“Tarîkatlerin hangisi olursa olsun, hepsinin de esâsı ve temeli şerîat-i mutahharadır. Bir insan söz ve davranışlarını şer-i şerîf ile te’lif edemezse, onun tarîkatten feyz alması mümkün değildir. Zira o, doktorun verdiği ilâçları kullanmayan ve yasakladığı şeylere riâyet etmeyen bir hasta gibidir.” (Şeyh Muhammed Esad Erbili)
İttihat ve Terakki’den bu yana Osmanlı ve Türkiye’de bazı olaylar, provoke ve tahrik amaçlı sahneye konulmuştur. Bir mizansen gibi gerçekleşen bu olaylardan Batılı ve laik bir yaşam tarzını meşrulaştırmak ve topluma kabul ettirmek amaçlanmıştır. 31 Mart ve Menemen olayları bu amaçlı iki mizansen olarak değerlendirilebilir. İki olay neticesinde, olayla alakası olmayan âlimler ve dindar insanlar yargılanmış. Bu iki olay, resmi tarihin Müslümanlar aleyhine en çok çarpıttığı iki olay olmuştur. Belli kesimler bu hadiseleri farklı noktaya çekmiş, onların tahrikiyle iktidar erki faturayı Müslümanlara kesmiş, bu iki olay ve benzeri olaylar tarih kitaplarında yalanlarla süslenerek ve çarpıtılarak okutulmuş, okutuluyor. Necip Fazıl Kısakürek ve Mustafa Müftüoğlu’ndan sol çizgideki Prof. Dr. Mete Tunçay'a kadar birçok kişi Menemen Olayı’nın bazı kasıtlı çevrelerin mizanseni olduğunu dile getirmekteler.
Şeyh Sait Ayaklanması ve sonrası kurulan idam sehpaları, Dersim Katliamı, 28 Şubat Süreci ve 15 Temmuz Darbe Girişimi hep böylesi meşum düşünceleri bu Müslüman halk üzerinde Demokles’in kılıcına dönüştürme girişimleri olmuştur. Laik ve Batılı yaşam tarzını ‘hikmet ve irfan dairesi’ne oturtamayacağını bilenler devrimlerini kan üzerine kurmaktan bir an bile çekinmemişler. Kanlı devrimlerine giden yolda suçsuz, masum ve biçare insanların darağaçlarında sallandırılmasına, zindana atılmasına, sürgüne yollanmasında ve itibarını zedeleme girişimlerine meze sofralarında keyif çatmışlardır.
Türkiye’nin yakın tarihinde, jakoben sistemin baskıları ve yakın dönem Ergenekon tezgâhı 28 Şubat’ta yaşanan bütün zorluk ve çekilen çileleri Şeyh Sait, Seyyid Rıza, Said-i Kurdi, Şeyh Esad Erbili, İskilipli Atıf ve Şark İstiklal Mahkemesi tarafından yirmi iki yaşındayken asılan Ankaralı İbrahim Edhem üzerinden bütün çıplaklığı ile izliyor ve okuyoruz. Belki de bu sıkıntıları tasvir eden bir arzuyla Üstad Bediüzzaman hissiyatını şu cümlelerle ifade etmiştir:
“Ne yapayım acele ettim, kışta geldim! Sizler cennet-asa bir baharda geleceksiniz! Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaktır. O zaman bana uğrayın ve o çiçeklerden bir-kaçını mezar taşımın üzerine bırakın. Bizi çağırın, cevap gelecektir: “Henien Lekum! - Sizi tebrik ederim!”
Menemen Hadisesi’ni Şeyh Esat Erbili’den yoksun okumak, onu tanımadan bu hadiseyi anlatmak mümkün değildir. Bu olay, gerçekten birkaç meczubun eseri mi, yoksa İslami çalışmaları mecrasında boğmak için hükümetçe tertiplenen bir komplo mu olduğu maalesef bugün bile yeterince cevap alamayan bir soru yumağı olarak kalmaktadır. Bu hadise, o günün şartlarında hükümete arayıp da bulamadığı fırsatı verdi ve onun muhalefete düşmesini engelledi. Kendi halinde bir Müslüman’ın bile uzağından geçemeyeceği bir cinayetin faturası tasavvuf ehli Müslümanlara çıkarıldı. O dönemde ABD’nin Ankara sefiri olan Grew, Fethi Okyar ve Rıza Nur gibi isimler bu hadisenin asıl sorumlusunun hükümet olduğunu söylerler.
Hükümet, esas suçluyu bulmuştu(!): ‘Cinayet, Atatürk devrimlerini sindiremeyen Nakşilerin işiydi!’ Alelacele sıkıyönetim ilan edilir ve o esnada Erenköy’de yaşayan Nakşî şeyhi Erbilli Es’ad Efendi hadisenin asıl sorumlusu olarak suçlu sandalyesine oturtulur.
