İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Âlim, amil, mücahid ve şehid bir rehber: ŞEYH SAİD -4-

2020-05-06
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

“…Medreseler kapandı. Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı. Medreseler Milli Eğitim’e bağlandı. Gazetelerde bir kısım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse bizzat cihada başlar, dinin yükselmesine gayret ederim…” (Şeyh Said Efendi’nin 8 Şubat 1925’te Piran’da yaptığı konuşma’dan)   Tarihsel her olay, heterojen ve çok yönlü bir oluşumdur. Tarihsel her olay uzak ve yakın sebepler bağlamında sosyolojik, psikolojik ve coğrafik birçok koşulun tesiriyle harekete geçen mikro kodlarla meydana gelir. Bu mikro kodlar toplum, inanç, gelenek, etnisite, coğrafya ve ekonomi gibi birçok dala tutunarak farklı mecralara ve yapılara taşınır. Tarih, tekerrürden ibarettir, sözü bu çerçevede değerlendirilmelidir. Yani tarihsel her olayda göz ardı edilemeyen ve yadsınamayan sebepler zinciri vardır. Tarihsel olaylarda benzerlik ve süreklilik olayların yayılım etkisinin toplumlar bazında merkezkaç bir etkiyle yayılmasındandır. Tarihi olaylarda benzer sebepler sıklığı evrensel bir çerçeve olarak önümüze çıksa da her olay kendi içinde lokal ve hususi nitelikler taşır. Hiçbir tarihi olay ve şahsiyet zaman, zemin ve şartlardan bağımsız olarak irdelenemez, anlaşılamaz. Bu çerçevede Şeyh Said Efendi’yi tanımadan, onun aile dinamiklerini bilmeden, yaşadığı coğrafyayı etnik, inanç, sosyolojik, siyasi ve ekonomik gibi etkenler bağlamında iyice analiz etmeden ve bir imparatorluğu yıkıma, ondan küçük bir devleti doğuran sebepleri masaya yatırmadan Şeyh Said kıyamını anlamak ve anlatmak zordur. Şeyh Said’i tanımak için ona, ailesine, toplumuna ve inancına tutulan projeksiyonu alabildiğine büyütmek lazımdır. Şeyh Said’i bire bir tanıyanlar, onun hayat felsefesini anlayanlar ve hakkı gaye edinen çabasını teslim edenler laik – kemalist rejimin 28 Haziran 1925’te nasıl büyük bir insanı, âlimi ve toplumsal değeri niçin darağacında asıp şehit ettiklerini bilirler. Kürdistan coğrafyasının İslami hassasiyetlerini bilenler, Kürt ve Zazaların tüm tahriklere rağmen ‘ümmet’ halkasından sıyrılmadıklarını görenler ırkçı, faşist ve şovenist bir zihniyetin Şeyh Sait gibi bir halk önderini ve onunla beraber halkının rehberi olan âlimleri niçin katlettiklerinin bilincindeler. Şeyh Said rahmetullahi aleyhi ‘âlim, amil, entelektüel, diğerkâm, cömert, cesur ve yardımsever’ kimliğinden soyutlayıp onu sadece bir ayaklanma ve başkaldırı serencamı içinde değerlendirmek büyük bir haksızlıktır. Önceki satırlar, bu büyük şahsiyeti kâmil kişilik özellikleriyle gözümüzün önünde canlandırmaya yeter de artar. Şu gerçek bilinmelidir ki Şeyh Said Efendi, küresel ağların insanlığı teknoloji ve bilişimle kuşatmaya çalıştığı bu demde yaşasaydı ümmetin muhtemel söz sahibi bir önderi olacaktı ve İslam düşmanlarıyla yine bir şekilde mücadele ve mücahede edecekti.. Şeyh Said Efendi’nin kıyam dinamiklerini anlamak için tarihsel anlamda gerilere gidip projeksiyonu geniş tutmak gerekir, dedik. Bölge halkını Şeyh Said’in etrafında kenetleyen sebepleri anlamak için 1700’lü yıllardan itibaren Osmanlının yaşadığı değişim sürecini iyi tahlil etmek lazımdır. Osmanlının bakiyesi olmayı bile hazmedemeyen yeni laik, ulusalcı ve Kemalist Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecini iyi analiz etmek lazımdır:
  1. yüzyılın başları artık Osmanlı için zor anların sinyalidir. Beceriksiz idareciler, ehil olmayan padişahlar, şakşakçı takımı, fetih şevkinin kırılması, tutarsız ve yanlış politikalar gibi birçok olumsuzluk devlet bünyesine sızar. Böylece bir duraklama başlar. Duraklama, gerileme derken koca imparatorluk 19. yüzyılda artık dağılma sürecindedir. İki yüz yıldır tadıl(a)mayan zafer, üst üste gelen yenilgiler, ardı ardına yitirilen coğrafyalar, savaş masrafları, açık veren bütçe ve artan askeri harcamalar gibi olumsuzluklar idari, siyasi ve ekonomik çöküşü hızlandırır. Çöküş sadece idari, siyasi ve ekonomi değildir; aynı zamanda ahlak ve adalet duyguları da büyük oranda aşınır. Avrupa Rönesans ve reform hareketleriyle sürekli gelişirken Osmanlı bilim ve teknik yöndeki gelişmeyi doğru, yerinde ve zamanlı mercek altına alamaz.
Coğrafi keşifler, Osmanlı’nın deniz hâkimiyetini kaybetmesi, feodalizmin çöküşü, Fransız ihtilali; Batılılaşma ve ulusçuluk fikri gibi birçok dış ve iç etken ‘ümmet bilinci, İslam birliği ve hilafet’ kavramlarını tartışılır hale getirir. Batılılaşma aşkıyla yazılan eserler, sahnelenen tiyatrolar ve düzenlenen etkinliklerle ‘dans, balo, sevgili, içki ve meşru olmayan ilişkiler’ albenili ve pazarlayıcı bir dil ve üslupla sunulur. II. Mahmut, IV. Murat, Abdülmecid ve II. Abdülhamid döneminde bazı ıslah çalışmaları yapılsa da bunlar çeşitli nedenlerden dolayı sadece yama misali kalır. Bu girişimlerin hiçbiri gerileme, çöküş, işgal ve yıkımı engelleyemez. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, I. ve II. Meşrutiyet ülkeyi düze çıkarma, ilerleme amaçlı çabalar olarak lanse edilir; oysa niyet hiç de göründüğü gibi değildir. İttihat Terakki, ‘31 Mart Ayaklanması’ ve Sultan Abdülhamit’in tahtan indirilmesiyle asıl niyet ortaya çıkar: Koca bir imparatorluğu Batılı ağababalarla havuduyla birlikte yemek ve lütuf(!) babından kurulacak yeni devletin tüm kurum ve uygulamalarından İslam’ı ve Kürt, Laz, Çerkez ve Zaza gibi öteki etnisiteleri dışlamak. İttihat ve Terakkiyle tırmanan şahsi çıkarlar, iç ve dış güçlerin oyunlarına alet olma, artan vicdani ve ahlaki yozlaşma, genişleyen ihanet ve şer dairesi Müslüman halk için zulüm, istibdat ve haksızlık doğurur. Ağızlarının salyası akarcasına Batı’ya hayran aydın bozmaları, aile içi mahremiyeti deşifre eden romancı bozuntular ve ‘vahdet, hilafet, tasavvuf’ gibi İslami kavramlara azgın boğa misali hazımsız İT diktatoryası; İngiliz, Rus, Fransız ve İtalyan koalisyonundan oluşan sömürgeci ve haçlı zihniyetin iştahını kabartır. Batı, artık Osmanlı’ya her yönüyle direkt müdahale eder,  çeşitli bahanelerle savaş açar, Balkan halklarını ve Ermenileri kışkırtır, fırsat buldukça İstanbul dâhil memleket toprağını işgal eder. Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı için bir idam fermanı olur. Şer koalisyonu, leş kargalar misali Osmanlı bakiyesine üşüşürler. Bu işgal Trakya’dan Kürdistan’a, Afganistan’dan Hindistan’a Müslüman halklara çok ağır gelir. Düzenli düzensiz yapılar, derme çatma silahlarla bir ölüm kalım mücadelesi başlar. İman, hak, adalet, namus, cihad ve özgürlük mefhumları etrafında büyüyen halk mücadelesi bir kurtuluş savaşına dönüşür. Zor şartlar, kıt kanat imkânlar ve sabrı kuşanan yiğitlerle bu mücadele kazanılır. Kuvay-ı Milliye olarak bilinen örgütlenme, Kurtuluş Savaşı esnasında İttihat ve Terakki zihniyetini deşifre etmez. Halk ve hak savunucusu kesilir. Mitinglerde ve vaaz kürsülerinde en çok İslami kavramlar, dillendirilir. Lakin yeni devlet kurulup Cumhuriyeti ilan edilince “halktan yana, hakkı esas alma” düsturuyla maskelenen yüz aslına döner ve “İslam’ın temel dinamiklerine ve İslam’ı çağrıştıran her değere düşmanlık” alenileşir. Bu Batılı, laik ve İslam düşmanı cephenin başı olan İttihad ve Terakki gerçek yüzünü gösterir. Devrim ve inkılap(!) adıyla cebren ve hile ile birçok değişiklik gerçekleştirir. Bu değişiklikler, tamamen İslami değer ve kurumları ortadan kaldırma, tezyif etme ve ilga etme şeklinde zuhur eder: Hilafet ilga edilir, harf değişikliğiyle Kur’an alfabesi zımnen yasaklanır, Nakşi, Halidi ve Kadiri sufi geleneğinin icra mekânları olan tekke ve zaviyeler kapatılır, kılık kıyafet serbestliği denilerek açıklık saçıklık teşvik edilir… İslam düşmanlığı ve İslam’a zıt gelişme olduğu net olan bu gelişmeler aslında ‘laik bir sistem, Avrupai bir hayat tarzı, İslam'ın toplumsal ve birey hayattan çıkarılması içindi. Bu vahim tablo, bu rezil gidiş ve İslami değerlere topyekûn açılan bu savaş, Müslüman âlim, öncü ve halkın kabul edemeyeceği bir zilletti. Kurtuluş Savaşı’nda canla başla çalışan, halkı cihada teşvik eden, vaaz ve yazılarıyla halkı Müslüman halkı uyanık tutan Şeyh Said, Mehmet Akif, İskilipli Atıf Efendi, Erbili Esat Efendi ve Üstad Bediüzzaman gibi İslam âlimleri tüm bu gelişmeler karşısında endişeliydi. Endişeler, aleni bir dille ifade ediliyor; konuyla ilgili yazılar neşrediliyor, mektuplarla hükümet uyarılıyordu. Müslüman âlim ve rehberler, İslam’a ve değerlerine açık bir savaş kabul ettikleri bu uygulamalara göz yummayacaklarının işaretlerini veriyordu.  Batılı hayat ve laik bir iktidar avuntusu içine giren yeni hükümet ise hiçbir hatırlatma, nasihat ve uyarıyı dikkate almıyordu. Şeyh Said Efendi, Birinci Dünya Savaşı’ndan beri gelişmeleri günü gününe takip ediyor. Her yeni gelişmeyi bir araştırma, istişare ve tefekkür süzgecinden geçiriyordu. Şeyh ailesi Kürdistan coğrafyasında güçlü bir nüfuza sahipti. Bu sebeple Nakşibendi tarikatının Halidi geleneği Kürtler ve Zazalar nezdinde kabul edilir ve dinlenilir bir konumdaydı. Halidir geleneği Sultan II. Mahmud döneminden beri bölge halkı arasında kök salmış ve güçlenmişti. Halidi geleneği ihya ve mücadeleyi önceleyen bir yapıdaydı. Bu tarikata mensup şeyhler, halk nazarında bir iktidar gibi veya merkezi hükümetin temsilcileri gibiydi. Yeni Cumhuriyet, sadece dini değer ve sembollere savaş açmamıştı. Türk ırkına yapılan vurgu, Türk olmayan diğer milletlerin dışlanması, anayasaya Türkçe’nin resmi dil olarak konulması, Kürdistan’daki her hak arayışına ‘bölücü, yıkıcı ve işbirlikçi’ yaftasının vurulması aksü’l-amel yapar. Azadi Hareketi gibi bazı örgütlenmeler ve çalışmalar ‘Kürt ve Kürdistan’ vurgusuyla öne çıkarlar. Kurtuluş mücadelesini birlikte vermiş ve Lozan’a birlikte gitmiş iki ulustan birinin gözden çıkarılması ve kafatasçı bir zihniyetle hareket edilmesi merkez ve taşrada hem taraftar hem de muhalifler oluşturur. Bir taraftan eski imtiyazlarını kaybetme endişesi içinde olan yerel yapılar, diğer yandan ümmeti temsil eden hilâfet makamının ilgası Müslüman birçok coğrafyada yankı uyandırdı. (devam edecek.)
İbrahim Dağılma

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS