Suriye içerisindeki meşru halk muhalefetini görmezden gelerek dışarıdan peydahlanan güdümlü muhalefetin yegâne güvence kaynağı olan dış müdahale faktörünün giderek bir seçenek olmaktan çıkması, Esad yönetiminin şansını giderek artırdığı gibi, ortada kalan silahlı unsurların belli bir stratejiden uzak olarak sadece günübirlik silahlı eylemlerle süreci bir bilinmezliğe doğru götürme gayretine sevk ettiği müşahede edilmektedir. Bu da zapt edilemeyen Suriye’nin en azından kaosla boğuşmasının ikinci bir tercih olduğu izlenimini vermektedir.
Suriye’de oluşturulan kaos ortamının ne zamana dek süreceği konusunda kimsenin net bir öngörüsü bulunmaz iken, başından beri dikkat çekilen “Çatışmaların tüm bölgeye yayılabileceği” tezi Lübnan’da yaşanan son çatışmalarla bir nevi karşılık bulmaya başlamıştır.
Suriye meselesi üzerinde agresif duygularını yarıştıranlar değil ama meseleye mantıksal açıdan yaklaşanların ortak görüşü, Suriye üzerinde oynanan oyunların etkisinin kesinlikle çevre ülkelere yansıyacağı ve bölgesel bir bunalımın baş göstereceği yönündeydi. Ancak burada da tüm bunalım tezleri, kısa sürede devrilmesine kesin gözüyle bakılan mevcut Suriye yönetiminin çatışma alanlarını genişleteceği öngörüsüne dayanmaktaydı. Yine herkesin ortak görüşü, bunalım dalgasının ilk durağının Lübnan olacağı yönündeydi ki doğru bir tespit idi.
Bu tespitler yapıldıktan sonra bu kez dezenformasyon çabaları ciddi analizler kalıbına sokularak muhtemel olaylar öncesi belli bir beyin yıkama operasyonuna dönüştürülüyordu.
Buna göre muhtemel tehlikenin fay hatları mezhepsel dayanışma üzerine kuruluydu ve Suriye-Lübnan hattına atfettikleri “Şii dayanışması” bölgesel kaosun ateşleyici fitili olacaktı. Doğrudur, çatışmalar şimdilik küçük çaplı da olsa büyüme potansiyeline de sahiptir ve Lübnan’ı iç çatışmaların eşiğine götürecek dinamikler de barındırmaktadır. Ama yanlış olan şey, Lübnan’la ifadesini bulan büyük çatışma potansiyelinin tetikleyicisi doğrudan Suriye yönetimi veya “Şii dayanışması” olmadığı gibi, bir Şii-Sünni çatışması da değildir.
Bu bağlamda Lübnan’da geçen Nisan ayının sonlarından beri süregelen sürtüşmelerin yer yer çatışmalara dönüşmesi her ne kadar salt bir “Alevi-Sünni çatışması” havasında servis ediliyorsa da aslında meselenin Lübnan ayağındaki tetikleyici faktörü, Lübnan’daki siyasal rekabetin Suriye meselesi üzerinden açığa çıkmasıdır. Hadisenin bir ucunda tıpkı geride kalan dönemlerde olduğu gibi ABD-Arap ülkeleri destekli 14 Mart cephesi bulunurken diğer ucunda da 8 Mart cephesi diye anılan Hizbullah ve müttefikleri bulunmaktadır. 2005’teki Hariri suikastından sonra iki cephe arasında belirli aralıklarla baş gösteren ve zaman zaman fiili çatışmalara dönüşen rekabetin ana gerekçeleri ne ise, bugün Suriye meselesi üzerinden baş gösteren Lübnan’daki karışıklığın asıl sebebi de odur. Tüm mesele, Lübnan’ın bir Amerikan çiftliği olmasının yanı sıra israil’in arka bahçesi mi; Yoksa israil’e karşı direnişin kalesi mi olacağı üzerine odaklanmaktadır.
