Yüzyıla bir kala hayata gözlerini yuman Garaudy, Batı medeniyeti, Marksizm ve İslam dinini içten gözlemler. Çağımızın en popüler fikir sistemleri ve ideolojilerini derinlemesine inceler. On yıllarca Marksizm ve Komünizmin hem ideologu hem tutkunu hem de aksiyoneri olur. O, hep bir arayış içindeydi. Bu arayış, aynı zamanda hayatın anlamı olan aşkınlığın arayışıydı. Garaudy’in bunalımları, karşı çıkışları, araştırmaları, okumaları, yazmaları, konuşmaları, tartışmaları ve seyahatleri bu arayışı isabetli ve hayata anlam katan bir limanda noktalamak içindi. İslam’la tanıştığı demde Marksizm’i iliklerine kadar yaşamış, Marksizm’in ABC’sini sıfırdan yazacak bir seviyedeydi. Makam, imkan, bilimsel titr ve entelektüel dünyada meşhur olma gibi dünyevi hazlara eriştiği bir süreçte İslam’la tanıştı.
Garaudy, Yunan ve Roma Medeniyetlerinin temelleri üzerinde yükselen Batı medeniyetini ve onun Determinizm, Pozitivizm, Materyalizm, Kapitalizm ve Komünizm gibi düşünce sistemlerini çok iyi bilmekteydi. O, uzun yıllar Batı Medeniyetini ve özellikle her kademesinde görev aldığı Komünist Parti üzerinden Sosyalizmi dünya halklarının kurtuluş reçetesi kabul etmişti. Garaudy, hakikati arama serüveninde Batı’nın ve Marksizm’in birçok yanılgı ve açmazını görür. Hakikati arama yolunda ilke kabul ettiği ‘insan hakları, özgürlük ve adalet’ gibi konularda Batı’nın ne kadar insafsız, bencil ve zorba olduğunu kendi deneyimlerinde müşahede eder.
Batı’nın demokrasi, çağdaşlık ve medeniyet gibi cezbedici sözlerle maskelenmiş yüzünün arkasındaki tahammülsüzlüğü ve ikiyüzlülüğü gören sadece Garaudy değildir. Nietzsche başta olmak üzere bazı filozof ve düşünürler de Batı medeniyetinin insan tabiatını ve özgürlüğünü yok edici özelliğine vurgu yapıyor ve Batının bu özelliğinden kurtulmak istiyorlardı.[1] Öyle ki Batı düşüncesi “içinde” muhalif ekollerden biri olan Weber, Batı medeniyetinin ideolojik sluetini “Demir kafes” metaforu içinde değerlendirir.[2]
Garaudy, İslam’la geç tanışır; ama İslam’a çarçabuk bağlanır ve İslam hakkında Batı’ya seslenen bir hatip olur. Garaudy’yi İslam’a bağlayan, onun orijinal, deforme olmamış ve kendinden önceki “mesajları” tanıyan özelliği idi.[3] Garaudy, çocukluktan gençliğe ve oradan Müslüman olana kadar bir hakikat arayışındadır. O, bu arayış serüveninde insanı kendi fikirsel kabulü içinde ayrıştırmaz; insanlığa bir bütün olarak bakar. Adalet, sosyal eşitlik ve insanların kardeşliği onun için düşünce ve ideolojiden öncedir. O, nihayetinde bu yaklaşımın tüm boyutlarıyla İslam’da olduğunu görür ve “İslam’ı insanlığın geleceği açısından bir kurtuluş olarak görür. Âdemoğulları günümüzde ona göre dünya ölçeğinde “modern bir tufan” ile karşı karşıyadırlar. İslam onun için, bütün insanlığı Batının kitlesel felaketinden güvenli bir limana götürecek Nuh’un gemisi mesabesindedir.’[4]
Garaudy, Batı’nın ideolojik ikliminde yetişmiş ve Batı düşüncesini üreten mekteplerde okumuştu. O, yaşamının son demlerinde İslam’ın düşünce yapısıyla tanışır. Bu bağlamda onu bir İslam âlimi gibi addetmek ve onun ‘diyalog’ hakkındaki değerlendirmelerinden hareketle ona Müslüman bir düşünür vasfı yakıştırmak yanlış olur. Evet, Garaudy İslam’ı samimi bir şekilde kabul etmiş, İslam’ın hak ve adalet vurgusu onu celbetmiş; ama o İslam’ı kabul ettiğinde yedeğinde Marksizm gibi bazı ideolojik öğretileri de taşımayı ihmal etmemiştir.
Garaudy İslam’ı bir hayat ölçüsü olarak kabul ettiği günden vefatına kadar İslam’ın teorik ve Müslümanların güncel konularına kayıtsız kalmaz. Aktif bir halde bu konulara eğilir, bu konularla ilgili konferanslar verir ve kitaplar yazar. Örneğin ‘İslam dünyasının kanayan bir yarası ve sadece Müslümanlar için değil bütün insanlık için yüz karası bir durum olan Filistin konusunda yazmaktan hiç geri durmadı. Her fırsatta Filistin konusunda konuştu ve yazdı. Hatta o kadar ki yazdıkları ile İsrail’in korkulu rüyası oldu. Ayrıca sırf bu nedenle ömrünün son yıllarında “modern engizisyon” tarafından aforoza da uğratıldı ve türlü sıkıntılar yaşadı.’[5]
Garaudy’in nasıl ki Komünistliği pasif değil, dinamikti. Müslümanlığı da öyleydi. Müslüman Garaudy, hayatını faal bir şekilde Müslümanların hizmetine verir; fikir ile eylemselliği bir araya getirir. Onun Batılı bir hayat tarzından yaşayıp öğrendiği ve İslam’da karar kılmasında öğrettiği ‘Medeniyetler, birbirini imha değil, ihya etmelidir.’[6] Oysa “Altı yüz yıl süren Batı sömürgeciliği, dünya insanlığına ve medeniyetlere çok büyük zarar verdi. Şimdi ise Batı, yaptıklarının cezasını çekmeye çoktan başlamış bulunuyor. Eğer o medeniyetlerin insanî ve ahlâkî değerlerinden yararlanma yoluna gitmezse intihara sürüklenecektir. Şayet Batı, diğer medeniyetlerle kardeşçe ve dostça bir diyalog kurmazsa yok olacak ve tarihten silinecektir. Batı hayatta kalabilmek ve varlığını devam ettirebilmek için dünya çapında bir sanat ve kültür kaynaşmasını gerçekleştirmek zorundadır.”[7]
Bu satırlarda da görüyoruz ki Garaudy Batı medeniyetini ‘kibirli, aşırı rasyonalist, bencil ve bireyci’ olarak tanımlıyor. Garaudy, böyle bir yapıyı insanlık için felaketten başka bir şey getirmeyeceği için reddeder ve İslam’ı insanlığın kurtuluşu için bir “referans noktası” olarak gördüğü için kabul eder.
İbrahim Dağılma
- ve 21. Yüzyıl insanının büyük açmazlarından biri hayata salt maddeci bir bakışla bakmasıdır. Bu iki yüzyılda öne çıkan ve kitleleri arkasından sürükleyen birçok ideolojik ve felsefik yaklaşım insanların savaşlar, işgaller, haksızlıklar kaynaklı bunalımları ve sıkıntılarını pozitivizm ve rasyonalizmle çözüleceğine inanmış ve insanları buna inandırmaya çalışmışlardır. Garaudy, Batı’nın ilim ve felsefe havzasında bire bir beslenen biri olarak Batı’daki bu aşırı rasyonalist yönelim karşısında İslam’ın mistik yorumunu önemser. Kalbi duyuşların ve sezgisel bir yaklaşımın öne çıktığı mistik yorumda İslam’ın akla ve kolektif hayata verdiği değeri dile getirmeyi ihmal etmez.[8] Onun mistik bir yorumu öne çıkarmasında Batı insanıyla daha yakın temas kurabilme ve evrensel bir dil oluşturma etkili olmuştur.
İbrahim Dağılma