İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Âlim ve mutasavvıf bir hak aşığı Muhammed Esad Erbili -2-

2019-10-09
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

“Hak uğrunda seni ayıplayan olursa buna aldırma! Zira bal toplayan için arı iğnesi nedir ki… Aşk gülistânının yolunda dikenden korkulmaz! Ben her dikenin üstünden yüzlerce gonca toplarım! Dervişlik bostanında ıztıraptan zevk alırım. Yastığımı dikenden yaparsam rüyamda Gül’ü görürüm!” (Şeyh Muhammed Esad Erbili)   Muhammed Esad Erbili, Osmanlı'nın son devrinin ve Cumhuriyetin ilk yıllarının önde gelen tasavvufi öncülerinden ve manevi mürşitlerindendir. Menemen olayına kasıtlı olarak adı dâhil edilmeseydi belki de çoğumuzun hayatından haberdar olmayacağı bu âlim insan, sistem tarafından bilinçli ve sistematik bir şekilde yokluğa mahkûm edilen büyük bir âlim ve velidir. Şeyh Esad Erbili, çok yönlü bir şahsiyettir. O;  ilmî yönü, tasavvufî şahsiyeti, edebî cephesi ve tarihe tanıklığı ile her biri ayrı ayrı çalışmalara konu olabilecek derinlik ve zenginliğe sahip bir zattır. Esad Erbili Efendi’nin hayatını ve şehit olmasıyla sonuçlanan olaylar zincirini yalan söyleyen resmi tarihin klişe, ezber ve manipüle eden anlatımıyla öğrenmek ve öğretmek bir haksızlıktır. İslami düsturlara yönelik düşmanlığın iktidar olduğu yerlerde İslami değerler, kurumlar ve şahsiyetlere dönük saldırılar her zaman olmuştur. Halkı Müslüman olan ama yönetimi gayr-i İslami olan yerlerde sözüm ona bu saldırılar için bir kılıf üretilmiş. Müslüman camialar, şahsiyetler ve âlimler itham edilmiş, asılsız suçlamalara maruz kalmışlar. Muhammed Esad Erbili de bu itham ve suçlamalara maruz kalan İslami bir şahsiyettir. Şeyh Esad Erbili’nin memleketi Erbil’deki sürgünü 1908’de II. Meşrutiyetin ilanı ve Sultan Abdulhamid Han’ın görevden el çektirilmesinden sonra biter ve o, İstanbul’a döner. Onun sürgününün sona erdirilmesinde sevenlerinin etkisi çoktur. Sevenleri onu ısrarla İstanbul’a davet ederler ve o da bunun üzerine İstanbul’a geri döner. Erbili Esad, daha önce kaldığı Kelâmî Dergâhı’nı genişleterek yeniden inşa eder. Kelamî Dergâhı, halkın her tabakasını kucaklayan bir anlayışa sahipti. Öyle ki dergâha gelenlerin içinde idareciden memura, zenginden fakire, yaşlıdan gence halkın her kesiminden insanlar vardı.
  1. Meşrutiyet’in ilanından sonra çeşitli din, mezhep ve tarikat mensupları aralarındaki bağları kuvvetlendirmek amaçlı dernekler kurar, gazete ve mecmualar yayımlar. Cemiyet oluşturma amaçlı çalışan toplumsal gruplardan biri de tekke ve tarikatlardır. Esad Efendi de Cem‘iyyet-i Sûfiyye adıyla bir cemiyet kurar. Bu yeni cemiyetin reisi, Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım Efendi olur, Esad Efendi de ikinci reis olarak cemiyet çalışmalarında yerini alır.
Cem‘iyyet-i Sûfiyye, İslami bir oluşumdur. Esad Efendi cemiyetin açılış töreninde bir konuşma yapar. Bu konuşmanın tam metni cemiyetin yayın organı olan Tasavvuf mecmuasının 3. ve 4. sayfasında yer alır. Şeyh Esad Erbili, Meşrutiyetin ilanıyla oluşan geçici müspet havanın etkisiyle Meşrutiyet idaresini ve taraftarlarını över, II. Abdülhamid dönemini eleştiren ifadeler kullanır. Bu cemiyet, kendi nizamnâmesinin I. maddesinde kuruluş gayesini şöyle sıralar:
