Suriye sınırından taşacak ilk kaos ve çatışma halkasının uğrayacağı yerlerin başında da Lübnan’ın geleceğini söylemeyen kimse de kalmadı. Bunda elbette Suriye-Lübnan arasındaki girift ilişki ve her iki ülkenin uluslararası arenada çokça arzulanan siyasal konumlarının arz ettiği önemdir.
Lübnan, geride kalan iç savaş ve işgalci siyonist rejimin ülke topraklarından direniş güçlerince kovulmasından bu yana ufak çaptaki bir takım lokal çatışmaların dışında genellikle iç çekişmesini siyasal düzlem üzerinden yürüterek bugüne geldi. Bir tarafta siyonist rejimi kovmakla ünlenen direniş cephesi; öbür tarafta ise siyonist rejim, Batı ülkeleri ve malum Arap ülkelerinin oluşturduğu direniş karşıtı cepheyi temsilen siyasi ittifak, çoğunlukla iç çekişmesini siyasal arenada, hükümetlerin alacağı pozisyon üzerinden uygulaya geldi.
Başını Hizbullah’ın çektiği direniş cephesinin siyasi karar mekanizmaları üzerinde söz sahibi olma arzusu, siyonist işgale karşı silahlı mücadele ile elde edilen zaferin taçlandırılması olduğu kadar, zaferin kalıcılığının da güvencesi niteliğindeydi. Buna karşın direniş güçlerinin fedakârlığını siyasal mekanizma ile by-pass etme arzusu taşıyan batıcı güçlerin hükümeti tekellerine alma arzusu, hem direnişin zaferini sekteye uğratma hem de politik ayak oyunlarıyla üstünlük psikolojisini ellerinde bulundurma gayretlerinin sonucuydu. Bölgesel ve uluslararası güçlerin bu yönde batıcı güçlere olan desteği ise siyonist rejimin maslahatını önceleyen arzuların Lübnan üzerinde canlı tutulma güdüsünün sonucuydu.
Siyonist rejimin ülkeden kovulmasından sonra güçlenen direniş cephesinin zayıflatılarak enterne edilmesi üzerinden sinsi bir politika yürütüldüğünü, temelde israil ve Amerika’nın arzularının ürünü olan Hizbullah’ın silahsızlandırılarak direniş odağı olmaktan çıkarılmasının hedeflendiğini herkes bilmektedir. Direnişin, varlık güvencesi olan silah faktörünü elden bırakmaya yanaşmaması ise, dış aktörler nezdinde içerdeki batıcıların her halukarda desteklenmesini gerekli kılmaktadır.
Bu bağlamda nispeten sükunet dönemlerinin görüldüğü Lübnan’da siyasal alanda varlık sebepleri sorgulanmaya başlanan batıcıların imdadına yetişen ise, “Meçhul” kişilerce sansasyonel eylemlerin gerçekleştirilmesi olmaktadır. Her defasında gerçekleşen sansasyonel eylemlerde özellikle 14 Mart cephesi diye tabir edilen batıcı cephenin önde gelen isimlerinin hedef alınması ayrıca sorgulanmayı hak etmektedir.
Sonuncusu, Hariri’nin partisine yakınlığıyla bilinen istihbarat şefi Wisam el-Hasan’ı hedef alan kritik dönemdeki suikast, aslında bir yönüyle artık gelenekselleşen bir suikastler zincirinin devamı gibi görünse de, Suriye’deki çatışma ortamının bir yansıması olarak Lübnan’daki gerginlikleri tetikleme arzusunu hedeflediği muhakkaktır.
2005 yılında gerçekleşen Refik Hariri suikastinin Lübnan’daki siyasal atmosfere yaptığı zehir etkisi henüz izole edilmemişken, istihbarat şefine yönelik gerçekleşen son suikast, Lübnan’ı Suriyeleştirme arzusu doğrultusunda atılmış bir adımdır. Lübnan’da baş gösteren Suriye merkezli gerginlikler, zaman zaman farklı siyasi gruplar arasında fiili çatışmalara dönse de, bunun lokal düzeyde kalarak topyekun bir toplumsal çatışmaya dönüşmemiş olması, bellidir ki bölgeye yeni bir ayar çekmek isteyenleri memnun edebilmiş değildir.
Tıpkı Refik Hariri suikastı gibi istihbarat şefinin öldürülmesi de, uzun bir dönem için siyasal alandaki etkisini gösterecektir. Bu etki ilk önce hükümet düzeyinde, ardından da rakip grupların birbirlerini suçlayarak diyet talebinde bulunmalarıyla hissedilmiş olacaktır. Hariri suikasti, 14 Mart cephesini iktidara taşımayı başardı. Ancak iktidarla yetinmeyen bu cephenin, diyet olarak Hizbullah’ı suçlaması ve bunu silahlardan arınmaya dönük bir siyasal koza dönüştürme çabası, iktidar koltuğunu boşaltma sonucunu beraberinde getirdi.
İstihbarat şefinin öldürülmesinden hemen sonra, oğul Hariri’nin Esad ile beraber “Hizbullah hükümeti” diye tanımladığı Mikati hükümetini suçlayarak istifaya çağırması, Suriye bağlantılı bölgesel hesaplar üzerinden hükümete yeniden ayar çekme operasyonunun suikastla beraber başlatıldığı olasılığını gündeme getirmektedir.
İstihbarat şefine dönük suikast, teknik anlamda ilginç olduğu kadar, suikastin kimler tarafından yapıldığı konusu üzerinde fikir yürütmek de oldukça zordur.
Suikastin gerçekleştiği ilk anlarda bombaların patlama mahallinin Lübnan Güçleri denen israil yanlısı falanjist grubunun merkezine yakın olması, hedef olarak bu grubun seçildiği yorumlarına yol açtı. Ölenler arasında İstihbarat Şefi Wisam el-Hasan’ın olduğunun anlaşılması ise patlamanın hedefini belirlediği gibi, şefin öldüğünün saatler sonra anlaşılması gibi garip bir tabloyu da beraberinde getirdi.
Bilahare Lübnan basınına yansıyan haberlere göre istihbarat şefinin yurt dışında olduğu sanılıyordu. Açıklamalarda bulunan Emniyet Genel Müdürü Eşref Rifi, Alman güvenlik uzmanlarıyla görüşmek üzere Almanya’ya gittiklerini, kendisi Lübnan’a dönerken istihbarat şefinin ailesini ziyaret etmek için Fransa’ya gittiğini belirtiyordu. Oysa patlama günü Lübnan’da olması düşünülmeyen istihbarat şefi olay yerinde ölmüş, üzerinde taşıdığı silahı, telefonu ve kolundaki saati sayesinde tanınmıştı.
Suikastin failleri arasında başta Suriye yönetimi olmak üzere birçok merkezi sıralamak ve tümüne mantıklı gerekçeler üretmek hiç de zor değildir. Herkesin kendi mücavir alanı olarak görme arzusunda olduğu Lübnan gibi bir ülkede bu tür eylemlerin ardında iç faktörlerden ziyade dış faktörlerin olduğunu tahmin etmek belki maharetli olmayı gerektirmez. Ancak özelde Lübnan, genelde de bölge üzerinde makro politikalar yürüten israil faktörünü göz ardı etmek hiç de akılcı bir yaklaşım olmasa gerek. Müstakbel partisine yakınlığıyla bilinen, bazı uygulamalarıyla da Suriye karşıtı olduğu daha önce ayyuka çıkan kilit roldeki bir ismin öldürülmesinin ilk etapta Suriye rejimine mal edileceğini herhalde hiç kimse tahmin etmekte güçlük çekmez. Oysa genelde istihbarat örgütlerinin doğrudan rol aldığı bu tür komplike operasyonlarda olağan şüpheli olarak lanse edilecek kimselerin bile bile bu tür tehlikeli işlere girişmeleri ihtimali o kadar da yüksek görünmemektedir.
Patlamada istihbarat şefinin hedef alındığının açıklanmasından hemen sonra bir kısım medyada kesin ifadelerle fail olarak doğrudan Esad yönetiminin belirtilmesi, Suriye rejimine dönük kampanyanın doğal ürünü olsa da, karanlıkta kalacağı kesin olan bu suikastle aslında Lübnan’ın da tıpkı Suriye gibi fitnenin ikinci halkasını oluşturacak şekilde kapsamlı bir istikrarsızlık ortamına sürüklenmesinin hedeflendiği gerçeğini göz ardı etmemek gerekmektedir.
Fail olarak Suriye’nin gösterilmesine dönük özel çabalar, istihbarat şefinin doğrudan etkisiyle haftalar önce Esad yanlısı eski bakanlardan Mişel Samaha’nın, suikastlar düzenlemek için Suriye’den getirttiği patlayıcılarla yakalanması üzerine oturtuluyordu. Oysa aynı istihbarat şefinin özel katkılarıyla Lübnan’da israil yanlısı casusluk şebekelerine yönelik yapılan seri operasyonlarla hem şebekeler deşifre edilmiş, hem de çok sayıda casus tutuklanmıştı. Burada Lübnan üzerinde özellikle direnişi kollayan bir hükümetin işbaşında olduğu bir ortamda en büyük arzusu Lübnan’daki istikrarı bozarak farklı kesimler arasında çatışmalar peydahlamak olan israil faktörünün göz ardı edilerek sadece Suriye yönetimini fail kategorisine alma çabaları, kasıtlı değilse eğer, farkında olmadan israil’e kıyak geçmek demek olur.
