İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Âlim, amil, mücahid ve şehid bir rehber: ŞEYH SAİD -7-

2020-08-09
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

 “…Şeriât hükümlerinin hükûmet tarafından uygulanmasını sağlamak düşüncesi, benim başımda yaşayan bir fikir ve arzuydu. Bunu, gerektiğinde söylemekten de çekinmezdim …” (Şeyh Said Efendi-Mahkeme Tutanağı)   Bir insanın yaşamı aynı zamanda onun fikir yapısı ve düşünce çerçevesinin şahitliğidir. Eksiklik, zamansızlık, yetersizlik, örgütlenme eksikliği, ihanetler, milliyetçilik gibi bir çok konu etrafında Şeyh Said Efendi’nin kıyamı değerlendirilebilir. Onun kişiliği ve amacı dost düşman herkesin söyleyebileceği tek şey vardır: Şeyh Sait Efendi alim, amil, mücahid ve şehadetle taçlanmış bir kişiliğe sahipti ve amacı da Allah ve İslam için mücadele idi. Bunun dışında onun kişiliği, niyeti ve amacı için yanlı yansız, iyi niyetli kötü niyetli söylenen her şey lafügüzaftır. Şeyh Sait Efendi dar ağacına götürülürken son isteği için uzatılan kağıda asıl Arapça olan şu ibareleri yazmıştır: “Mücâdelem Allâh için ve din için olduktan sonra, idâm sehbâlarında asılmamda korkum yoktur.” Ve Şeyh Sait Efendi, 29 Haziran gece saat 02.00'de darağacına asılarak idâm edilir. O bedenen dar ağacına çekilse de “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin...” hakikati ışığında o şehid olur. O ilmi, cömertliği, ameli ve siyasi yönüyle bir rehber olduğu gibi sergilediği mücadele, gerçekleştirdiği şanlı kıyam ve ulaştığı şehadet mertebesiyle de rehber olmuştur. Şeyh Sait Efendi, tıpkı Allah Resulü aleyhi selam’ın amcası Hz. Hamzâ, amcazadesi ve damadı İmâm Ali ve evladı İmâm Hûseyn gibi ‘Muhammed’in dini ayakta kalsın arzusuyla kılıçlara, darağaçlarına boynunu uzatıp şehid olur.’ Toplam 81 kişinin yargılandığı Şark İstiklal Mahkemesinde Şeyh Sait Efendiyle beraber 47 mümin insan o gün darağacına çekilerek şehid edilir. Bu şehitlerden bazıları şunlardır: Şeyh Abdullâh Melekani, Şeyh Şerif, Feqi Hesenê Modani, Hacı Sâdıq Valeri, Şeyh İbrahim Çani, Şeyh Ali, Hanili Sâlih Bey, Qâdri Madeni, Molla Mâhmud-ê Pirani, Şeyh Şemseddin Farqini, Molla Cemil Musyani, Hacı Xâlid-ê Belıkani ve Mûhâmmed Muşi. Kıyamla ilgili olan veya olduğu düşünülen, ihmali görülen 20‘ye yakın kişi de bu yargılamalarda 1-15 yıl arası değişen kürek, sürgün veya hapisle cezalandırılır. 10 civarında kişi de beraat eder. Kıyam sonrası ise Kürdistan bölgesi adeta bir kan deryasına döner. Laik Kemalist sistemin zulüm çarkları arasında köyler ve insanlar yakılarak öğütülür. Şeyh Said Efendi’nin mahkeme tutanakları onun kıyamını anlama açısından önemli vesikalardır. Mazhar Müfit Kansu’nun başkanlığını yaptığı bu mahkemelerde kıyamla bir şekilde ilgili olan herkes ayrı ayrı mahkeme edilmiş, konuşmalar tutanaklara işlenmiştir. Mahkeme tutanakları, kıyamın öncesi, esnası, sonrası, psikolojik ve sosyolojik yönünü kavrama adına birçok ipucu barındırır. Şeyh Said Efendi’nin