  1. Kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek,
  2. Tarikat ehlinin ahlâkını güzelleştirmek, maddî ve manevi gelişmesine hizmet etmek,
  3. Tarikatların şan ve şerefine yakışmayan halleri önlemeye çalışmak,
  4. Dervişlerin ihtiyaçlarını karşılamaktır.
Nizamnâmenin II. maddesi cemiyetin siyasetle iç içe olmayacağı ve III. maddesi de bütün dervişlerin cemiyetin tabii üyesi olduğu şeklindedir. Cemiyetin yayın organı ise Mart 1327 (M. 1911) tarihinden itibaren haftalık olarak yayımlanmaya başlanan Tasavvuf mecmuası’dır. Şeyh Esad Erbili, Tasavvuf ve Beyânü’l-hak mecmualarında tasavvufi konularda yazılar yazar. Esad Efendi, 1914’te ikinci bir kez Meclis-i Meşâyih âzalığına getirilir ve kısa bir süre sonra bu meclisin reisi seçilir. Şeyhler Konseyi anlamına gelen Meclis-i Meşayih, Meşihat Dâiresi tarafından kurulmuştur. Bu meclis şu görevleri icra etmekteydi: “Tekkelerin tarikat usullerine göre ihtiyaçlarını temin etmek, tekke şeyhliklerine faziletli ve münevver adamları seçip tayin etmekti.” Sultan Mehmed Reşad tarafından surre emini olarak hacca gönderilir. Surre; içine para ve altın gibi şeylerin konulup, ağzı sıkıca bağlanan kesedir. Osmanlı padişahları her hac mevsiminden önce, İstanbul’dan Haremeyn’e oranın en ileri gelenlerinden en yoksullarına kadar herkese dağıtılmak üzere özel bir tören ve alayla para, altın ve armağan gönderirlerdi. Bu işi yapan alay, Surre alayı, başındaki kişi de Surre emini olarak bilinirdi. Şeyh Esad Efendi, 1915’te Meclis-i Meşâyih’teki görevinden istifa eder. Üsküdar Selimiye Dergâhı’nın meşihatını üzerine alır ve oğlu Mehmed Ali Efendi’yi vekâleten bu dergâhın şeyhliğine getirtir. Esad Efendi, irşad faaliyetlerini hem Kelâmî Dergâhı’nda hem de Selimiye Dergâhı’nda tekkelerin kapatıldığı 1925 yılına kadar sürdürür. 1925 tarihinden kısa bir süre önce Carl Vett isimli Danimarkalı bir psikolog, Kelami Dergahı’nda iki hafta kadar misafir kalır. Carl Vett isimli bu şahıs hakkında farklı yorumlar vardır. Onu ‘sadelik ve tefekkür dolu bir hayat sürdüren’ bir kişi olarak görenler olduğu gibi onu Esad Efendi’nin İngiliz casusu olarak niteleyenler de vardır. Carl Vett’i Kelami dergâhında kalmak üzere Esad Efendi’ye götüren kişi, Mahmut Muhtar Paşa’dır. Danimarkalı psikolog bu dergâha misafir olmadan önce de farklı tarikat mensuplarını, Mevlevî ve Rufâî tekkelerini ziyaret etmiş, onların zikir törenlerine katılmış ve burada olağan dışı olarak nitelediği birçok olaya şahit olmuştur. O, tarikat ve tekkelerle ilgili asıl gözlemlerini Esad Efendi’nin yanında yapar, birçok tasavvufi öğretiyi burada öğrenir. Carl Vett, dergâhta misafir olarak kaldığı süre içinde zaman zaman namazlara ve zikir halkalarına katılır, Esad Erbilî Efendi ile sohbet eder. On iki günlük izlemlerin çoğu onun ve Esad Efendi’nin birbirine sorduğu sorular ve verdiği cevaplara dayanır. Bu soru cevap faslında Carl Vett ve Esad Efendi birbirlerini ve birbirlerinin şahsında Doğu ve Batı’yı tanımaya çalışırlar. Şeyh Esad ve müritleri Carl Vett’in iyi niyetli olduğuna inanırlar ve bu sebeple ona karşı şeffaf davranırlar. İlginçtir ki Carl Vett, Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğini kabul eder; ama Müslüman olmaz. Çünkü o, dinlerin “bir amaç değil, bir araç” olduğuna inanmaktadır. O tabii olacağı bir hak din aramaktan ziyade dinlerin insanları birleştirecek ve barışı sağlayacak ortak noktasını bulma derdindedir. Bu düşüncesine rağmen Erbili Esad Efendi onu Avrupa halifesi olarak tayin eder. Carl Vett adlı psikoloğun anı şeklinde on iki günlük izlemleri Şeyh Esad Efendi’yi tanıma