“… Mahkeme heyeti: ‘İsyan harekâtını nasıl düşündünüz, nasıl buldunuz, sizi teşvik edenler var mıydı? Yoksa ilham mı vaki oldu?’ Şeyh Said:
‘Hâşâ ilham… İlham vaki olmadı. Kitaplarda gördük. İmam ne vakit şeriatın ahkâmını icra etmezse üzerine kıyam vaciptir. Hükümete şeriat meselesini anlatmak istedik. Hiç olmazsa bir kısmının icrasını talep edecektik. Allah’ın kaderi beni bu işe düşürdü…” (Şeyh Said Efendi’nin mahkeme beyanlarından)
Şeyh Said Efendi`nin kıyamını anlamak için kıyamı hazırlayan nedenleri bilmek çok önemlidir. Şeyh Said Efendi, halkına karşı sevgi ve şefkat besler, onların ayağına bir diken batmasına ve gözlerinden bir damla yaş akmasına razı olmazdı. Gece gündüz halkının ve tüm insanların hidayeti için çabalar, şiddeti tasvip etmezdi. Bu vasıflara sahip bir insanın acaba derdi neydi ki muhtemel sonucu köy, kasaba ve şehirlerin yakılıp yıkılması ve binlerce insanın katledilmesi olacak bir başkaldırıya öncü oldu? O ve dostları dünyevi açıdan kendi çaplarında bir imkân ve nüfuza sahipken onları bile bile ölümü göze almaya sürükleyen neydi?
Bu sorunun cevabı aynı coğrafyada birkaç yıl önce gerçekleşen Kurtuluş Savaşı’ndaydı. Yüzlerce âlim ve münevverin öncülük ettiği, binlerce şehidin verildiği, yüz binlerce yaralı ve mağdurun olduğu ve yerleşim yerlerinin harap edildiği Kurtuluş mücadelesi Batı emperyalizmi ve haçlı istilasına karşı ülkeyi, dini ve namusu korumak içindi. Batı, bütün dişleriyle İslam’a ait olan hukuk, örf, kültür, eğitim ve hikmeti çiğnemek ve kesip atmak istiyordu. Adına modernizm, medeniyet ve özgürlük dediği zevkperizmi Müslüman topraklara hâkim kılmak istiyordu. Batılı yaşam tarzını Müslümanların yaşam tarzına alternatif olarak sunup tesettür, medrese ve ezan gibi birçok İslami değer ve öğretiyi yok etmek istiyordu.
Türk, Kürt, Laz, Arap ve Zaza’sıyla Anadolu’nun Müslüman halklarını İngiliz, Fransız ve Yunan’a karşı tek yürek, tek yumruk yapan ve aynı cephede kıyam ruhuyla buluşturan ne ise Şeyh Said Efendi’yi kıyama sevk eden aynı şeydi.
Kurtuluş Savaşı’nda canını dişine tırnağına takıp ölümüne mücadele eden bir halk tarihe haklı olarak şanlı bir zafer yazdırdı; ama gel gör ki Müslüman halkın Batı emperyalizmine göğsünü siper edip çiğnetmediği İslami değerler, yeni gelen Batı ruhlu rejimin elinde çiğnenmiş sakıza döndü. İngiliz, Fransız ve Yunan kâfirini kovduğunu, onun necis çizmelerinin boyunduruğundan kurtulduğunu sanan ve ilk meclisini de tekbir ve salavatlarla açan halk büyük bir yanılgıya uğramıştı. Bizden ve dinimizden olmayan ve tarih boyunca düşmanımız olan batıl cephe tüm gücü ve silahıyla bizden alamadığını şimdi biz görünümlü ve dinimizden olduğunu iddia eden ama zihin olarak Batı’dan yana olanlar devletin tüm imkânlarıyla Batı kültür, yaşam tarzı, değer ve öğretilerini hâkim kılmaya çalıştılar. Kur’an alfabesini yasakladılar, Batılı gibi düşünen, onlar gibi inanan, onlar gibi yaşamaya çalışan İslam düşmanı bir nesli on yılda yaratmak istediler. Kadın ve kızlarımızı Batılı kadın ve kızlara benzetmek için örtülerinden soyup çıplaklığı yaydılar. Müslüman halkı yobaz ve gerici ilan ettiler. Camileri kapatıp ahıra çevirdiler. İçki, zina ve kumar gibi kebair günahları meşrulaştırdılar. Kürt, Zaza, Laz ve Arap gibi farklı etnisiteden olan ümmeti tek bir millet(Türk) olmaya zorladılar.
Acaba elin gâvuru bu toprakları alabilseydi, kendi bayrağını göndere çekseydi ve yasalarını icra etseydi bu saydıklarımızdan başka bir şey yapacak mıydı?
Şeyh Said ve diğer İslam âlimleri 1. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş savaşında yerlerini alıp canla başla, mal ve imkânla savaşmaya sevk eden gerekçeler ne idiyse yeni laik rejimin karşısında durmaya, karşı çıkmaya, kıyam etmeye, sürgün, zindan veya şehadeti göze almalarına sevk eden gerekçeler de onlardı.
Şeyh Said kıyamını gerçek çerçevesi olan İslami nedenlerden soyutlayıp Kürt ve Zaza halklarının siyasi, milli ve ekonomik beklentileri gibi sebeplere bağlayanlar olduğu gibi İngiliz etkisindeki güdümlü bir karşı çıkış olarak değerlendirenler de vardır. Şeyh Said kıyamında elbette coğrafyanın kaderi, Kürt ve Zazaların siyasi dinamik ve devletçe algılanışları ve ekonomik nedenler göz ardı edilemez; ama kıyamın ana mihveri tamamen İslami oluşudur.
Şeyh Said Efendi’nin ilk çıkışı, silahlı bir ayaklanma veya örgütsel bir karşı çıkış hesaplı değildi. Şeyh Said Efendi, daha çok âlim ve lider sorumluluğuna bağlı olarak İslami değerlere karşı başlayan bu dışlama ve taarruzu deşifre edecek, halka anlatacak ve ilgilileri uyarıp düzeltmeye yönlendirecek bir hesap içindeydi. Bölgedeki âlim, şeyh, ağa ve aydınlara mektup ve elçileri Piran’da patlayan ilk silahlardan sonra göndermesi bunu doğrulamaktadır. O, ilk etapta örgütlü, hesaplı ve istişari bir silahlı girişimden öte kötü gidişata dikkat çeken ve yöneticileri uyaran bir yaklaşım içindeydi. O, istemediği halde Piran’da silahlar patlayınca kıyamın doğal öncüsü olma sorumluluğundan da kaçmadı.
1924 Ekim’inde Azadi hareketinin liderlerinden Bitlisli Yusuf Ziya ve Cibranlı Halit Bey tutuklanır. Şeyh Said Efendi, ifade için çağrılır; ama ifade için gitmez. Çünkü o, bunun bir ifade çağırma işi olmadığını bilecek kadar ferasetlidir. Şeyh Said Efendi, bu gelişme üzerine Hınıs’tan ayrılır ve Çabakçur’a doğru yol alır. Bu çıkış aynı zamanda kıyamın başlama tarihi kabul edilir. O esnada Hanımı onu engellemek ister ve kardeşi Bahaddin de kıyam için henüz erken olduğu yönünde onu uyarır. Hanımı ve kardeşi ile aralarında şu konuşmalar geçer:
Hanımı: ‘Sen bizi kime bırakıp gidiyorsun!’ Şeyh Sait Efendi, şöyle cevap verir:
‘Ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bu kâfirlere karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin’den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Bu kâfirlere karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar, siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz? Onlar demezler mi: “Ey Said! Allah o kadar mal mülk verdi sana. Sen Allah için ne yaptın? Bunlar Allah’ın emirlerini ayaklar altına almışlar. Evet, ben cihada başladım ve korkanlar, cihad edemeyecekler, hastalar gelmesin. Bu yol korkakların yolu değildir!...
Kardeşi Bahaddin ise, şöyle der: ‘Abi! Sen biliyorsun ki Kürt halkı bilgi yönünden pek gelişkin değil. Sanırım sen başarılı olamazsın! Bunun üzerine Şeyh Sait Efendi de der ki:
‘Bahaddin, Bahaddin! Hiç merak etme! Ben Amed’de asılacağım, sen de Kur’an’ın üzerinde şehit olacaksın!’
Hınıs’tan çıkan Şeyh Sait, hükümet güçlerinin eline düşmeden ve zaman kaybetmeden tebliği halka ulaştırmayı, bahara kadar düzenli bir ordu teşkil etmeyi tasarlar. Bu amaçla Kürdistan’ın her yöresini gezer, tuğyana karşı çıkma ve ilga edilen İslami güzelliklere sahip çıkma adına insanlara vaaz verir ve nasihat eder.
13 Şubat 1925 tarihinde kıyam yeni bir ivme kazanır. Günlerden Cuma… Yer Piran… Şeyh Said Efendi, halkı irşad etmek için minbere çıkar ve der ki:
“Ey müminler topluluğu! Medreseler kapatıldı. Din ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı, dinin eğitim ve öğretimi İslami hükümlere inanmayan bu rejimin denetimine girdi. Gazetelerde birtakım dinsiz gazeteciler, Resullullah aleyhi selam’a dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse, bizzat cihad bayrağı açar, tekrar İslam’ın yükselmesine gayret ederim.”
Halk, aslında neyin ne olduğunu biliyor ve görüyordu. Kıyamdan iki hafta önce Erzurum mebusu Mehmet Ziyaeddin Efendi dahi meclis kürsüsünde şu konuşmayı yapmıştı: “Bizim yeniliğimiz işret, dans, plaj sefasından başkası değildir. Fuhuş gittikçe artıyor. Müslüman kadınlar edeplerini kaybetme yolundalar. Sarhoşluk himaye, hatta teşvik olunuyor, dini duygular rencide ediliyor. Yeni rejim sadece ahlaksızlık getirmiş. Bunlar ilericilik adı altında, medeniyet adı altında yapılıyor. Bu rezil idare tarzı memleketi uçurumun kenarına getirmiş.”
Şeyh Said Efendi, Piran’da olduğu esnada bir davete çağrılır. O esnada bölgeyi iyi bilen ama mahkûm olan Qelbinli Veliyê Hedik’i ile görüşmek ister. Veliyê Hedik’inin Piran’da olduğu istihbaratı üzerine asker köye gelir. Onu ve yanındaki diğer mahkûmu tutuklamak isterler. O esnada silahlar patlar ve bir asker ölür. Bu hadise, Şeyh Said Efendi’nin belki de uzun soluklu ve geniş çaplı bir çalışmayı içine alacak olan hareketi için ‘erken doğum’a sebep olur. Hatta Şeyh Said Efendi ile gelen müfreze komutanı Mustafa Teğmen arasında şöyle bir diyalog da rivayet edilir:
‘Neden böyle yaptınız, niçin beklemediniz?’ sorusuna teğmen ‘Silahların patlaması gerekiyordu, biz de patlattık!’ şeklinde cevap verir. Bu cevap bile Piran hadisesinin ne denli bir provokasyona ön hazırlık olduğunu gösterir. Şeyh Said Efendi’nin mahkeme kayıtlarında geçen ‘Ben bu olayların ne önündeyim ne de arkasında, içindeyim.’ Beyanı onun kıyamdaki sosyolojik ve siyasi konumunu, ilişkilerini, zamanlama ve içerik hakkında bize işari birçok bilgi vermektedir. Piran hadisesi şunu ortaya çıkarır ki Şeyh Sait, artık sözlü ikazların fayda vermediğine kanaat getirir ve kıyam kararı alır. Dönemin büyükleri, âlimleri, seydaları ve akil kişileriyle mektuplaşılan bir süreç başlar. Bu süreç Hacı Musa Bey, Hasenanlı Halit, Siverekli Şeyh Eyüp, Melekanlı Şeyh Abdullah, Şeyh Şerif, Modanlı Faki Hasan, Hanili Salih Bey ve birçok öncü kişinin iştirakiyle örgütlü bir yapıya dönüşür.
Olumsuzluklar aleni bir şekilde cereyan ediyordu. Dine düşmanlık aşikâr olmuştu. Halk, iman ve Allah yolundaki hamiyetle gayrete gelmiş ve Şeyh Said Efendi’nin kıyam bayrağı altında kısa süre içinde toplanır. Olaylar, çok hızlı gelişir. Şeyh Said ve arkadaşları 17 Şubat’ta Genç vilâyetinin Darahini kazasını ele geçirir, Vali İsmâil Bey’le birlikte diğer mülkî yetkilileri ve jandarmaları esir alır, hükümet yetkilileriyle iletişimi kesmek için telgraf hatlarını iptal ettirir, hapishanelerdeki mahkûmları serbest bırakır. Şeyh Said Efendi, Emîrü’l-mücâhidîn Muhammed Saîd en-Nakşibendî vasfıyla ilk bildirisini yayımlar. Bu bildiri, sonraki bildiri ve mektuplarında kıyam gerekçesini merkezî hükümet ve Mustafa Kemal’in uygulamalarının İslâm’a aykırı olduğuna, hilafet makamından yoksun bir Müslümanlığın başsız beden hükmünde olacağına dayandırır. Şeyh Said Efendi, Daraheni’yi geçici idari merkez ve koordinasyon üssü olarak ilan eder. Buradan bölgedeki birçok âlim, şeyh, nüfuz sahibi kişi, Alevi dedeleri, bazı Zaza ve Kürt aşiret reislerine kıyam nedenlerini ve kıyama destek taleplerini içeren mektuplar gönderir.
Daraheni’nin akabinde üç ay gibi kısa bir süre içinde Çabakçur, Palu, Ergani, Maden ve Harput gibi önemli yerleşim merkezleri direnişçilerin eline geçer. Ele geçirilen yerlere kısa zaman içinde mülkî idareci ve kumandanların tayin edilmesi, şer’i kanunların yürürlüğe girmesi kontrolün Şeyh Said Efendi ve mücahitlerin eline geçtiğinin göstergesi olur. Bu arada mektuplar, bire bir ziyaretler ve ele geçirilen yerleşim yerlerindeki olumlu uygulamalar etkisini göstermeye başlar. Şeyh Sait Efendi, az zaman içinde bazı aşiretlerin desteğini alır ve her geçen gün halkın kıyam kuvvetlerine katılımı artar. Tarihi belgeler Mart itibarıyla kıyam kuvvetlerinin 80 bini bulduğunu kaydeder.
Şeyh Said’in kuvvetleri kısa sürede bir taraftan Diyarbakır’a kadar ilerlerken bir grup da Varto’yu ele geçirip Muş’a hareket eder. Bu arada hükümet de boş durmamaktadır. Kıyamı engellemek, önüne geçmek, provake ve sabote etmek için harekete geçer. İlk önce 21 Şubat itibariyle Diyarbakır, Elazığ, Genç, Siverek, Mardin, Urfa, Siirt, Bitlis, Van ve Hakkâri bölgeleriyle Erzurum’un bir kısmında sıkıyönetim ilân eder.
Gelişmeler, her yönüyle kıyam lehineydi; ama Ankara’dan sevk edilen kuvvetler, uzayan abluka, moral bozukluğu; şehir içinde mücahidler gibi giyinip onları halkın gözünden düşürmek ve kıyamı amacından saptırmak için tecavüz, talan, hırsızlık yapan işbirlikçi milisler; kimi aşiretlerin siyasi amaçlı ve kimi beylerin de bazı vaatler sonucu ihanetleri gibi nedenlerden ötürü Diyarbakır bir türlü ele geçirilemiyordu…
(devam edecek.)
İbrahim Dağılma
İbrahim Dağılma