Lübnan’da yaşanan her suikast, siyasi istikrarın bozularak siyonist rejim lehine yeniden dizayn edilmesi hedefini taşımaktadır.
Şu anda hükümeti oluşturan Mikati kabinesi, 30 üyeden oluşmaktadır. 19 tanesi Hizbullah ve müttefiklerinden oluşan kabinenin diğer üyeleri, Mikati, Canpolat ve Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman tarafından atanmıştır. Hükümetin oluşum serüveni ise, Hizbullah ve müttefiklerinin kabinedeki üyelerini çekerek Hariri kabinesini fiili olarak düşürmesi ve akabinde beş ay boyunca ülkenin hükümetsiz kalması sonrasında varılan anlaşma ile teşekkül etmiştir. Kaldı ki Mikati hükümeti, bölgesel ve uluslararası alanda Suriye yönetimine karşı oluşan ittifaklarda yer almamış, tam aksine yakınında durmuştur. Bu tavrın bir sonucu olarak da Suriye’ye silah ve eleman taşıma çabalarında Lübnan’ın bir geçiş koridoru olarak kullanılmasına tamamen olmasa da ciddi oranda engel oluşturmuştur. Zaten bu tavrından dolayı da hükümet, batıcı ve selefi grupların hedefi olmuş durumdadır.
Suriye yönetimine bu derecede kıyak geçen bir hükümet işbaşında iken, Suriye ajanlarının böyle bir suikasta yeltenmeleri, her şeyden önce hükümetin istikrarına bomba koymak demektir. Ki bu olay üzerine yaşanabilecek herhangi bir kabine değişikliğinin mutlak surette Suriye yönetiminin aleyhine şekilleneceğini herhalde en iyi Şam yönetimi öngörecektir.
Yine Esad yönetimini fail olarak öne çıkaranların diğer bir gerekçesi de, Lübnan’ı karıştırarak dikkatlerin Suriye’den uzaklaşması ve Lübnan’a odaklanılması şeklindedir.
Böyle bir olasılık mümkün müdür? Aslında nihai anlamda bu tür olasılıklar yabana atılacak cinsten değildir. Bu tür olasılıklar gözetilerek pekâlâ hareket edilmiş olabilir. Oysa Suriye’nin şu anda garkedildiği iç çatışmalar ve bu çatışmalara teşne olan güçlerin, kendi maslahatlarını çatışmaların sürmesinde gördükleri gerçeği, dikkatleri büyük senaristlere çevirmeye yetmektedir. Suriye’de çatışmalarda yaşananlardan ziyade İslam dünyasının bu konu üzerinde fitne kazanında çırpınmaları, aslında Batı ve israil için en büyük kazanım haline gelmiştir. Suriye gibi dev bir kazanda fokurdayan fitnenin ateşi henüz sönmemişken, Lübnan’ın da karıştırılarak ikinci bir fitne kazanına dönüştürülmesi, herhalde Batı ve israil’in esirgeyeceği bir tavır olmasa gerek.
Üzülerek belirtelim ki, fitneye giden yolda Amerika ve israil gibi baş fitnecilerin kirli ellerini görmeyip Lübnan’daki karışıklığı hedefleyen sansasyonel eylemlerde ilk etapta Suriye’ye yüklenmek, Lübnan’da yakılmak istenen ikinci fitne ateşine körükle gitmek demektir. Çünkü meselenin Suriye’ye mal edilmesine dönük özel çabalar gösterilecektir. Suriye’nin suçlu ilan edilmesi ise, Esad yönetimiyle alakalı olmayıp, Esad üzerinden Suriye yanlıları ve Suriye karşıtları diye ikiye bölünen Lübnan’daki faal dinamiklerin horoz dövüşüne amade kılınmasını sağlamaktır.
Dün Hariri suikasti ile yapılmak istenip de başarılamayan iç çatışma arzuları, bu kez Suriye gerilimini iliklerine kadar yaşayan Lübnan’da istihbarat şefinin ortadan kaldırılmasıyla yürürlüğe konmaya çalışılmaktadır.
Kötü olan Esad yönetimini mahkûm etme adına çizilen senaryoda rol alıp felaket tellallığına soyunacaklara, kötülüğün anası olan siyonist düzenbazlığı unutmamalarını salık vermek, en doğru yaklaşım olsa gerek.
Ali Özgür / İnzar Dergisi – Kasım 2012
Ali Özgür