mahkeme kayıtlarını bir şahitlik olarak aşağıya alacağız. … (26 Mayıs / Başkan Mazhar Müfit Kansu ve Şeyh Sâid Efendi) - Ayağa kalkınız, nerede tâhsil ettiniz? - İslâmi eğitim sistemine göre tedrisat yapan medresede tâhsil ettim. - Medreselerde neler okudunuz? - Bedii, İstiâre, Tefsir, Hâdis, Usul-i Fıqh, Sarf ve Nâhiw okudum. İstiâre, Bedii ve Beyan'ın kısımlarındandır. - Niçin ayaklandınız? - Din hükümleri zayıflamıştı. Gereğini yapmak istiyordum. Yüce Şeriât'ın hükümlerini uygulamayan bir hükûmete karşı ayaklanmak vâcibdir. Bu, bizim fıkh kitâblarımızda yazar. Biz de bunun için kıyâm ettik ve hükûmete biraz olsun, Şeriât mes'elesini anlatmak istedik. Şeriât'ı uygulamalarını teklif edecektik. Allâh'ın takdiri doğrultusunda bu iş gelişti. Şer'ân vâcib olduğu için bu kıyâma katıldık. - Kıyâmınızın esbâbı nedir, onu söyleyiniz. - Şeriât mes'elesini, bir de Sebil'ur- Reşâd'ın yazdıkları hiddetimi arttırıyordu. Bizi teşvik ediyordu. Ben bu fikri, yazı ile halletmek için gidip münâkaşa-i ilmiyye yapayım dedim ve bazı rüfeka bulmak istiyordum. Fakat Takdir-i İlâhi beni Piran'a sürükledi. - Şeyh Efendi bunları bırak, kıyâm sebeblerini söyle! - Kıyâmımızın sebebi, Piran köyünde bir olay oldu. Çatışma oldu. Taraflardan mecruhlar oldu. Bu da bana atfolundu. - Piran'a gelmezden evvel din mes'elesinden dolayı kıyâmı düşünüyordun, değil mi? - Kalbimde tasavvur ediyordum, lâkin muhârebe sur'etiyle değil, risâle yazıp Şeriât ahkâmını bildirmek için kanunları da Şer'â mutabık bir şekilde tâleb etmek istedik. Meclis-i Mebusan'a göndermek istedim. - Ne için yapmadınız, böyle bir risâle yazmadınız? - Allâh'ın kaderi bırakmadı. Piran olayı çıktı, önünü alamadık. - Şeriât ahkâmı icrâ edilmiyor diye isyân ettiniz demek? - İmâm, Şeriât ahkâmını icrâ etmezse, dedim. Bu kıyâmın cevazına delildir. Wexta ki wuq'u buldi, işte Şeriât da "vâcibdir" diyor. "Hiç olmazsa günâhkâr olmayız" dedim. - Şeyh Efendi, sen söylüyorsun ki, "Müslümanlar birbirinin kardeşidir." Müslümanı Müslümanın üzerine kıtale sevk etmek câiz midir? - Evet, yêkdiğerinin kardeşidir. İmâm'a kıyâm etmek muhârebeyi ihtac etmez mi? Kitâb öyle diyor. - İslâmlar mâdem ki kardeştiler, nasıl oldu da siz Müslümanları biribiri üzerine kıtale sevk ettiniz? - Ya Hazret-i Ali? Muhârebe ettikleri adamlar Müslüman değil miydi? Yine kardeş kalır ve bir de heyet-i wekile vardır. - Bunlara, dinde gördüğünüz kayıtsızlığı bildirmeden Müslümanları ne için kıtale sevk ettiniz? - Kıtale ben sevketmek istemedim. Bu zewâta da yazmadım. Niyette kaldı. Kader bırakmadı. Kavgaya düştük, elimize geçti. - Bu kıyâmınızı vâcib görüyorsunuz. Küffâr, İslâm beldelerini çiğnerken cihâd nedir? - O da cihâddır. Farzdır. - Yunan ordusu, bütün memleketi ve İslâmiyyet'in merkezini ayaklar altında çiğnerken, cihâdın farzlarını neden yerine getirmediniz, neden Yunan üzerine yürümediniz? - O zaman perişan ve muhâcirdik. - Oğlunuz Ali Rıza İstanbul'a gitti mi? - Gitti. - Ne zaman gitti? - İsyândan bir ay evvel. - İstanbul'da kimden fikir almıştır? - Kimseden fikir almamıştır. Akraba-i taallukata misâfir olmuştur. Seyyid Abdulqâdir'i ziyâret etmiştir. - Ne maksatla İstanbul'a gitmiştir? - Ticâret maksadıyla… Biz otuz seneden beridir hayvan ticâreti yaparız. - İstanbul'dan döndükten sonra oğlunuzla nerede görüştünüz? - Şavşar'da görüştük. Dara Hênê vilâyetinin bir köyüdür. - "Raslantı sonucunda ve olayları yarattığı yerde ayaklanma oldu, ben de karıştım" diyorsun. Oysa ayaklanma için üç ay önce yollara düşmüşsün. Ne için bu seyâhat? - Biz çıktık, lâkin Divan-ı Hârb, Bêdlis'te şâhidlik için beni istediler. Şeyh Abdulbâki'ye yazdım. "Benim ifâdemi burda alsınlar, müsaade alırım," dedim. Müsaade edildiğine dâir haber geldi. Hinûs'ta mâhkemede ifâdemi aldılar. Memleketin kışı uzundur. Palo'ya gelip kalmak istedim. - Hangi ayda çıkmıştınız? - Aralık ayında çıktım. - Yaşlı bir insan, kış günü böyle bir seyâhâta çıkar mı? Neden ilk ve sonbaharda veya yazın çıkmadınız? Böyle bir zaman daha uygun değil mi? - Günde üç saat gidiyordum. Fazla gidemiyorduk, yer elverişli değildi. Odun ve ateş yoktu. Yazın ticâret ve ziraat ile meşgulüz. Aralık ayı ise durgunluk ayıdır, iş yoktur. - O zamandan ayaklanmaya kadar ne kadar süre geçti? - İki aydan fazla geçti. - Aradan çok geçmeden ayaklanma oluyor. Dediniz ki, Sebil'ur- Reşâd okuyorsunuz. Demek ondan ilhâm aldınız, düşündünüz ve ayaklandınız. - O fikrimde vardı. Patlamak niyetimde yoktu, fakat patladı. - Piran'daki hâdise nasıl gelişti? - Öğle vakti ismini bilmediğim bir mülâzım odaya geldi ve Mehmed oğlu Ahmed adında bir mâhkûmun evine on kadar başka mâhkûm sığındığını, bunların teslimi için tavassutta bulunmamı ricâ etti. Hemen mâhkûmlara haber göndererek teslim olmalarını nasihât ettim. Fakat mâhkûmlar "talak-i selase" üzere ahdettikleri için teslim olmayacaklarını bildirdiler. Sonradan duyduğuma göre, mâhkûmlardan sekizi serbest bırakılmış, geriye kalan ikisi ise teslim olmamışlar. Bunun üzerine ikisi içerden, sekizi de dışarıdan ateş açarak jandarmayı dağıtmışlar ve hepsi kaçmışlar. - "İsyânın patlak vermesine jandarmanın karışması sebeb oldu" diyorsunuz. Jandarmalar gelmese, vurulmasa idi, isyân olacak mıydı? - Hükûmetin gidişatının İslâm'a muhâlif olduğunu, devletin "dini İslâm" olan maddenin işlerliğinin sağlanmasını mektubla, telgrafla sağlayacaktım. Gereğini yazılı olarak yapacaktım. - O halde size ne oluyor da işe karıştınız? - Kâtil oldu, nasihât ettim, ricâ gönderdim. Sekiz zanlı tahliye ettirdim. Ben köyden çıktım, gittim. Sonra işin içine köylüler karıştı, ayaklanma başladı. Bir daha içinden çıkamadık. - Bunu neden tabii görüyorsunuz? - Vallâhi bilmem, Allâh bilir. - İsyânın maksadı, jandarma gelmiş, adam yakalamış gibi şeylerden olmaz. - Jandarma mes'elesi olmasaydı, gereğini yazı ile yapacaktım. Altı ay sonra, bir sene sonra... Allâh takdir etti de oldu. - İnsan irâdesini inkâr mı ediyorsunuz? - İnsan irâdesi