Normalde örgütler güçlendikçe, taban buldukça uluslararası platformlarda daha fazla yer buldukça gayeleri daha fazla netleşirken PKK’ninki ise tam tersine güçlendikçe, etki alanı genişledikçe kuruluş felsefesinde ortaya konan asıl gaye giderek flulaştı, hatta anlaşılmaz bir noktaya vardı.
Devlet mi istiyor? Hayır! İstemiyor mu? Belli değil!
Kürtlerin ezilmişliğinden beslendiği biliniyor. Kürtlerin birliğini-dirliğini mi istiyor? Hayır! Kürtlere yıllar boyu eziyet çektiren güçlerden hesap mı soruyor? Belli bir zamana kadar evet! Şimdi ise “Demokratik dönüşüm” sloganları eşliğinde zorba yönetimlerin kuruluş felsefesine yoğunlaşıyor.
Kendi otoritesini kabul etmeyen Kuzey Kürtlerine karşı Kemalistleşiyor; Rojava Kürtlerine karşı Baaslaşıyor; Güney Kürtlerine karşı ise Kemalizm/Baasçılık karışımı hasmane duygular geliştiriyor.
Açıkçası amacından uzaklaşan örgüt, güç odaklarının manevra alanına dönüşen bölgesel alandaki araçsal fonksiyon icrasına dönük tipik bir örnekleme sergiliyor. Güç dengelerine göre ilişki geliştiriyor, ittifaktan ittifaka koşuyor, bölgesel bazdaki güç çelişkisinden istifade etmeyi stratejik çıkarsamalar olarak okuyup Kürt halkı dışında zamana ve zemine göre mavi boncuk dağıtmakla meşgul oluyor.
Belki de amaçtan cayıp araçsal fonksiyona dönüşmesinin sonucu olarak “Önderlik” makamı farklı rotalar çiziyor, siyasi kanatlar farklı telden çalıyor, askeri kanat bambaşka seslerle ortalığı çelişki yağmuruna tutuyor.
Mesela Kuzey Kürdistan’da ne işle uğraşıyor? Kimleri hedef seçiyor? Kürtlük iddiası, Türk Solu’ndan kalma eski köhne zihniyetle bütünleşme sevdası Kürt halkının hangi çıkarına hizmet ediyor? Eski komünist duygu zaafiyetine yenik düşerken Kürt halkının inançlarını ne derecede önemsemiş oluyor?
Aynı durum Güney Kürdistan’a bakışında da ortaya çıkmıyor mu? Güney Kürdistan’daki yapıyı herkes gibi elbette bazı yönleriyle eleştirme hakkına sahiptir. Ancak Güney Kürdistan’la ilişki biçimini düşmanlık üzerine oturtmak başkaları için “Kürt düşmanlığına” denk düşüyorsa, PKK için farklı bir anlama tekabül etmese gerek. Yapılan düşmanlığın ideolojik boyutları olsa da aslan payı bölgesel bazda giriştiği kirli ittifakların sonucu değil midir?
Ama en ibretlik olanı da Rojava’da Rojava üzerinden takındığı tavır olsa gerek. Rojava’da bahşedilen konumu “Devrim-özgürlük” jelatinine sarıyor. Orada farklı yapılar bünyesindeki Kürt halkına Baasçı politikaların her türlüsünü dayatıyor. Bununla da yetinmiyor, Rojava’yı hem Güney Kürdistan karşısında hem de Kuzey’de özellikle İslami yapılara karşı bir silaha dönüştürmenin gayretlerini sergiliyor. Kürtlük adına mı deseniz, uymuyor. O halde kimin ajandasına göre hareket ediyor, kimleri memnun etmeye çalışıyor, kimlerin hesabına nüfuz casusluğunu yürütüyor?
Şu anda tüm ağırlığını Rojava’ya vermiş durumda. Rojava’da ilk başta sadece diğer Kürt gruplarını sindirmekle meşgulken Suriye sahasında ters dönen rüzgârla birlikte diğer silahlı gruplarla da bir çatışma sürecine girdi. Şam yönetiminin silahlı muhaliflere karşı ilerleme pozisyonuna girmesiyle eş zamanlı başlayan “Rojava’yı özgürleştirme” hamlesi, tabii ki Rojava’ya özgü dinamiklerle açıklanamazdı.
Köylerde veya ufak tefek yerleşim birimlerinde Nusra ve benzeri örgütlerle “Devrim” çatışmasına girişirken önemli şehirlerin merkezlerinde halen Şam idaresine bağlı bürokrasinin yönetimde olması, sevk ve idarenin Şam’dan kontrol edilmesi, memur maaşlarının bile Şam yönetimince ödenmesi, havaalanlarının halen merkezi yönetimce lojistik üs olarak kullanılması gibi faktörler acaba “Devrim” denen olgunun neresine düşüyor?
Elbette kimin kimle ve neyin karşılığında ittifak kuracağı, kendi sorunu… Ancak Şam yönetimiyle apaçık yapılan ittifakın özenle saklanarak “Devrim” diye pazarlanması, “Devrim” hülyalarının Kürdistan’ın diğer parçalarına kaos ve düşmanlık olarak pazarlanma girişimleri, kirli ittifakı saklama telaşı olduğu kadar, “Devrim” denen yanılsamanın gizli kodlarının ifşa olmasından duyulan tedirginliğin de sonucudur.
Belli bir aşamadan sonra hem Suriye içerisinde hem de Suriye’nin Dostları ittifakı arasında El Kaide bağlantılı gruplara karşı tasfiye operasyonuna dönük zımni bir işbirliğinin ortaya çıkmasıyla beraber Suriye’nin iç bölgelerinde ordu ve belli başlı muhalif gruplar harekete geçerken Kürt bölgesinde de bu görev, PYD/YPG’ye tevdi edildi. Söz konusu El Kaide bağlantılı gruplar olunca Suriye’nin daimi müttefiklerinin yanı sıra Suriye’yi karıştırdıktan sonra amaçlarına ulaşamayan tüm güçler, bu tür operasyonların arkasında durdu.
Bu durum, her ne kadar PKK ve bileşenleri tarafından “Devrim” diye piyasaya sürüldüyse de Beşar Esad’ın geçen ay Türk medyasına yansıyan röportajında PYD’nin yaptıklarını “Vatan savunması” olarak zikretmesi, “Devrim” ile “Vatan savunması” arasındaki ince çizgiyi idrak edebilenler açısından hayli aydınlatıcıydı.
Esad’ın “Vatan savunması” diyerek övdüğü “Rojava devrimi”nin bir başka kamburu ise Til Koçer’de yaşanan çatışmalar sonucunda buranın YPG’nin eline geçmiş olması idi. Til Koçer, aynı zamanda Irak merkezi yönetimi topraklarına açılan sınırda olması ve geçişlerin yapıldığı sınır kapısını barındırması açısından önemliydi. Türkiye ve Güney Kürdistan’la yaşadığı sorunlardan dolayı kapalı tutulan sınır kapılarına karşın Til Koçer/Yarubiye sınır kapısı PYD için oldukça stratejik bir anlam ifade ediyordu. Bu nedenle Til Koçer üzerinden “Devrim” vurgusunda artış yaşansa da asıl devrimi yaşayan Şam ve Bağdat yönetimi oldu.
Bilindiği üzere burası, El Kaide bağlantılı grupların Irak ve Suriye’ye karşılıklı geçişleri için oldukça hayati önemdeydi. Suriye ordusu bu grupların ikmal güzergâhı olan bu kapıyı kontrol altına alma durumunda değildi. Irak ordusu ise içerdeki bombalı araç saldırılarının önüne geçmek için sınır boyunu tek taraflı olarak koruma altına alamıyordu.
Bu durumda YPG’ye görev düşüyordu ki Til Koçer’in YPG’nin eline geçmesinden sonra
Rusya’nın Arapça yayın kuruluşu Rusya el-Yovm’e demeç veren Irak İçişleri Bakanlığı Sözcüsü General Saad Ma’an, iki ülke sınırlarındaki silahlı gruplara karşı Suriye yönetimi ile koordinasyon içinde olduklarını söylüyordu.
General Ma’an, Irak ordusunun Suriye sınırındaki Yarubiye/Til Koçer sınır kapısı civarındaki silahlı gruplara yönelik operasyonlara katıldığı yönündeki haberlerin doğru olup olmadığına ilişkin soruya “Irak, Suriye ile sınırdaki terörist grupların güvenlik tehditlerine karşı sürekli olarak koordinasyon halindedir. Irak güvenlik güçleri bu bölgede yoğun bir çalışma içerisindedir. Irak’ta eylem yapan terörist gruplar sınır ötesinden gelmektedir. Dolayısıyla da Irak ile Suriye arasında terörist gruplara yönelik mücadelede koordinasyon bulunması normaldir” şeklinde cevap veriyordu.
General Ma’an’ın operasyonlara katılıp katılmadıkları sorusuna, “sınırdaki terörist gruplara karşı Suriye ordusu ile koordinasyon içinde bulundukları” şeklindeki cevabı, operasyonlarda Irak ordusunun etkisini gösterirken burayı ele geçirenin Suriye ordusu değil YPG olması ise meseleye daha başka anlamlar da katıyordu.
Bu durum, “Rojava’da devrim” söyleminin gerçekte özgün bir söylem/konum olmadığını, bunun asıl ortaklarının silahlı grupları alt etmek isteyen Irak ve Suriye ordusu olduğunu, hatta bir bütün olarak Suriye’nin geleneksel müttefikleri olduğunu gösteriyordu.
Suriye yönetiminin yanı sıra geleneksel müttefikleri, ilerde silahlı gruplardan büyük oranda arınma sürecini şayet yakalarlarsa bu durum, tüm silahlı gruplarla beraber bunları destekleyen düzinelerce ülkenin kesin mağlubiyeti anlamına gelecektir. Böyle bir durumda PKK’nin Suriye koluna tevdi edilen “Vatan savunmasına” karşın PKK/PYD hangi güçle “Devrim” ısrarında bulunabilecektir?
Düzinelerce ülkenin destek verdiği silahlı gruplar güç kullanılarak ya da Cenevre süreçleri sonunda varılacak muhtemel anlaşmalar yoluyla silahtan arındırılırsa PKK/PYD, pazarlamakla kalmayıp diğer Kürtlere karşı silaha dönüştürdüğü “Devrim” iddiasını, “Öz yönetim” reklamcılığını sürdürebilecek mi?
Henüz sonu nereye varacağı kestirilemeyen, olası bölgesel ittifaklar karşısında son derece korumasız bir konum üzerinden Kuzey’de ve Güney’de Kürt düşmanlığına soyunan PKK, üzerinde oturduğu ıslak zeminin farkında değil midir dersiniz?
Mesela Türkiye, Maliki hükümeti ile aradaki buzları çözecek adımlara hazırlanmaktadır. Maliki ile buzların çözülmesi demek, Suriye üzerinden ayrı düştüğü İran’la daha fazla ilişki geliştirmek demektir. İlişkilerin yumağında Suriye olduğuna göre, İran ve Irak’la ilişkilerin gelişmesinin etkisi Suriye’de de kesinlikle hissedilecektir. Türkiye, Irak ve Suriye ilişkilerinin gelişme trendine girmesi, herhalde ilk olarak PKK/PYD’nin “Rojava devrimi”nin karşı karşıya kalacağı ilk ciddi dayanıklılık testini oluşturacaktır.
Bu durumda PKK/PYD “Devrim”de ısrar mı edecek, yoksa Suriye’deki “Demokrasi güçleri” ile Suriye’nin “Demokratik dönüşümüne” dümen mi kıracaktır?
Salih Müslim, “Devrim”den sonraki “Rojava Cumhuriyeti’nin” ilk cumhurbaşkanı olarak mı öne çıkacak, yoksa Mihraç Ural’ın baskın olacağı PYD Eş Başkanı olarak mı “Devrim”in köküne kibrit suyu dökecek?
Ali Özgür / İnzar Dergisi - Kasım 2013 (110. Sayı)
Ali Özgür