O halde, bu meşum hadisenin sorumlusu ilan edilen ve zehirlenerek şehit edilen Erbilli Şeyh Esad Efendi’yi beraberce tanıyalım ve akabinde Menemen Olayını detaylandıralım:
Anne ve baba tarafından seyyid olan Muhammed Esad Efendi, yüzbinlere varan müridiyle bir dönemin zalimlerinin kalbine korku salmış, Menemen Vakası’nda dahli olmadığı halde idamla yargılanmış, müebbed hapisle cezalandırılmış, oğlu idam edilmiş büyük bir İslam âlimi ve mutasavvıfıdır.
Muhammed Esad, 1847 yılında Erbil’de dünyaya gelir. Bugün, Irak Kürdistanı’nda bir şehir olan Erbil, o tarihte Musul vilayetine bağlı bir kasaba idi. Muhammed Esad, anne ve baba tarafından soy olarak Hz. Hüseyin’e dayanırlar. Bir seyyid ailesi olan bu ailede dede Hidayetullah, Mevlana Halid-i Bağdadi’nin Erbil Halifesidir, baba Mehmet Said Efendi ise Nakşibendiliğin Halidi koluna bağlı bir şeyh ve mürşittir.
Muhammed Esad, ilköğrenimini Erbil ve Deyr’de tamamlar. Babası Mehmet Said Efendi’nin hankahında(tekke) dini ilimleri tahsil eder. İyi bir eğitim alan Muhammed Esad gençlik döneminde spora merak salar; mesafeli yürüyüşler, at biniciliği ve çevgan sporu yapar.
Tasavvufi öğretileri çabuk öğrenen Esad Erbili yirmi üç yaşında Şeyh Taha e-l Hariri’ye intisab eder. Beş yıl gibi kısa bir zaman diliminde seyr-i sülukunu tamamlar ve Nakşibendi’nin Halidi geleneği içinde hilafet makamına ulaşır, aynı yıl Hacc farizasını yerine getirir. Hac dönüşü şeyhi Taha el-Hariri’nin vefat ettiğini öğrenir ve İstanbul’a gitmeye karar verir. Onu İstanbul’a sevk eden iki önemli amil vardı. Bunlardan biri İstanbul’un hem hilafet hem de İttihad-ı İslam’ın merkezi olması, diğeri ise İstanbul’un en önemli ilim ve kültür havzalarına ev sahipliği yapmasıydı. Muhammed Esad Efendi, İstanbul’da Cağaloğlu’nda Beşir Ağa Dergâhı’nda bir süre misafir olarak kalır. Daha sonra Çarşıkapı’daki Molla Pîrî Camii’nin müezzin odasına yerleşir.
O dönem Fatih medreseleri, hem İslam dünyasının hem de İstanbul’un en büyük medreseleri olarak bilinirdi. Bu medresede ders almak ve vermek o günkü ilim dünyası için önemliydi. Öyle ki bu medreselerde hocaların hocası yetiştirilirdi. Esad Efendi, Fatih Medreselerinde o günün iki önemli kitabı olan Hafız Divanı`nı ve Molla Cami`nin Lüccet-ül Esrar kitabını ders olarak okutur. Derslerine ilim-irfan sahibi çok sayıda insan devam eder. O, bir yandan da vaaz ve nasihatleriyle halkı irşad eder. Onu dinlemeye gelen cemaatin sayısı artınca Beyazıt Camii imaretinin meydanı gören bir odasına taşınır.
İbrahim Dağılma
- Abdülhamid dönemine denk gelen bu zaman diliminde Muhammed Esad Efendi’nin ilim ve tasavvuf şöhreti her tarafa yayılır. II. Abdülhamid’in damadı Hâlid Paşa kendisini saraya davet ederek sohbetlerinden istifade eder. O da saraydaki zamanını Arapça ve diğer dini ilimleri alarak değerlendirir. Sultan İkinci Abdulhamid, onu Meclis-i Meşâyih üyeliğine tayin eder. Muhammed Esad Efendi ‘ilim ve irşad faaliyetleri’ni sürdürürken şeyhlik makamı boş bulunan Şehremini’nin Odabaşı semtindeki Kelâmî Dergâhı’nın şeyhliğine talip olur. Bu talebi başta kabul edilmez; çünkü o bir Nakşi şeyhidir ama şeyhliğini istediği tekkede tasavvuf usulü Kadiri tarikatine göredir. Kendisinin Kādirî icâzetnâmesi yoktur. Bunun üzerine Esad Efendi, Şeyh Abdülkadir Geylani’nin soyundan olan Kādirî şeyhi Abdülhamîd er-Rifkānî’den Kādirî icâzetnâmesi alarak bunu ibraz eder ve 1883 yılında adı geçen dergâhın şeyhliğine tayin edilir. Şeyh Muhammed Esad Efendi’nin Kadiri icazetnamesi ile ilgili Ali Ramazan Efendi şöyle bir olay da nakleder:
İbrahim Dağılma