Bu insanların doğumu mucizelerle doludur. Bu kutlu doğumlar daha gerçekleşmeden zalimlerin paçaları tutuşmuş, telaşları başlamıştı. O günün zalim kralları, saltanatlarının yıkılacağına dair tuhaf tuhaf rüyalar görmeye başlamış ve kâhinlerin verdiği tabirlerden yola çıkarak henüz daha doğmamış çocuklara (gelecek olan peygambere) düşmanlıkları başlamıştır.
Nitekim İbrahim aleyhisselam daha dünyaya gelmeden Nemrut denen zalim, bu türden rüyalar görmüş ve kâhinlerin yol göstermesiyle o yıl doğacak tüm erkek çocukların katledilmesini emretmişti. Ama ilahi takdir bir şeyi irade buyurduğu zaman bu gibi tedbirlerin bir anlamı olmaz. Dilerse onu Nemrud’un en yakını, baş veziri Azer’in evinde yetiştirir ve hem onun hem de Azer’in başına musallat eder.
Evet, İbrahim aleyhisselam Azer’in oğlu olarak onun evinde yetişip büyüdü. Ama suları hiç aynı kanaldan gitmedi. İbrahim ne kadar ona yumuşak üslup kullandıysa, hikmetle ve güzel nasihatle hidayeti için dua ettiyse de Azer’in büyüklük ene’si ağır bastı. Dinlemek bile istemedi. Bilakis Azer’den hep azar işitti, tehdit duydu. Ve nihayetinde yolunu ayırmak zorunda kaldı. Çünkü Azer’in tepkileri çok sert, sözleri çok ağırdı:
“Ey İbrahim! Sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (onları kötülemekten) vazgeçmezsen yemin olsun ki seni taşlayarak recmedeceğim. Uzun bir süre benden uzak ol (gözüme gözükme) dedi.”
“İbrahim: ‘Sana selam olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana çok lütufkârdır. Ben sizden de Allah’tan başka çağırdığınız şeylerden de ayrılıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Rabbime yalvarmakla bedbaht olmayacağımı umuyorum’ dedi” (Meryem: 46-48)
Musa aleyhisselamın doğumu ve hayatı da aynen öyledir. Azgınlar azgını Firavun bir rüya görür, bunu tabir eden kâhinler: “Bu rüya, İsrailoğullarından çıkacak bir çocuğun senin saltanatına son vereceğine işarettir” dediler. Bunun üzerine Firavun, o yıl İsrailoğullarından doğacak tüm erkek çocukların doğar doğmaz kılıçtan geçirilmesi talimatını verdi. Ancak o da ilahi takdirin önüne geçemedi. Allah (c.c), Musa’nın anasına gönderdiği bir vahiyle babadan yetim doğan Musa’yı bu tuzaktan kurtardığı gibi delikanlılık çağına kadar da bizzat Firavun’un evinde yetişip büyümesini sağladı. Sonra mahkûmiyet, hicret, çobanlık, çile ve mücadele…
Hazreti İsa’nın doğumu ise çok daha farklıdır. O, babasız olarak Allah’ın bir mucizesi, Allah’ın hazreti Meryem’e ilka eylediği bir kelimesi olarak dünyaya geldi. O, baba nedir? Babalık şefkati nasıl bir şeydir? Hiç bilmedi ve görmedi. Ama daha kundaktayken konuşmaya başladı. Ona olan düşmanlıklar da o andan itibaren başladı. Allah katına kaldırılıncaya kadar Yahudi kıskançlığı bir gün olsun Onun başını rahat bırakmadı.
Hakeza peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselam da Yahudi bilginlerin, Arraf ve kâhinlerin takibinden kurtulamadı. O doğmadan Onun haberlerini yayarak şeytan taifesini ona karşı bilemeye ve kışkırtmaya çalıştılar. Onun doğduğu gece, yeryüzünde acaip ve garaip şeyler yaşandı. Sava Gölü kurudu, Semave Vadisi sel suları altında kaldı, Kisra’nın sarayından 14 şerefe düştü, Kâbe etrafında döşenmiş putlar yüzüstü devrildi, kâhinlere gök haberlerini dinleme yolu kapandı ve şeytan aleyhillane başına toprak saçarak ayu vay etmeye, feryadu figan koparmaya başladı.
Bütün bunlar, zulüm ve cehaletin hüküm sürdüğü kapkaranlık bir dönemin kapanması; huzur ve saadetin, barış ve adaletin hâkim olacağı nurlu bir devrin geleceğini müjdeliyordu. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kâhinler istediği gibi bilgi hırsızlığı yapamayacak, putların arkasına sığınan putçular yığınları kandıramayacaktı. Çünkü zihinleri aydınlatan Muhammed’in güneşi doğuyordu. Hiçbir karanlık dönem, hiçbir cahili yöntem bu nurlu güneşin doğuşunu engelleyemezdi. Gün geçtikçe Ahmed’in güneşi parladı ve hala da parlamaya devam ediyor.
Peki, neden peygamberlerin doğumu böyle sancılı ve çileli oluyor? Neden yetimlik, çobanlık ve hicret onların hayatlarının bir parçası haline geliyor? Neden onlar dünyaya gelmeden onlara karşı birileri telaşa giriyor. Ve düşmanlığa başlıyorlar? İşte bütün bu soruların cevabını aşağıdaki maddelerde bulmaya çalışalım:
1- Dünyaya gelen her peygamber eğer bir Risalet ocağında dünyaya gelmemiş, yani bir peygamberin oğlu değilse yetim olarak dünyaya gelmesi onun için bir rahmettir. Risalet mesleğini bilmeyen, anlamayan ona babalık yapamaz. Zira her baba kendini, evladının büyüğü olarak görür. Dolayısıyla ondan nasihat almak değil, kendini nasihat makamında görür. Bu ise Risalet makamına münafidir. Çünkü peygamber tek yerden mesaj alır ve onunla nasihat eder.
Peygamberin karşısına böyle bir engelin çıkması yani en yakınından birinin kendisini tanımaması, Risâlet’ini yalanlaması onun için büyük bir sıkıntıdır. Nitekim yukarıda da görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, bunu babası Azer’e anlatamadı. Yine peygamberimiz aleyhissalatu vesselam amcası Ebu Talib’e anlatamadı. Ebu Leheb’e ise hiç anlatamadı. Hatta İbrahim aleyhisselamın Azer’den azar yediği gibi peygamberimiz de hep azar işitti, ihanet gördü.
Hem peygamberler yetim olmalıdırlar ki yetimlerin, zayıfların ve kimsesizlerin halini anlasın, onlara sahip çıksınlar, onların sığınağı olsunlar.
2- Peygamberler, deruhte ettikleri Risalet davasını emir olundukları gibi yaşamak ve tebliğ etmekle mükelleftirler. Onlar için vatan, davalarının yaşandığı yerdir. Dolayısıyla davalarını yaşayamadıkları, tebliğlerinin engellendiği yeri terk etmeleri, hicret etmeleri gerekir. Tebliği engellenen hiçbir peygamber yoktur ki hicret etmiş olmasın.
Nitekim Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, kendisine gelen vahiy meleğini Varaka bin Nevfel’e anlatınca, Varaka, “… Kavmin seni buradan çıkaracağı zaman sağ kalırsam Sana yardım edeceğim” demişti. Peygamberimiz: “Kavmim beni buradan çıkaracak mı?” deyince Varaka, “Evet, Senin bu davanı yüklenen biri yoktur ki, memleketinden sürülmüş olmasın” dedi.
3- “Koyun gütmeyen bir peygamber yoktur.” Hayvanların en masumu, en savunmasızı koyundur. Kendini savunacak ne keskin dişleri ne tırnakları ne de boynuzları var! İşte peygamberlerin merhamet ve şefkat duyguları, böylesine savunmasız bir mahlûkun çobanlığını yapmakla gelişmelidir ki ileride kendisine sığınacak zayıf insanlara sahiplik etsin, onlara yöneticilik yapsın, onları zalimlerin zulmünden korusun. Çünkü peygamberin ilk tabileri her zaman zayıflar olmuştur.
4- Peygamberlere ilk itiraz eden ve yalanlayanlar her zaman saltanat sahipleri, mal mülk sahipleri, ilim ve kehanet sahipleri olmuştur. Bunları biraz daha somut ifadelerle anlatırsak saltanatın sembolü olan “Firavun”, sermayenin sembolü olan “Karun” ve dinfıroşluk yapan “Belam” tiplerdir. Çünkü bu her üç kesim de halkları kendi menfaat ve çıkarlarını koruyacak tarzda politize etmiş ve kendilerinin uygun gördükleri döngüler çerçevesinde hayatlarını şekillendirmişlerdir. Peygamberler ise gelir gelmez insanların hayatlarına ve inançlarına müdahale ederek tevhide aykırı ne varsa kaldırıp yepyeni bir hayat modelini, bir inanç sistemini sunmuşlardır. Elbette bu da Ali Şeriati’nin tabiriyle “bu şeytan üçgeninin” işine gelmez. İşte bu sebepten dolayı peygamber daha dünyaya gelmeden onların telaşı başlamış ve tedbirler geliştirmeye çalışmışlardır.
Ama onların tedbirleri varsa Allah’ın da tedbiri vardır. Allah tedbir alınca onların korktuğu işi bizzat kendi elleriyle hazırlayıverir ki onların ruhu bile duymaz. “Onlar bir tuzak kuruyorlar, Allah da bir tuzak kuruyordu. Şüphesiz Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Enfal: 30)
Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Nisan 2013
Mehmet Şenlik