de vardır elbette... - Siz her şeyi kaza ve kadere bağlıyorsunuz. İrâde-i cüziyenizi inkâr mı ediyorsunuz ? - Hayır, irâde de var tabii… Ben de boş değilim, benim de sorumluluklarım var tabii, inkâr etmiyorum. Bu dünyada yaptığımdan veya yapmadığımdan yahut konuştuğumdan veya konuşmadığımdan hesâba çekileceğim. - Bu işi niçin yaptınız ? - Şeriât hükümleri tatbik edilmezse, tüm Müslümanlar üzerine kıyâm vâcibdir. - Amacınız neydi ? - Şeriât hükümlerinin hükûmet tarafından uygulanmasını sağlamak düşüncesi, benim başımda yaşayan bir fikir ve arzuydu. Bunu, gerektiğinde söylemekten de çekinmezdim. - Neticelerini düşünmediniz mi ? - Şeriât uğrunda ölürsek, dinsiz gitmeyiz. - Ayaklanmayı yalnız başınıza yaptığınıza inanmıyorum. Herhalde sizi kışkırtanlar, yüreklendirenler vardır. - Ne içeride ne de dışarıda kışkırtan vardır. Dışarıdan kasdım ecnebilerdir. Kûr'ân'ın buyrukları doğrultusunda kıyâm ettik. - Bu kıyâmı yalnızca siz mi düşündünüz? - Evet, yalnız benim fikrim vardı. Ulemâ, fukehâ ve ukelâyı göreyim dedim. Din ahkâmı bırakıldı, onları isteyelim dedim. Tekliflerimizin tamamı kabul edilmese de büyük bir kısmının kabul edileceğini ümid ediyordum. - Ukelâ ve ulemâyla görüştünüz mü? - Görüşmedim, görüşemedim, zaman kalmadı. Bu iş başladı. - Türkiye Cumhuriyeti'nin eski hükûmette olduğu gibi şâhısların böyle bir mürâcaat ve tekliflerini dinleyeceğine nasıl ihtimâl veriyordunuz? Kimlerle müşâvere ettiniz? - Müşâwere etmedim. - Ayaklanmayı nasıl düşündünüz? Sizi kışkırtanlar var mıydı? Yoksa ilhâm mı vaki oldu? - Hâşâ!.. İlhâm?… İlhâm vaki olmadı. Kitâblarda gördük. İmâm ne zaman Şeriât kurallarını uygulamazsa üzerine kıyâm vâcibdir. Hükûmete Şeriât kurallarını uygulama sorumluluğunu anlatmak istedik. - Diyarbekir'e saldırırken kaç bin kişi vardı? - Bilmem, Allâh bilir. Ben o gece Semâhê'deydim. Dört bin, dört bin beş yüz, belki beş bin asker olabilir. En güzelini Allâh bilir. - Bu askeri siz Semâhi'deyken kim yönetiyordu? - Hênêli Sâlih Bey, Mustafa Bey, Şeyh İsmâil, Abdullâtif, Heci Selim var ise de kesin olarak bilmiyorum. - Sizin askerlerden o gece kaç kişi Diyarbekir'e girmişti? - Seksen ilâ yüz kırk arasında söyleniyor. - Münhasıran Diyarbekir'i almakla ne kasdediyordunuz? - Rızkımız, nâsibimiz bu tarafa düşmüştü. - Diyarbekir'i almakla ne olacaktı? - Diyarbekir'i aldıktan sonra, İslâm'ın haddlerini tatbik edecektik. Hırsızın elini kesecektik, zinâ eden evli kadın ve erkeği recmedecektik. Din böyle emrediyor. Dünyayı, Peygamber'in zamanındaki kadar olmazsa da, biraz iyileştirecektik. Üstümüze bu kadar asker gönderileceğini tahmin etmiyorduk. - "Fetih" tâbirini kullanıyorsunuz. Mektubunuzda, imzânızın üstünde "Emir'el- Mûcâhidin" yazıyorsunuz. Bununla maksadınız ne idi? - Bu ünvandan sonradan istikrâh ettim. Nedâmet duydum. "Xadim'ul- Mûcâhidin" yazdım. "Xadim" ünvanına döndüm... (Önümüzdeki sayı devam edecek.)
İbrahim Dağılma

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS