağlam İslam iktidarını güçlendirmek ve yaymak
Bu, “Allah’ın hükmünü yeryüzüne hâkim etme” mücadelesinin özüdür, çekirdeğidir. Medrese, bu mücadele için vardır. Bu mücadeleyi yürütecek insan yetiştirmek için vardır.
İslam medreseleri; Mescid-i Nebevi ve Suffa ahlakı üzerine büyüdü, yayıldı, Selçuklu Veziri Nizamülmülk döneminde kurumlaşmasını tamamladı, İmam Gazali gibi büyüklerin öncülüğünde İslam için “bilen ve amel eden insan” yetiştirme görevini hakkı ile yerine getirdi.
Zengiler ve Eyyubiler döneminde Dar’ulHadis gibi kurumların açılmasıyla medreseler hem branşlaştı, hem de Eyyubi kadınlarının ilim etkinliğine katılmasıyla Hz. Aişe annemizin ilmi, kadınlarda yeniden hayat buldu. Kadınlar icazet aldı ve icazet vermeye başladı. Bu katılım, ilim etkinliklerine ayrı bir üretkenlik getirdi. Ayrıca belki yine o büyük kadınların sayesinde medreselerin çevre müştemilatı tamamlandı, yurtlar inşa edildi, öğrenciler köhne evlerden kurtuldu, ihtiyaçlarını karşılayan binalara yerleştirildi. Böylece eşrafın çocuklarının sürekli (formal) eğitime ilgi duyması sağlandı, medreseler hem bina hem öğrenci sayısı bakımından hızla büyüdü ve bugün “derleme” kitaplarını okuduğumuz neredeyse bütün âlimler o Zengi-Eyyubi ümmet medreselerinde yetişti. Osmanlı medreseleri de tamamen o medreselerde yetişen âlimler ve onların talebeleri tarafından kuruldu(1)
Prof. Asaf Hüseyin, Prof. Raci El-Faruki ve Aliya İzzetbegoviç gibi Batı’yı da bilen Müslümanların tespitiyle İslam medreseleri her yönüyle tevhid inancı üzerine kurulmuştur. Medreselerde tefsir, hadis, kelam, fıkıh, nahiv, tıp, coğrafya, geometri her ne okutulursa okutulsun bütün ilimlerin gayesi “Bir”dir, bir olan Allah (CC)’a ulaşmak içindir. Yolların çeşitliliği sadece yüzeydedir; yol ise tek yoldur ve o yol, Allah (CC)’a giden yoldur. Kâinatın bütününe de insana da tek kanun hâkimdir, bu kanun sünnetullah’tır.
(Bugünkü bütün ilimler de ne kadar yol kat ederse etsin bu gerçeğe doğru yol almaktadır. Sünnetullah’ın kabulü, teknik ilerlemenin başıdır. Dolayısıyla bugünkü teknik gelişmenin kaynağı İslam medreseleridir. Ancak bugünkü modern okullaşmanın hedefi, İslam medreselerinin hedefine tamamen zıttır.)
İslam medreseleri, ilk vahyin belirlediği ilkeler üzerinden günün gerçekleri içinde hem İslam’ın “bilen ve amel eden insan” ihtiyacını karşıladı hem de İslam Ümmetinin “İmam Ümmet” konumunun gereği olarak insanlığa bilgi üretme ve geliştirme önderliği yaptı.
Garip bir bilgi değildir: Avrupalı köle tüccarları 17. ve 18. yy’lerde Afrika’dan Amerika kıtasına insan kaçırıp köleleştiriyorlar. Ancak Batılı köle tüccarları ve çiftlik sahipleri okuma-yazma bilmezken köle olarak götürülen Müslümanların önemli bir kısmı okuma-yazma biliyordu.
Bu durum, köle tüccarı ve çiftlik sahiplerini hem eğitime sevk eden bir kıskançlığa hem de İslam’a karşı bir korkuya (fobiye) sevk ediyordu.