Ancak Suriye’deki karışıklık ve burada İran ve Hizbullah’ın, Amerikan projesine karşın Suriye yönetiminin yanında yer alması, daha doğrusu karışıklıkların diyalog yöntemiyle hallolunması yönündeki tavrından dolayı mezhepsel zemine kaydırılarak farklı yönlere çekilmesi, dezenformasyon çabalarının sonucu olarak salt mezhep dayanışması fikrinin belleklere yerleştirilmesi sonucunu doğurdu. Gerginlik ortamının Lübnan’a taşınırken de yine mezhepsel zemin üzerine oturtulması çabaları eskiden beri süregelen uluslararası planın bir parçası iken, olayların odağında Suriye’nin olması, bu sefer algı tüccarlarının elini birazcık güçlendirmiş görünmektedir.
Evvela Lübnan’da rekabet halinde olan Hizbullah ve müttefikleri sadece Şiilerden oluşmadığı gibi, başını Saad Hariri’nin Mustakbel Partisinin çektiği 14 Mart ittifakı da tamamen Sünnilerden oluşmamaktadır. Bu iki kamp etrafında Hıristiyanlar olduğu gibi Sünniler ve Dürziler de farklı kulvarlarda farklı siyasal tercihler içerisine girmiş durumdadırlar. Dolayısıyla meseleye salt Şii-Sünni ikilemi üzerinden yaklaşmak kimi şer odaklarının özel çabaları, kimilerinin de bu özel çabalara bilerek veya bilmeyerek iştirak etmesinin getirdiği bir sonuçtur.
Lübnan’daki siyasal yapı Suriye için oldukça önemlidir. Ancak Suriye’nin siyasal denklemdeki konumu, Lübnan’daki siyasal rekabet açısından daha da önemlidir. Suriye, siyasal açıdan Lübnan iç siyasetindeki rekabetin adeta nefes borusudur. Mevcut bölgesel denklemdeki rolü itibariyle Suriye, Hizbullah ve müttefikleri için olmazsa olmazlardandır. Sırtını Arap-ABD eksenine dayayarak mevcudiyetini koruyan 14 Mart cephesi ise tam tersine mevcut konumuyla Suriye’yi rakipleri açısından en büyük engel olarak görmektedir. Suriye’nin mevcut konumu, Hizbullah ve müttefikleri için geniş bir hareket ve lojistik imkânı sunarken; tam tersine Amerikancı 14 Mart cephesi için de hareket alanını oldukça kısıtlamaktadır. Hariri suikastı bahane edilerek Suriye ordusunun Lübnan’dan çıkarılması ABD-İsrail planı iken bunun Lübnan’daki hararetli savunucularının 14 Mart cephesi olması bu anlamda şaşırtıcı değildi. Ancak siyonist rejimin hezimetle sonuçlanan Lübnan saldırısı, 14 Mart cephesinin itibarının sarsılması ve Hizbullah cephesinin daha etkin bir konuma yükselmesiyle sonuçlandı. Neticede Saad Hariri iktidardan uzaklaştı ve yerine Hizbullah yanlısı şimdiki Mikati hükümeti işbaşına geldi. Bunun yanında Cumhurbaşkanı’nın da direnişten yana olması, Hizbullah ve müttefiklerinin elini daha da güçlendirdi.
Tüm bu süreçler içerisinde ABD-Arap planlarının da öngördüğü siyasal rekabetin mezhepsel çatışmalara dönüştürülmesi çabaları, şu an Suriye meselesi üzerinden yeniden iktidar hesaplarına girişen Hariri cephesi için yeni bir umut ışığına dönüşmüştür. Bir taraftan Suriye’deki silahlı unsurlara silah temini yapılarak Suriye faktörünün bertaraf edilmesi, bir taraftan da gerginlik oluşturarak Hizbullah’ın bir iç savaşın içerisine çekilmesi ve yeniden iktidar olma hesapları yapılarak Lübnan’da işleyen süreci tersine çevirme çabaları mezhep fitnesine dönüştürülerek sonuca ulaştırılması hedeflenmektedir.
Yaşanan çatışmaların temel sebebi, Trablusşam kentinin Suriye’ye silah sevkiyatı için bir geçiş koridoruna dönüştürülmesi çabalarına ordunun engel olma girişimleridir. Suriye’deki silahlı muhalefete Türkiye’nin sunduğu teknik, lojistik ve siyasi imkânların aynısı Lübnan üzerinden de yürütülmektedir. Tek fark ise, Türkiye, silah geçişine imkân tanımadığını belirtirken ülkeye sokulan silahların neredeyse tamamı Lübnan üzerinden sevk edilmektedir. Bu alanda Trablusşam kentini, Sünni kimliğinden de istifade ederek kullanma ve Suriye’ye karşı bir operasyonel üs haline getirme gayretleri, El Müstakbel partisinin yetkilileri tarafından yürütülmekte, bu anlamda cihad ruhunu Şiilere karşı bomba patlatmakta gören Suudi destekli çılgın bazı selefi grupların da geçiş ve gerektiğinde eylem alanı yapılmak istenmektedir. Gerek Kuzey Afrika’dan gelen selefi eylemcilere karşı gerekse gemilerle taşınarak Suriye’ye sokulmak istenen silah partilerine karşı ordu birliklerinin yaptığı operasyonlar, Trablusşam-Suriye hattı üzerinden iktidar rüyaları gören Müstakbel parti yetkililerinin hesaplarına çomak soktuğu için verilen tepkiler, rakibini mat etmeyi öngören daha etkili bir silah olarak mezhepsel ayrılığa ve hatta çatışma ortamının oluşmasına sevk etmektedir.
Bu anlamda basına özellikle yansıtılmasa da Trablusşam’da ikamet eden Sünni cemaat ve âlimlerin uyarıcı etkileri, aslında mezhepsel ihtilaf zeminine dayandırılmak istenen fitne ateşinin kaynaklarını ve nihai hedeflerini ele vermektedir.
Amerikan dışişleri bakanlığı Yakın Doğu işlerinden sorumlu yardımcısı Jeffrey Feltman’ın Mayıs başında Lübnan’a yaptığı ziyaret ve bu esnada 14 Mart cephesinin unsurlarıyla gerçekleştirdiği esrarengiz görüşmeler, sınırdaki “mülteci” kamplarını dolaşıp silah sevkiyatının gerekliliğini vurguladığı iddiaları, duyarlı kesimlerce Trablusşam merkezli fitne provokasyonlarının temel sebebi olarak değerlendirilmektedir.
Vefat eden Fethi Yeken’in kurucusu olduğu İslami Amel Cephesi, çatışmalar dolayısıyla yayınladığı bir bildiride yer verdiği görüşler oldukça dikkat çekiciydi:
“Trablus’ta son yaşanan üzücü olaylar ve Jeffery’nin Amerika tarafından bölgeye gönderilmesi, burnumuza çok kötü kokular yayıyor. Bu olaylar belli ki, bölgedeki istikrarı bozmak, fitne tohumları atmak ve siyasi anlaşmazlıklar oluşturmak için bilhassa kızıştırılıyor. Böylece, Lübnan direnişine balta vurmak hedefleniyor.
Beşinci Tabur’un, ordunun üzerine ateş açması ve olayın sokak çatışmasına dönmesi ile açıkça görülüyor ki, farklı bir grup için savaşan yeni bir sınıf ortaya çıkarılmak isteniyor.
İslami Amel Cephesi, bu olayı, Trablus’un, uluslar arası bir planla, Suriye planı dâhilinde yeni bir Bingazi’ye, askeri operasyonlar için uygun bir hale dönüştürme çabası olarak yorumluyor.”
