Bundan böyle asıl imtihan Kabil’in çocuklarından uzak kalmaktı. Çünkü Hz. Âdem (a.s) gibi bir yol göstericiden uzak kalan bu nesil, yeryüzünün ovalık kesimlerine dağılıp, zevk ve sefa peşinde koştular. Bin yıl sonra Hz. İdris (a.s) haykırdı ilahi mesajı onlara. Bundan dolayı Âli bir makama yükseltilmişti. Fakat insanlar daha şirki bilmiyor, sadece Kabil’in neslinin kadın-kız ve erkeklerin iç içe yaptığı eğlence seansları, nesli ifsad tohumları ile uğraşılıyordu.
Derken insanlar yavaş yavaş Allah’ın hududuna girip, ilahlar edindiler. Artık sadece insanların hukukları ihlal edilmiyor, tek olan Allah`a şirk koşarak yeni ifsad kapıları açılıyordu. Hz. Nuh (a.s) sahneye çıkıp, haykırdı insanlara vahyin terbiyesini, Rabbin mürebbiliğini hatırlattı. Onlara gelin tek olan Allah`a iman edin dedi. Ancak kâfir topluluğun iman etmeye niyeti yoktu. Hz. Nuh (a.s) kurtuluşları için her ne kadar gemi inşa edip, onları gemiye davet ettiyse de, seksen kişilik saadet ashabından başka gemiye binen olmadı. Allah`ın arzında, Allah`a isyan edilip, Aziz Peygamber’i ile alay ediliyordu. İlahi mesaja kulak tıkayanlara, Allah tandırdan başlayarak su afetini gönderdi. Bir o yana bir bu yana kaçıştılarsa da artık kurtuluş yoktu.
Sonra Hz. Hud (a.s), Ad kavmine haykırdı ilahi davayı... Ama onun da kavmi kulaklarını tıkayıp, inkâr yolunu seçti. Cüsseli bedenlerine güvenip, Hz. Hud (a.s) vasıtasıyla Allah`a isyan mesajları yolluyorlardı: "Ey Hud! Rabbine söyle, bahsettiğin azabı üzerimize göndersin de bir omuz darbesi ile o azabı geri çevirelim." diyorlardı. Kuvvetli ve güçlü yapılarını zulüm aracına dönüştürmüşlerdi. Yollarda rastladıkları mustazafları, bir omuz darbesi ile yere indirdiklerinden, Allah`ın azabını da bir omuz darbesi ile geri çevireceklerini zannediyorlardı. Ve Allah onlardan yağmuru kesti. Gelen ilahı azap yavaş yavaş su bekleyenlere bir bulut olarak göründü. Halk kadın-erkek iç içe sevinç gösterisi yaparken, onları üzgün ve kederli bir gözle Hz. Hud (a.s) izliyordu. Aslında iman etseler bulut geri gidecekti. Ama Hz. Hud (a.s)`ı dinleyen yoktu. Çok az bir Mustazaf kesim hariç hemen hemen tüm Ad kavmi, gelen bulutun çıkardığı fırtına ile helak olup gitti.
Ama insanlık ders çıkarmıyordu. Yapılan tüm uyarılara rağmen iman edenler hep azınlıktaydılar. Gün geldi Semud kavmine Hz. Salih (a.s) iletti ilahi mesajı. Yanına Allah (c.c)`ın mucizevî devesini alıp, Semud’u uyardı. Fakat zulmeden müstekbirlerin, halkı ifsada sürükleyen fitnecilerin, toplumu heva ve heveslerine göre yönlendirenlerin durmak ve inanmak gibi bir niyetleri yoktu. Hz. Salih (a.s)`ın mucizevi devesini öldürüp, tüm uyarılara kulaklarını kapattıkları o dehşet azabı hak ettikler. Bir ses dalgası yayıldı. Kulakları patlatan o ses ile helak oldular.
Sonra ceddimiz Hz. İbrahim (a.s) sahne aldı. Karşısında kendini ölümsüz olarak adlandıran Nemrud (Kürtçede “ne mır”: ölümsüz) vardı. Ateşe atılması pahasına haykırdı ilahi vahyi: Nemrut ve avanesi iman etmeyeceklerdi. Put kıran peygamber olarak tarihe geçen Hz. İbrahim`e ceza amaçlı büyük bir ateş hazırlandı. Ceddimiz Hz. İbrahim (a.s) meleklerin yardımını dahi kabul etmeyip, vahid olan Allah`a sığındı. O Allah ki, isterse; "Ey ateş İbrahim`e karşı serin ve selamet ol" (Enbiya/69) diyebilecek kudrete sahipti. Nitekim öyle oldu. Ateş o emirle ateşlik görevini yapmayıp, serin ve selametli oldu. Sonra Hz. İbrahim (a.s) hicret etti. Torunu Hz. Peygamber’in (sav) Mekke`den Medine’ye hicret edeceği gibi. Ceddimiz, annemiz Hacer ile kurbanlığı Hz. İsmail (a.s)’i bıraktı daha şehir olmamış Mekke’nin Zemzem’inin fışkıracağı yerine. Onlar yepyeni bir tarihin başlangıcı olmuşlardı. Öyle ki son Resul (sav) onların neslinden gelecekti. O Resul (sav) insanlığa bir tepeden seslenecekti.
Safa tepesi hazırlanmıştı kutlu davayı sunmaya. Aziz Peygamber (sav) bu tepeye çıkıp, mübarek sesiyle özelde Kureyş’e, genelde tüm insanlığa seslendi: “Kendinizi cehennem ateşinden kurtarınız.” Bu sesleniş Hz. Musa (a.s)’nın Tur dağından inerek Firavun’a seslenişi gibiydi. Firavun’un Kızıldeniz’de boğulması ile neticelenen bu çağrı, Ebu Cehil’in zulmünü Bedir kuyularında sonlandırdı.
İşte bu son Peygamber, ceddimiz Hz. İbrahim (a.s) torunu Hz. Muhammed (sav) idi. O gün öyle bir sesleniş ile seslenmişti ki, günümüzde dahi kulaklarımızda yankılanıyor. Allah o gür sedaya fırsat verdi. Medine hicretinin ardından Mekke’nin fethi geldi. Veda haccı ile fiziksel olarak bizden ayrılan o kutlu Resul (sav)’ün mirası iki maddeden ibaretti: Kur’an ve sünnet.
Sıddik olan Hz. Ebubekir (r.a) sımsıkı sarıldı o mirasa. Adalet timsali Hz. Ömer (r.a) zamanında, İslam ağacı insanlığa tüm olgunluğu ile meyvelerini sundu. “Ben cahiliye hayatımda bile zina yapmadım” diyen hayâ timsali Hz. Osman (r.a)’ın zamanı fitnelerin baş gösterdiği yıllardır. Yiğitliği dillere destan olan Hz. Ali (r.a)’nin payına fitneleri bastırmak düştü.
Gün geldi, Hz. Peygamber (sav)’in mirasına sahip çıkma işi, torunlardan bir torun olan Hz. Hüseyin (r.a)’a kaldı. Kendisini ve ehlini feda etme pahasına, dedesinin Kur’an ve Sünnet mirasının sahipsiz kalmayacağı mesajını tüm çağlara haykırdı. Kerbela çölüne dökülen o mustazaf kan, tüm dünya mustazaflarının sığınağı olacaktı.
Artık Allah (r.a) Resuller göndermeyecekti. Ama yeryüzünün sultanlarına, krallarına, imparatorlarına karşı mahrumların, gariplerin, mustazafların kıyamı devam edecekti. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk olsun.” emrine uyarak, ümmetin uyarıcıları daima bulundu. İnsanlar bu topluluklara uyup uymama noktasında imtihan edildiler.
İslam ümmetinin başına müstekbirlerin musallat olduğu demler yaşandı, hala da yaşanıyor. Buna rağmen Müslüman halk İslam’ı yaşamaya gayret etti. Onlar saraylarında eğlenceler tertip ederken, ahali medrese, tekke veya dergâhlarda İslam’ı tedris etti, yaşadı. Gönül elçileri belde belde dolaşıp Allah (c.c)’ın dinini yaymaya çalıştılar. Ribatlar ileri karakol vazifesi gören, tasavvuf ve cihadın bir arada işlev gördüğü mekânlar olarak fetihler gerçekleştiriyorlardı. Gerçekleşen fetihlerin ardından, gönül elçileri devreye giriyor ve kalplerin fethedilmesi için çalışıyorlardı. Allah (c.c)’ın mesajının ulaşmadığı yer kalmaması için; mustazaf halklar ile Allah arasındaki müstekbir engellerinin aşılması amacıyla, seher vakitlerinde secde eden, gündüzleri ise kılıç sallayan Peygamber âşıkları vazifenin getirmiş olduğu ağırlığı taşımaya çalıştılar.
Ama müstekbirler boş durmuyordu. Bazen Haçlı saldırıları şeklinde İslam ümmetine saldırdılar, bazen de Moğol kılıçları kesti mustazafları. Fakat Allah (c.c) bu ümmetten Selahaddin gibi komutanları esirgemedi. Buna rağmen 13. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş terk etmeye başladık sahneyi. Tarihimizdeki zamanın bir kısmına “Muhteşem Yüzyıl” deseler bile adımlarımız artık gerisin geriye idi. Tüm günah ve sevapları ile son İslami Devlet olan Osmanlılar, 1923’te tarih sahnesinden çekilince her yanımızı müstekbirler sardı. Üstelik bu zalimlerin isimleri de bizimkilerle aynı idi. Bazen Humus’ta, bazen Hama’da bazen de Halepçe’de toplu kıyımlarıyla gösterdiler yüzlerini mustazaf halklara.
O Resul (sav)’ün aşkını kalbimizden söküp atmak için durmadan çalıştılar. Yayınladıkları kitap ve karikatürleri ile kutsallarımızı yerle bir etmek istiyorlardı. Kabil’in çocukları gibi kadınlı-erkekli eğlenceler ile meşgul edip, bayağı heveslerin müptelası yapmanın derdi içinde idiler. Fakat unutturulmaya çalışılan o sevdayı tekrar Safa tepesindeki gür seda ile meydanlardan haykıranlar hesaba katılmamış gibidir. Bu ses ilk önce bir karikatür karşı nebevi bir sevdası ile Diyarbakır İstasyon meydanından haykırılmıştı. Tahrir, Adeviye derken kutlu sevda tüm meydanlardan yükselmeye başladı.
Resul (sav)’e olan sevdamızı dört duvar arasına haps edememiştik. Diyarbakır İstasyon ve Newruz, Batman Otogar, Adana İstasyon, İstanbul Kazlıçeşme gibi alanlar müstekbir hesapların tutmadığı meydanlardı.
Kutlu meydanlar kutlu sevda ile yankılanıyordu artık.
Mehmet Emin Özmen / İnzar Dergisi – Nisan 2014 (115. Sayı)
Mehmet Emin Özmen