KEMAL SÜRECİNDEYKEN SARSILMAK
İslam medreseleri, İslam topraklarını düşmandan temizleyecek ve düşmana karşı koruyacak insan ihtiyacını karşılamakla kalmadı; bütün eksiklerine rağmen Osmanlı gibi bir cihan devletini organize edecek bir yapıyı da oluşturdu. Ne var ki tam bu safhada, ilim ehli arasında olmaması gereken bir eğilim gelişti
1- İlim ehli kendisini ilim yolculuğunda hep “eksik” hep “yolcu” görmesi gerekirken siyasi ve askeri güçte o günün dünyasında varılan doruk nokta, İslam âlimlerinde “kemal kanaati” oluşturdu. Düşünce olarak bilinmese de duygu olarak ilmin kemaline, dolayısıyla nihayetine (sonuna) gelindiği duygusu yer edindi. İlmi faaliyet sürse de ilmi üretim bitti, kıyamete hazırlık için yerinde durma fikrine kapılırcasına vahye dayalı ilim üretimi durdu.
2- Zengi-Eyyubi sonrası âlimlerinin derlediği sahih kaynaklara duyulan güven ve bu güvenin sağladığı rahatlık, o kaynaklardan başka kaynaklar oluşturulsa fitneye düşüleceği korkusunu oluşturdu. Derleme ve ahlak eserleri oluşturmak gelişme için başlangıç iken son gibi algılandı. Osmanlı döneminde bir iki istisna (Birgivi, Ebu Suud) dışında neredeyse hiç eser oluşturulmadı.
Bu dönemde “kadın” unsuru da tümüyle dışlandı; Hz. Aişe annemizin ilim veraseti büsbütün açıkta kaldı.
Miladi 18. yy’a gelindiğinde İslam medreselerine duyulan güven doruktaydı, İslam âlimleri toplumlarının önderleri arasındaydılar. Ama İslam medreseleri, Rönesans’la bilgiyi vahiyden kopararak yeryüzünde insanı insana kul etmek için, bütün insanlığı kendilerine kul etmek için bir düşünce ve teknik fırtınası estiren Batı karşısında “ebter” duruyordu; dünyaya geçmişi kahramanlıklarla dolu, ahlaklı, onurlu ama varisi olmayan bir ihtiyar gibi çaresiz bakıyordu.
Müslümanlar, miladi 19. yy’a kadar seslerini çıkarmadılarsa da bu yüzyılın başından itibaren “artık Batı’ya gidip de tekniği alsak (adeta Batının sihrini ondan çalsak) da Batı’nın silahıyla silahlanarak onun gazabından korunsak” demeye başladılar.
İslam dünyasında okullaşma, başlangıcı itibarı ile tamamen bir savunma tedbiridir; düşmanın silahıyla silahlanma girişimidir. Bunun için savunmada görev almayacak kadın ve çocuklar bu girişimden uzak tutuldu, sıbyan mektepleri denen çocuk medreseleri bu girişime yaklaştırılmadı. Sadece mülkiye, askeriye, sıhhiye gibi idari-askeri personele ve sağlık personeline yönelik bir okullaşmaya gidildi.
Ama medreseler kendilerini yenilemeyince 1867’de Sultan Abdülaziz, Osmanlı eğitim programını tamamen Fransızlara ihale etti. Acıdır ama programın danışmanı, Müslüman parası ile kendisine İslam karşıtı program geliştirilen kişi yani Fransız Milli Eğitim Bakanı Victor Duruy’dur.
Osmanlı’daki duyarlı eğitimciler, okul programlarına çok sayıda Arapça ve Farsça ders yerleştirerek bu tahribatı durdurmaya çalıştılar. Ama nafile… Çünkü her eğitim kurumu, kendi amacı üzerinden insan yetiştirir. Depremde zarar gören binanızı güçlendirmek için para verdiğiniz mimar, evinizin arsasına göz dikmişse evinizi yıkacak bir proje yürütür.
Fransız eğitim mimarlarının projeleri de İslam ümmetini yok ederek kendi güdümlerinde bir ulus devlet süreci serüvenine sürüklemekten başka bir iş görmedi.
İslam dünyasında ulus devlet sürecinde medreselerin kapısına kilit vuruldu, hızlı bir okullaşmaya gidildi.
Bugün bütün uzmanların ortak tespitiyle bu okullaşma,bilgilendirmeden öte ulus devletler için Fransız ihtilalinin felsefesi ve amaçları üzerinden “vatandaş” yetiştirmeye yönelik yürütüldü.
Bu aşamanın başlangıcında bilgiyi vahiyden koparmak(2) bir yana, bilgiyi bütünüyle vahiy düşmanlığına karşı organize etme söz konusudur, vahye karşıt olsun diye bilgiyi çarpıtma söz konusudur. Hedef, coğrafya üzerinde kaybolan ve siyasi olarak tahrip olan İslam iktidarını zihinlerde de yüreklerde de yıkmaktır.
Bu; zihinde, giyimde, oturuşta –kalkışta “modernizm” denen tek kalıba sıkıştırma girişimidir; vahyin emrettiğinin tam zıddına bir toplum kurma çabasıdır. Burada eğitim, bir amaç değil ümmeti uluslaştırmak için sadece bir eğip bükme aracıdır. Bunun için mümkün olduğunca çok insan eğitimin içine alınmış, eğitimin kalitesine değil niceliğine ve insanları şekil olarak birbirine benzetme becerisine bakılmış. Bunu sağlıyorsa gerisi es geçilmiş.
Eğer kıyas yapmada amaç benzerleri ayırt etmek ise okullaşmanın bu süreci ile kaynağını vahiyden alan medreseyi kıyaslamak büsbütün yersizdir, abestir. Ama kıyasta amaç zıtların farkını göstermek ise her iki kurum, Eski Yunan’dan Hz. Muhammed Mustafa(SAV)’nın önderliğine, o günden bugüne gözler önündedir.
Notlar:
1. Bu noktada miladi 19. yy’dan bu yana çevremizin ilim kaynağını oluşturan Tağ (Norşin) medresesinin yine bir kadın tarafından inşa edilmesi kayda değer bir olaydır.
2. ilgi vahiyden koparılır mı? Bu ifade, sadece karşı tarafın amacını ifade için eğitim bilimciler tarafından yaygın olarak kullanılmaktadır.
İbn-i Hişam, “Nahiv” kitabı Şerh’ulKıtr’da şu yöntemi takip ediyor:
1. Önce ezberlenecek kısalıkta ama konuyu akılda tutacak örnekler de içeren kapsamlı bir ön metin veriyor. (Bu, ilk kitabının metnidir.)
2. Orta bölümde bu metni, hem aynı örnekler hem başka örmekler üzerinden açıyor.
3. Son bölümde ise konunun görüş farklılıkları içeren ağır bölümlerine değiniyor.
Orta düzeydeki faqiler(medrese talebeleri) için hazırlanan bu metin,
1. Feqiye daha önceki kitaplarda öğrendiği bilgileri hatırlatıyor.
2. Ona yeni bilgiler veriyor.
3. (Son bölümle) onda “Ben, her şeyi öğrendim” deyip öğrenmeyi sürdürmeyi engelleyici bir doyumun oluşmasının önüne geçiyor, sonraki kitaplara muhtaç olduğunu ona hissettiriyor.
Böylece ortaya “Geçmişi hatırlatan-Bugün geliştiren-Yarına hazırlayan” bir ders metni çıkıyor.
Biz, bugün İngiliz yöntemi mükemmel Batı eğitimi deyip bu yöntemi öğretmenlere kavratmaya çalışıyoruz.
Bu eğitim ile ulus devlet okullaşmasının karmaşık, öğrenmeyi şansa bırakan eğitimi kıyaslanır mı hiç?
Şerh’ulKıtr’daki “Açıklayıcı” anlatım tekniğidir. Eğitimin çoğu bu teknikle öyküleyici anlatım üzerine kuruludur. Diğer anlatım teknikleri bunların türleri gibidir.
Siyer-i İbn-i Hişam’da örneğin Medine Dönemi anlatılırken
1. Kitabın ilk bölümlerinde Yemen’den Arap yarımadasına yayılış anlatılırken şehrin oluşumu hakkında bir kanaat verir.
2. İslami döneme geçmeden önce ise şehre geliş (hicret) ayrıntılı olarak verildikten sonra Ensar-Muhacir; Yahudiler, Münafıklar üzerinden toplum tanıtılır; ayet-i kerimeler ve şiirler üzerinden toplumlar arasındaki ilişkiler tasvir edilir. Mescid-i Nebevi’nin inşası, ilk ezan gibi tamamlayıcı unsurlar, bu tablo içinde yerini alır.
3. Bundan sonra Medine’deki olaylar bu tablo içine oturtuluyor. Olaylar şiirle desteklenerek edebiyat;hem tarih için tanık, hem duyguları aktarıcı, hem de bir tasvir aracı olarak kullanılır.
Bu, bugünün pedagojisinde (eğitim bilimlerinde) öyküleyici anlatımın doruğudur.
Biz, bir dizi Batılı roman ve öykü okutarak çocuklarımıza bu tekniği Batılıların bulduğu bir anlatım nimeti olarak kavratmaya çalışıyoruz. Yazık…
Pedagoji (eğitim bilimleri), eğitimin kendisi değildir, eğitim için imkândır.
Ne yazık ki biz Zengi-Eyyubi sonrasında ulaştığımız bu eğitim imkânını değerlendiremedik. Başkaları onu bizden aldı ve bizim sermayemiz üzerinden bize karşı karargâhlar inşa etti, bizi esir aldı.
İnsanlar gibi kurumların da karakteri vardır. Buna yeni literatürde “kurumların ruhu” da denir.
Bizdeki ilahiyat fakülteleri, Batıdaki teoloji bölümlerinin ithal biçimidir. Bu kurumlarda özellikle başlangıç itibari ile bir türlü bize ait bir karakter, bir ruh oluşmadı. Bu okullarda müsteşrik ağırlıklı kaynaklar kullanıldı ve medreseleri görmeden buralardan mezun olanlar, eğer ek bir İslami eğitime tabi tutulmamışlarsa İslami ilim edinme yoluna hep yabancı kaldılar. Medrese görmüşler bir yana, bir gaye uğruna mücadele veren bir ilahiyatçı dayanışması da pek görülmedi.
İmam Hatip Liseleri ise ilk amacı ne olursa olsun yerli bir kurum olarak açıldı, kısa sürede bir İmam Hatip karakteri oluştu. Bu okullardan mezun olanlar, İslami bilgileri ne düzeyde olursa olsun, istisnalar bir yana, kendisini bir inancın, İslami bir değişimin, girişimin insanı olarak gördü. Bazen bir doktor, bazen bir mühendis olarak gururla “Ben de İmam Hatipliyim” dedi.
İslam dünyası, özüne dönmek için kendi öz ruhunu taşıyan kurumlar açmalıdır. Biz, Batı taklidinden kurtulup kendi özümüze döndükçe sağlıklı bir toplum olacağız.
İmam Hatip Liseleri çok iyi bir lise olabilir, ama İslam âlimi yetiştirecek olan yeniden medreseler olmalıdır. Bugün Bosna Hersek’te ismen de olsa medrese resmi bir kurum olarak sürdürülüyor.
Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Temmuz 2013
Dr. Abdulkadir Turan