Şeyh Said Şaban’ın kurucusu olduğu İslami Tevhid Hareketi Lideri Şeyh Bilal Şaban’ın açıklamaları ise şöyleydi:
“Hums`ta yaşananlar, bizim içimizi kanatıyor. Ancak bir yandan da orada yaşananlar, anında Trablusşam`a yansıyor. Maalesef bazı Müslüman gruplar, birtakım siyasi unsurların planlarına aracı kılınıyor. Asıl amaç, Mikati`yi düşürmek ve Hariri`yi bu koltuğa çıkarmaktır. Bu süreçteki en tehlikeli şey, mezhepçilik ve taifeciliktir.”
Görüldüğü üzere ilk olaylar, farklı ülke vatandaşlarından oluşan bir grubun Suriye’ye geçiş yapmak üzereyken yakalanması ve bunların içerisinde Lübnanlı selefi bir genç olan Şadi el-Mevlevi adlı kişinin bulunması gerekçe gösterilerek çıkarıldı. Sonrasında ise sokak çatışmaları şeklinde devam etti. Geçiş yapanların yakalanması ve silah partilerine ordu tarafından el konulması, uluslararası bir boyutu da bulunan ve kimilerine iktidar hayalleri kurduran ciddi bir gerekçe olmasaydı, sokak çatışmalarına varacak bir noktaya gelinmesi asla imkan dahilinde olmayacaktı.
İşin garip taraflarından bir tanesi ise, burada Müstakbel partisinin iktidar hesaplarına dönük manevrasında selefi grupların da alet olmasıdır. Oysa daha 2007’de Nahrül Bared mülteci kampında Fethül İslam adlı selefi grubuna karşı girişilen ve katliamla sonuçlanan operasyonların arkasında o dönem iktidarda olan Müstakbel partisi bulunmakta idi. Bugünkü provokatif zeminin oluşmasında aynı Fethül İslam’ın bu kez Müstakbel partisinin siyasi ihtiraslarına boyun eğmesi, bir yönüyle Şia karşıtlığı ile izah edilse de işin perde gerisindeki bölgesel sponsorlara işaret etmesi açısından daha da anlam kazanmaktadır.
Fitne ateşi şimdilik daha ziyade Sünni yerleşim birimleriyle sınırlı kalmaktadır. Ama asıl hedef, Şiilerin, özellikle de Hizbullah’ın çatışmaların içerisine çekilmesidir. Nitekim kargaşanın sıcaklığı henüz dinmemişken Suriye’de bir grup Lübnanlı Şii’nin kaçırılması tamamen Hizbullah’ı olayların içerisine çekme gayretlerinin bir sonucuydu. Buna karşı sokaklara dökülen Şiilerin Hasan Nasrallah tarafından uyarılarak sokaklardan çekilmelerinin sağlanması, Hizbullah’ın oluşturulmak istenen tuzağın farkında olduğunu gösterdiği gibi, aynı zamanda fitne odaklı kargaşaya mezhep çatışması renginin verilmesi çabalarının da önüne geçmekle birçok çevrenin hevesini kursaklarında bırakmıştır.
Şüphesiz ki Hizbullah’ın olaylara müdahil olması, belli ölçüde gidişata yön verecektir. Ancak oluşturulmak istenen fitne ortamını da derinleştirme ihtimali ağırlık kazanacaktır. Bu nedenle iş çığırından çıkmadıkça Hizbullah’ın olaylara müdahale etmesi beklenmiyor. Bunun yerine ordunun güvenliği sağlamada belirleyici rol almasını teşvik etmektedir ki, en akıllıca yöntem de bu olsa gerek.
Sonuç olarak; Lübnan’da tutuşturulmak istenen fitne ateşinin geleceği, büyük ölçüde Suriye’deki gelişmelerle orantılı olacaktır. Burada kargaşa ve çatışma ortamı sürdükçe bundan sonra etkisi Lübnan’da daha fazla hissedilmeye başlanacaktır. Bunda büyük rol oynayan özellikle malum Arap ülkelerinin fitnelere dönük politik yatırımlarının Suriye’den sonra bulaştığı Lübnan’la da sınırlı kalmayacağını görmeleri de uzak bir ihtimal olmayacaktır.
Ali Özgür / İnzar Dergisi – Haziran 2012
Ali Özgür