İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Âlim, amil, mücahid ve şehid bir rehber: ŞEYH SAİD -3-

2020-04-01
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

“…Mücahitlere İslam şeriatının sınırları içerisinde hareket etmelerini tavsiye ederim. Müslümanların mallarını talan etmekten kesinlikle uzak dursunlar. Eğer zaruret hali olur, zor durumda kalınırsa, ödeme vesikası vermek şartıyla ambarlardan gerekli erzak alınabilir. Daha sonra alınan miktar kadar mal ya da karşılığı olan para o kimselere ödenir…” (Şeyh Said’in 15 Mart 1925’te, kardeşi Şeyh Abdurrahim’e yazdığı mektuptan)   Şeyh Said Efendi, dünyevi ve uhrevi açıdan örnek bir şahsiyet inşa etmiş ve toplumsal bir kabul görmüştü. O, yakın çevresinde aşiret kabile, köylü şehirli, genç ihtiyar kim varsa hemen hemen her yönüyle herkesin teveccüh ve itibarını kazanmıştı. Dini dünyevi, kişisel ve toplumsal meseleler, kavgalar ve çatışmaların akla gelen ilk çözüm mercii oydu. Seyyid olduğu yönündeki rivayetler, evlilik yoluyla Çanlı Şeyh Ahmet ve Cibranlı Halid’e akrabalığı, bilgi birikimi, ticaret dehası ve ileri görüşlülüğü onun bu sosyal rol ve statüsünü pekiştiriyordu. Şeyh Said Efendi, ‘Kavmin efendisi, ona hizmet edendir.’ Hadis-i şerifi doğrultusunda hareket eden âlim ve amil bir öncüydü. O, içinde yaşadığı toplumun acı sevinç, hüzün neşe, sıkıntı ferahlık gibi her şeyiyle ilgiliydi. Sosyal hayat, dini atmosfer, siyasi gidişat, ekonomik durum ve eğitim şartları gibi toplumsal her alanda aktif ve öndeydi. Şeyh Said, insani münasebetler ve toplumsal dayanışma adına ev konak, mezra köy, kasaba şehir ayrımı yapmadan giderdi. Burada âlimler, beyler ve halk ile ilmi mülahazalar, siyasi istişareler ve durum değerlendirmeleri yapardı. Diyarbakır’a geldiğinde iki yer -Mesudiye Medresesi ve Cemil Paşazade’lerin konağı- bu minvalde onun uğrak yeriydi. Cemilpaşa ailesi o günün siyasi nüfuzu adına önemli bir aileydi. Kürt ve Zazaların hem dini hem de aidiyet yönüyle yaşadığı zorluklar, çektikleri eziyetler göz önüne alınınca Şeyh Said Efendi’nin bazı siyasi kişiler ve yapılar ile görüşmesi ve hatta bazı mutabakatlar gerçekleştirmesi doğaldır. Siz, bir toplumda yaşayacaksınız ve toplumun sosyal, siyasi ve ekonomik ilişkileri doğrultusunda farklı kulvardaki insanlarla diyalog ve görüşme içinde olmayacaksınız! Bu mümkün değildir. Medine İslam devleti şartlarında Peygamberimizin (s.a.v) Medine Vesikası bu tür ilişki ve yaklaşımları anlamada önemli bir uygulamadır. Şeyh Said’in Cibranlı Halit’le akraba olması, Cemilpaşa ailesinin tarikat yoluyla ona mürit olması, siyasi şartlar ve sosyal travma bazı diyalog ve ilişkileri anlama adına önemlidir. Şeyh Said Efendi, gittiği yerlerde gözü ilk önce ilim talebesi olabilecek kişilerde olurdu. Zeki ve kabiliyetli çocuk ve gençler dikkatini çeker, onların medresede ilim tahsili için çabalardı. Böylesi talebelere eğitim imkânı sağlar ve onların iaşesini bizatihi üstlenirdi. O, gelecek ve umut vaad eden talebeleriyle bire bir ilgilenir, birçok kitabı ezberlemelerini ister, ihtisas talebelerinin derslerini bizatihi verirdi. Onun talebeleriyle ders kürsüsünde ele aldığı konuların başında ‘devlet, cihad, tebliğ, ahlak ve infak’ gelirdi. Toplumsal hayat, sosyal yaşam gibi düsturların iyice bilinmesi, analiz edilmesi adına İbn-i Haldun’un "Mukaddime" isimli eserin ders olarak alınması icazet ön şartıydı. Güzel bir ahlak örneği olan Şeyh Said, elinden geldikçe şahsi işlerini görür, bu noktada başkasına yük olmamaya ve eziyet vermemeye çalışırdı. Güzel giyinmek, eşyasını temiz tutmak, insanlara hikmetle yaklaşmak ve yumuşak davranmak, sabah namazından sonra tefsir okumak, akşam namazından sonra hatme-i hacegan yapmak, halkın sorunlarını dinlemek, insanlara bizatihi veya halifeleri aracılığıyla vaaz u nasihatte bulunmak onun bu güzel ahlakına delalet eden günlük işlerinin birkaçıdır. Şeyh Said Efendi, sadece Müslümanlar için önemli ve el üstünde tutulan bir öncü değildi. Onun yaşadığı coğrafyada ve kader birlikteliği sürdürdüğü memlekette yaşayan herkes ona değer verir, hürmet gösterir ve sözüne kulak verirdi. Şeyh Said Efendi, insani ilişkileri ve muhataplık yönüyle örnek bir şahsiyettir. O, herkesle aynı üslupla konuşmazdı; insanları muhatap alırken onların yaş, cinsiyet, mevki ve kapasite gibi durumlarını dikkate alırdı. Muhatabın ilgisi, bilgisi ve endişesi sohbeti belirleyen önemli bir etken olurdu. Şeyh Said Efendi, feraset ve kabiliyetiyle Müslümanların; hakkı esas alan ve adaleti önceleyen tutumuyla da Ermeni ve Alevilerin sevgisini kazanmıştı. O, Şafii Hanefi, Sünnî Alevî, Ermeni Süryani demeden insanların dertlerini dinler, sabırla onlara kulak verir, insan psikolojisini önemser ve çözümleri doğru ve haklıdan yana üretmeye çalışırdı; bu sebeple herkes tarafından sevilip sayılan, nasihat ve tavsiyelerine değer verilen bir âlimdi. Dünya geçimi, ekonomik gelişmişlik ve toplumsal yardımlaşma için ticaret önemli bir uğraştır. İslâm’da, ticaretin temeli doğruluk, dürüstlük, birey ve topluma hizmet anlayışı üzerine kurulur. İslam, ticaretle uğraşan bir Müslümandan bu ölçülere uymasını bekler. Ticaretle uğraşan âlim ve lider pozisyondaki biriyse toplumsal örneklik ve önderlik adına bu ilkeler daha bir önem kazanır. “Veren elin alan elden üstün olduğu” hadisi bilinçli Müslüman tüccarlar için hep bir düstur olmuştur. Şeyh Said Efendi ve ailesi, Kürdistan’ın aynı zamanda zengin tüccarlarıydı. O dönemin ticaretinde koyun yetiştiriciliği öne çıkmaktaydı. Sürü sahibi olmak, zenginlik için önemli bir alametti. Hata babam bile o dönemde sürü sahiplerinin el üstünde tutulduğunu, zengin olarak kabul edildiğini söyler ve kendilerinin de bir dönem önü gözüken ama arkası gözükmeyen keçi sürülerinin olduğunu anlatmıştı. Şeyh Said ve ailesi bu yönüyle zengin ve varlıklı bir aileydi. Onların koyun sürüsü değil sürüleri vardı. Ve sürüleri için yüzden fazla ücretli çoban çalışmaktaydı. Koyun üreticiliği ve ticareti maddi anlamda ailenin birincil gelir kaynağıydı. Şeyh Said Efendi koyunlarını yaz sıcaklığında Bingöl, Hınıs, Tekman ve Varto gibi yerlerde serin yaylarda otlatır, sonbahar gelince koyunların satılması için İran, Musul, Kerkük, Halep ve Şam’a kadar bir pazar güzergâhı oluşurdu. Onun ticaretinde dört şeyin hesabı dakik işlerdi:
  1. Bir sonraki ticari yıl için sermaye,
  2. Ailesinin ve medreselerinin iaşesi,
  3. Kar zarar durumu ve
  4. Malının zekâtı.
Onun nüfuz alanındaki halk da mallarının zekât ve öşürlerini Şeyh’e teslim ederdi. 93 Rus Harbi’nde Hınıs yöresinde şiddetli bir kaht u gala vardı. O, gözünü kırpmadan kıtlık döneminde ticaret malını Medine’nin fakirlerine hibe eden Hz. Osman gibi cömert davranmış, 400 çift öküzü ve 10 bin teneke buğdayı halka hibe etmiştir. Yine Şeyh Said Efendi’nin kıyamdan önce on binlere varan altını vardı. Mahkeme ifadelerinden öğrendiğimiz kadarıyla Şeyh Said kıyamının maddi kaynakları dış destekli değil, 5 bin civarındaki kendi altınlarıdır. Şeyh Said ve kardeşlerinin ticaret amacıyla gittiği İran, Irak ve Suriye’ye gidiş ve gelişler aynı zamanda ‘bölge insanını tanıma, sosyal problemleri yerinde analiz etme ve güçlü dostluklar oluşturma, siyasi bir nüfuz oluşturma’ gibi bireysel ve toplumsal faydalar sağlıyordu. Kıyamın başlangıcında kullanılacak silahların finansmanının Halep’e götürülüp satılan sürülerin gelirlerinden olması ailenin zenginliğine ve siyasi nüfuzunu gösterir. Şeyh Sait, ilerleyen yaşlarda ticaretle ilgili işlerini büyük oğlu Şeyh Ali Rıza’ya devreder; çünkü o hem ilmi çalışmalar ve toplumsal meselelerle daha fazla meşgul olmak istiyor hem de Cumhuriyet adında yeni bir devlet/rejim kurulmuş ve buna bağlı olarak inisiyatif almayı gerektiren bir zemin oluşmuştur. İdari olarak Osmanlı’nın bakiyesi olan bu yeni devlet, yönetim ve şekil olarak Batı’yı örnek alır. İslami ve örfi olan tüm kurum ve uygulamalara kısıtlama ve yasaklar getirir. Bu yeni gelişmeler karşısında Şeyh Sait Efendi, âlim, amil ve liderlik vasfının getirdiği endişe ile sorumluluk alması gerektiği inancındaydı. Seyahatler, Şeyh Said Efendi’nin hayatında önemli yer tutmuştur. Seyahat, farklı kültürleri, iklimleri ve insanları tanımak açısından önemli bir faktördür. Onun seyahatleri ‘ilmi, istişari ve ibadi amaçlı’ seyahatlerdi. Şeyh Said Efendi, 6 kez hac ibadeti için mukaddes topraklara gitmiştir. Hac ibadeti için gittiği seyahatlerde ilim tahsilini elden bırakmazdı. Öyle ki 1903 yılında Hac ibadeti için Hicaz’a gittiğinde altı ay boyunca hadis eğitimi ve dersleri almış. Bir ayı aşan bir imtihan sürecinden sonra hadis alanında icaze almış ve muhaddis olarak Kürdistan’a dönmüştür. Nakşibendi tarikatının Mewlana Halid geleneğinin postnişini olduğu için tasavvufi etkisi Kürdistan’dan İstanbul’a, Bağdat’tan Hicaz’a kadar uzanan bir alanı kapsamaktaydı. Bu sebeple çoğu seyahatleri de ilmi, siyasi ve toplumsal sohbetler; İslam âlimleri ve mütefekkirleriyle istişari bir netice verirdi. Şeyh Said Efendi, hac dışında da sık sık ilmî seyahatlerde bulunur, değişik İslam ülkelerini ve Müslüman coğrafyaları gezerek buradaki İslam âlimleri ve mütefekkirlerle istişare eder, ilmî, siyasî ve içtimaî sohbetler yapardı. Hindistan, Özbekistan onun seyahat ettiği ülkelerdendir. Bu iki ülkede Dehlev’de Mewlânâ Halid’in şeyhi Şeyh Abdullâh Dehlevî’nin kabrini ve Buhara’da Şâh-ı Nakşıbendî’nin türbesini ziyaret etmiştir. Şeyh Said; İran’a yaptığı ziyaretlerde Şii âlimlerle de görüşür ve onlarla ‘ümmet, vahdet ve İslam kardeşliği’ gibi konularda istişare