adına önemlidir. Bu hatırattan iki küçük numune: “… Şeyh Muhammed Es’ad ErbiIî pencereden sülieti mavi göğe azametle yükselen Alemdağ’a doğru bir süre baktı. Sonra: - Bana biraz yaklaşın, dedi. Şimdi, şu muazzam dağı görmektesiniz. Başınızı biraz sağa kaydırınız. Şu anda dağ kayboldu onu göremiyorsunuz. Çünkü bahçedeki incir ağacının şu ufacık yaprağı, dağın görüntüsünü perdeledi. Şu incir yaprağı gibi küçük-küçük olan şeyler, hayatımızı öylesine doldurur ve işgal eder ki, o küçük şeyin ardında bulunan muazzam şeyi göremez hâle geliriz… … Tekkede on üçüncü günümde Deniz Harp akademisinden emekli olmuş bir profesör ile görüştüm. Şeyh efendiyi ziyarete gelmişti. Çok kibar ve insana güven telkin eden bir zattı. Esasen tekkede herkes insanda bu hisleri uyandırıyordu. Burada kaldığım müddet içinde münakaşa ve en ufak bir sert konuşmaya rastlamadım. Bu hal, Şeyh efendiye duyulan derin hürmet hissinden doğuyordu. Bu öyle derin bir saygı idi ki, onu huzurunda herkes alçak sesle konuşur, ayak parmaklarının ucuna basarak yürürdü…” Muhammed Esad Efendi, Milli Mücadele döneminde dergâhında tasavvufi faaliyetlerini sürdürür. Bu dönemde Fevzi Çakmak’ın onun dergâhına birkaç kez uğrar ve onunla görüşür. Bu görüşmeler, Şeyh Esad Efendi’nin hizmetinde bulunmuş ve sohbetlerine katılmış Sabri Kaptan isimli şahsın ağzından şöyle nakledilir: “…Paşa olsa gerek [Fevzi Çakmak], yüksek rütbeli bir zat Şeyh Esad Efendi Hazretlerine gelerek, davet üzerine Anadolu’ya geçmek için müsaade ister ve dua talep eder. Cevaben: ‘Oğlum geç, yalnız sıkıştığın zaman bize müracaat et!’ buyurur. Onlar da bu emir üzerine Anadolu’ya geçiyorlar ve harekete başlıyorlar. Hareket esnasında bir kış gecesi, cephe kumandanı olması hasebiyle, maiyetine birkaç kumandan daha alarak cepheyi tetkike çıkıyor. Bu arada öyle bir hâl oluyor ki, yolu kaybediyorlar. ‘Acaba düşmanın içine mi girdik, neredeyiz?’ diye şaşırıyorlar. Gece yarısını geçmiş, sabah yaklaşırken bir çeşmeye tesadüf ediyorlar. Hemen hatırına geliyor; Efendi Hazretleri bana; ‘Sıkıştığın zaman yardım iste!’ demişti, işte şimdi tam zamanıdır,  diyerek atından iniyor. Abdest alıp iki rekât namaz kılıyor ve tekrar atına biniyor. Biraz sonra bakıyorlar ki, karşıda bir çoban ve koyunları var. Çobana yaklaşıyorlar. ‘Bize yol gösterir misin?’ diyorlar. "Göstereyim!" diyor ve önlerine düşüyor. Çoban önde onlar arkada uzun bir müddet yürüyorlar. Nihayet bir yola çıkarıyor onları ve: ‘Böyle gidersiniz!’ diye yolu tarif ediyor. Güneş de ilk ışıltısını vermiş. ‘Böyle gidersiniz!’ deyince yüzünde bir aydınlık beliriyor. Bir de bakıyor ki, Şeyh Es’ad Efendi Hazretleri...” Şeyh Muhammed Esad Erbili, 1925 yılında tekkelerin kapatılmasından sonra Erenköy Kazasker’deki evinde inzivaya çekilir. Şeyh Esad Efendi, bu evde tam bir hapis hayatı yaşar; çünkü o Menemen olaylarına kadar polis gözetiminde kalır ve dikkatler onun üzerinden hiç eksik olmaz. Menemen olayı, Muhammed Esad Erbili için ‘zor zaman’ olarak tanımlanabilir. Aslında bu olayın provokatif bir mizansen olduğunu anlamak hiç de zor değil… Bu sebeple olayın patlak vermesinden önce olayı ortaya çıkaran gelişmeleri iyi irdelemek lazımdır. Deyim yerindeyse Menemen olayına giden basamak taşları 1930’dan itibaren döşenmiştir. Bu bağlamda tanıklar, olayın en iyi müfessirleri olarak karşımıza çıkarlar: Hacı Cemal Öğüt isimli Hocaefendi anlatıyor: “Bir gün eski dostum Emniyet Genel Müdürü Rıfat Bey, beni Ankara’ya çağırdı. Şu telkinlerde ve tembihlerde bulundular. ‘Artık Es’ad Efendiyi ziyaret etme! Çünkü onu istemiyorlar. 70 bin müridi var, diye korkuyorlar. Bu adamın mutlaka ortadan kaldırılması lazım!’ diyorlar. Ben "Niçin?" diyorum, "Kabahati nedir?" diye soruyorum. O, ‘Ben, bu makamda kaldığım sürece böyle bir işe alet olmayacağım; ancak, beni buradan alıp vali yapacaklar. Bu makama da bir adamlarını getirip bu işi halledecekler. Sakın sakın Es’ad Efendiyi ziyaret etme; hatta birkaç ay evinden dışarı çıkma!’ diyor. Bütün bu ikazlara rağmen Efendiye olan aşkımın heyecanıyla Es’ad Efendiyi ziyaret ettim. İçimde sakladığım yangını anlatıp anlatmama kararsızlığı içinde iken Es’ad Efendi büyük bir tevekkülle şu şiiri okudular: Es’ad unuttu Erbil’i Kâbe’yi Canımı cananıma vermişim artık…" Menemen olayının sebepleri bahsinde Son Devrin Mazlumları kitabının yazarı Necip Fazıl Kısakürek’in bu konudaki tespitleri yorum gerektirmeyecek kadar açıktır: "Bütün şahsiyetli Müslümanları, bilhassa Nakşibendi tarikatı büyüklerini ortadan kaldırmak için hükûmetçe düzenlenen vak’a tertiplerin en vicdansızını teşkil eder… Bu asıl sebebin yanında iki tane de yardımcı sebep vardır: Birincisi: Serbest Fırka zamanında Menemen, yedisinden yetmişine kadar o tarafa geçmiş, aynı günlerde kendisini ziyarete gelen Halk Fırkası kodamanlarına "yuha!" çekmiştir. İkincisi: Yine o tarihlerde bazı Halk Fırkası büyükleri Bursa’da Adapalas otelinde zevk ve sefaya batmış, günübirlik hayattan kâm almak cümbüşü içinde yuvarlanırken bir hadise oluyor: Otellerinin önünde duran taksi ve otobüslerden bereli, kasketli, sakallı, dinî uslûp belirtici kılıklarla bazı insanlar iniyor. Manzarayı yorumlayamayan kodamanlar, Vasıf Çınar, Şükrü Kaya, Mahmut Esat vs. hayretle birbirlerine soruyorlar: - Kimdir bu softa kılıklı adamlar? Yoksa bizden istekleri mi var? Aralarından biri cevap veriyor: - Yok, efendim! Bizimle hiçbir alakaları yok. Karşı oteldeki şeyhi ziyarete geliyorlar. Karşılarında Hakkı Paşa oteli diye bir yer vardır ve oraya İstanbul’dan bir Nakşî şeyhi gelip inmiştir. - Kimdir bu şeyh? - Erbilli Şeyh Esad Efendi... Meşhur Nakşî şeyhi? - Ya, öyle mi? Ve o akşam kodamanların halkalandığı masada şu karar alınıyor:
  • Artık bu adamların köküne kibrit suyu dökülmesi gereken zaman gelmiştir…"
Necip Fazıl, bu anın görgü şahidi olarak, Hasan Basri Çantay ve Salih Yeşil’i zikreder. Menemen olayı ise bu olaydan beş ay sonra meydana gelir. Bu süreçte özellikle Kemalist havuz medyası da boş durmamaktadır. En normal gelişmeler, görüşmeler ve karşılaşmalar dahi allandıra ballandıra, bire yüz katılarak yazılır, çizilir. Medyanın zalimi mazlum, mazlumu zalim gösterme ve keçisi çalınan imamı ‘İmam, keçi çaldı!’ şeklinde nükseden kronik ihbar hastalığı bu olay öncesi nükseder. Dönemin gazetelerinden Vakit’te "Yüzlerce müridi olan bu esrarengiz şehy kimdir?" başlıklı ve konulu haberler, yazılar yer almaya başlar. 17 Kasım 1930, Pazartesi tarihli Cumhuriyet gazetesi "Serbest Fırka Dağıldı!" başlığı ile çıkar. Aslında Serbest Fırka için her şey yolunda gitmekte iken birden işte bu karar ve haber verilir manşetlerden. Serbest Fırka, dağılmak suretiyle siyasi hayattan çekilir ve Halk Fırkası derin bir nefes alır. Bundan bir ay sonra 24 Aralık tarihli gazetelerde "Menemen de halkı tahrik etmek isteyen altı şerir" başlıklı bir haber yer alır. İlk başta bu olay, "Zabıtaya ateş açtılar. Müsademede üçü öldü. Bir küçük zabitle bekçi şehit oldu." şeklindeki sunumla olaya dikkat çekilir. Fakat olayın genişlemesi ve detaylandırılması uzun sürmez. Takip eden günlerde, bütün hazırlıklar yapılır… (Önümüzdeki sayı devam edecek)
İbrahim Dağılma

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS