Cenabı Allah’ın Kainatta yarattığı en değerli varlık insandır. İnsanın cesedi topraktan Ruhu Allah’tan’dır.[1] İnsan, Allah’ın yeryüzündeki vekilidir. Kainat onun için vardır. Güneş onun için doğuyor, yağmurlar onun için yağıyor, rüzgarlar onun için esiyor.
İnsanı değerli yapan onun cesedi değildir. Onu değerli kılan gayesi ve hedefidir. Biz bu gaye ve hedefe kısaca kulluk diyebiliriz. Dünyaya kulluk için gelen insanın kulluk vazifesini yerine getirebilmesi için, insanlık tarihi boyunca Cenabı Allah, insanlara peygamberler göndermiş ve bu peygamberler vasıtasıyla insanlara hitap etmiştir. Cenabı Allah, daha önce göndermiş olduğu vahiylerle insana hitap ettiği gibi, son kitap olan Kur’an’la da insana hitap etmiştir. Cenabı Allah her ümmete, içlerinden gönderdiği[2] peygamberler vasıtasıyla onların diliyle[3] onlara hitap etmiştir. Gönderilen son Peygamber (as) de yine onların içinden ve onların diliyle yazılmış Kur’an’la kendi ümmetine hitap etmiştir.
Kuran’ın farklı hitap yöntemleriyle ve farklı muhataplara hitap ettiğini görüyoruz. Arapçada birine hitap etmeye, onu çağırmaya nida denir. Kur’an da Arapça olduğu için bu nida edatlarını kullanmıştır. Kur’an’ın çoklukla kullandığı, iki nida edatı vardır. Bunlar “يا” ve “ايها” edatlarıdır. Kur’an bu nida edatlarıyla, bazı kişilere, kabilelere, gruplara, hayvanlara, peygamberler ve yaratıklara hitap etmektedir. Bu hitaplar Kur’an’da şu şekilde geçer: Ey Peygamber, ey iman edenler, ey insanlar, ey ehli kitap, ey örtüsüne bürünen, ey huzura ermiş nefis… İmam Suyuti Kur’an’da on beş hitap şeklinin olduğunu söyler.[4] Kur’an’da farklı şekil ve tarzlarda farklı kesim ve gruplara hitap edilmiş olsa da, asıl muhatap, asıl hedef insandır. Kur’an’ın çağrısı, daveti, uyarısı, korkutması, müjdelemesi, insanadır:
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْؕ هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِؕ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَؗ فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَ
“Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini hatırınızdan çıkarmayın. Allah’tan başka gökten ve yerden size rızık veren yaratıcı var mı? O’ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse niçin haktan dönüyorsunuz?”[5]
Kur’an, genel anlamda, insanlara hitap ediyor. Ama insanların içerisinde de özel anlamda Müminlere hitap ediyor. Hz. Osman’ın mushafındaki surelerin nüzul sırası dikkate alındığında Kur’an’da 21 yerde tekil ve 2 yerde çoğul olmak üzere toplamda 23 yerde “ey insanlar”, 89 ayette de “ey iman edenler” diye hitap edilmektedir.[6] Bu hitaplar, Cenabı Allah’ın insana, hususan da mümine verdiği değeri gösteriyor. “Ey müminler!” hitabıyla Kur’an, baştaki “يا” edatıyla müminin dikkatini çekerken, onu muhatap almasıyla, onun Allah katındaki şerefini ortaya koyuyor. Bu hitapla başlayan ayetlerin içeriğinde ise Allah’ın kullarına şefkat ve merhameti vardır. Hakikate kör olmayan gözler, Allah’ın Kur’an’da mümine hitap ettiği ayetleri okuduğunda, O’nun mümine olan acıma ve şefkatini görecektir. Tıpkı Lokman Sûresinde Lokman (as)’ın oğluna “Ey oğulcuğum!” hitabı gibi... Bu sürede, Lokman (as)’ın oğlunun iyiliği için yaptığı tavsiyeler gibi, teşbihte hata olmasın, kullarına bir babadan daha şefkatli olan Allah da, onların dünya ve ahiret iyiliği için onlara hitap ediyor, tavsiyelerde bulunuyor. “Ey iman edenler” hitabıyla Allah, mümin kullarını doğrudan muhatap almakta ve mümin olmaları hasebiyle onların, imanlarının gereğini yerine getirmelerini istemektedir. Bu hitaptan sonra Allah, inanan kimseye ya hayırlı bir şeyi buyurmakta ya da onu kötü bir şeyden sakındırmaktadır. Bu yönüyle de bu hitaptan sonra gelen mesajlar hüküm ifade etmektedir. Dikkat edildiğinde “Ey iman edenler” hitabının geçtiği ayetlerin tamamının Medenî surelerde geçtiği görülecektir. Çünkü Mekkî ayetlerle tevhid akidesiyle zihin terbiyelerini tamamlayan inananların, şimdi de imanlarının gereği olan ameli terbiyeyi alma zamanları gelmişti: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gereği gibi saygılı olun ve ancak Müslüman olarak can verin.”[7]
İnsanlık tarihi, rablerinin çağrısına “lebbeyk” deyip icabet eden ve “söylediğin sözlerin çoğunu anlamıyoruz”[8] deyip kulaklarını bu çağrıya tıkayan insanların hikayeleriyle doludur. Bu çağrıyı duymak yetmiyor. Onu duyup icabet etmek de gerekiyor. Çünkü, bir çağrıyı duymak, onu kabul etmek manasına gelmiyor. Mekke müşrikleri daveti duyuyor ama icabet etmiyorlardı. Onlar, kendi dilleriyle inen Kur’an’ı bizlerden çok daha iyi anlıyorlardı. Ama dinliyor, sesi işitiyor, icabet etmiyorlardı. Hollandalılar bir sesi işitme anlamında kullandıkları kelime “horen”dir. Bu sadece işitme için kullanılır. Eğer işittiği sözü hem işitmiş, hem de anlamışsa onun için de kullandıkları kelime “verstaan”dır. Yani her işitilen söz anlaşılmıştır manasına gelmiyor. Bizim de sorunumuz tam da budur. İşitiyoruz ama anlamıyoruz.
Kur’an, bizim dünya ve ahiret mutluluğumuzu sağlayan hayat rehberimizimdir. O halde bu Kitab’ın muhatabı olan biz insanlar, O’nun hitabına cevap vermeli, O’nu kendimize değil, kendimizi O’na uydurmalıyız. Kur’an bu amacı gerçekleştirmek için tüm ikna metotlarını, dilin bütün imkan ve sanatlarını kullanmıştır.
Rabbim bizi Kur’an’ın hitabına “lebbeyk” deyip, Rablerinin davetine icabet eden kullarından eylesin. Gerçek anlamda mümin olma şerefini bizlere nasip etsin.
Bir dahaki yazımızda buluşuncaya dek, dualarınızda olmak dileğiyle Allah’a emanet olun.
[1] Secde suresi 9
[2] Fatır suresi 24
[3] İbrahim suresi 4
[4] Suyuti, el-itkân fi ulumil-Kur'ân
[5] Fatır suresi 3
[6] İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Ankara: TDV Yay, 1991, s. 61.
[7] Ali İmran 103
[8] Hud suresi 91
Mühacid Haksever
Mühacid Haksever