eder; ama asla tartışmacı, mutaassıp bir tavır içine girmezdi. Şeyh Said Efendi’nin düşünce, dert ve endişe ufku yaşadığı coğrafyada tüm ümmet coğrafyalarına, fertlerden topluma, ibadetten siyasete kadar geniş bir daireyi kapsamaktaydı. Osmanlı başkenti İstanbul’a gidince Osmanlı’nın gerileme sebepleri, İttihat ve Terraki anlayışı, savaşlar gibi siyasi ve güncel meselelere dair bilgi edinir, fikir alış verişinde bulunur, gazeteleri takip ederdi. Hınıs’ta ikamet ettiği dönemde dahi güncel ve gündeme yabancı kalmamak için İstanbul’dan gazete getirtirdi. Şeyh Said gibi her yönüyle velud âlim, öncü ve amil bir insanı sadece kıyam öncesi ve esnasını kapsayan 1924 ve 25 tarihlerine sığıştırıp yazmak, çizmek ve değerlendirmek insaf ve izana sığmaz. İki yıllık bir başkaldırı süreci içinde ona, onun 58 yıllık hayatı göz önünde olduğu halde şahsiyetine uymayan iftira, itham ve tezyiflerle ‘İngiliz ajanı, siyaset ve askeri hareket yeteneği olmayan, Kürtçü’ ilan etmek tek kelimeyle seviyesizlik ve iş bilmezliktir. Bir adam düşünün! Kürdistan gibi ‘ulaşım, iletişim, ekonomi ve eğitim’ yönüyle kıt imkânlara sahip bir coğrafyada yaşıyor; ama medreseleriyle etrafını ilimle ışıtıyor, günlük gazeteleri takip edecek kadar iletişim imkânlarını zorluyor, zenginliğiyle fakir fukaraya umut oluyor; Diyarbakır’dan İstanbul’a, Kürdistan’dan Hindistan’a uzanan bir hat üzerinde insani ilişki ve diyaloglar geliştiriyor. Gencinden yaşlısına, bilmeyeninden bilenine, tanıdığından yabancısına kadar insanlar onun kapısını aşındırıyor, ona danışıyor, ondan meselelerin çözümü için uğraş istiyor. Kürt ve Zazaların hem aidiyetleri hem de inançları yönüyle II. Murat’tan bu yana yaşanan sıkıntılarını biliyor ve buna dair sorumluluk alıyordu. Böylesi bir adam veya adamlara gerçekten bugün ne kadar ihtiyacımız var, daha iyi anlaşılır. Şii Sünni, Kürt Türk çatışması; Suriye, Libya, Yemen ve Kudüs gibi kangrene dönmüş işgal, zulüm ve dram dolu coğrafyamız Şeyh Said gibi âlim ve rehberlerden yoksunluğu iliklerine kadar yaşamıyor mu? O öyle bir âlim ve rehberdi ki sahih İslam düşüncesine ters düşen ‘Tekfirci, Vahabi ve Rafızi’ her türlü ifrat ve tefrite karşıydı. O, saray dalkavuğuna dönüşmüş baş sallayıcı âlimlerden imtina ederdi. Muhammedi ve Kur’ani bir çizgide tevhidi İslami bir anlayışı yaşar, tebliği eder ve savunurdu. Şu örnek onun çizgisini anlama açısından önemlidir: “Seyyîd Ali, Hicaz’da ikamet eden ve Enqawî seyyîdlerinden olan bir zattır. Bir gün Şeyh Said Efendi’yi ziyarete gelir. Şeyh Said, O’nu Varto’da karşılar ve Hınıs’a getirir. Seyyîd Ali, bu misafirliği esnasında bir gün Hınıs Camiî’nde vaaz verir. Bu vaazında halka Vahhabî fikirleri ve tekfirce düşünceleri empoze etmeye çalışır. Şeyh Said Efendi, bunu duyunca hem üzülür hem de öfkelenir. Seyyid Ali’yi yanına çağırtır ve ona bu tür fikirleri anlatıp anlatmadığını sorar. O da bunu tasdik edince Şeyh Said Efendi onu uyarır ve der ki: ‘Sen seyyidsin, senin söylediklerini bu halk önemser; onların düşüncelerini sulandırmaya hakkın yoktur,’ der. Birkaç kişiyi onun yanına verir, onu ata bindirir ve ve Hicaz’a geri gönderir.” (devam edecek.)
İbrahim Dağılma

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS