İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Kur'an toplumunun en belirgin özelliği

2019-10-25
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

"İçinizden hayra davet eden, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir ümmet (bir topluluk) bulunsun: İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." (Al'ı İmran: 104) "Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz ki, iyiliği emrediyor, kötülükten men ediyor ve Allah'a iman ediyorsunuz." (Al'i İmran: 110) Ayet-i kerimelerin ortak vurgusu, bütün Müslümanları temsilen örnek bir toplumun oluşmasıdır. İstenen bu toplumun sınırlarını Kur'an belirlediği için aynı zamanda buna Kur'an Toplum'u da diyebiliriz. Burada bu Toplum'un dört belirgin özelliği ve görevi belirtilmektedir: 1- Bu toplum üyelerinin müminlerden olması, 2- Hayra davet edenler olması, 3- İyiliği emredenler olması, 4- Kötülükten men edenler olmasıdır. Görüldüğü gibi ilk iki madde, iman ve tebliğ gibi yönlendirmeyle alakalıdır. Son iki madde ise yargı, yürütme ve yönetme gibi sosyal dokuyla alakalıdır. Bu maddeler toplumun ıslahını esas alan hukuk kodlarının özüdür. Bu toplumun Kur'an'daki adı ise, "Ümmet"tir. Yani ehl-i hall vel’akd'den oluşan Yüksek Ulema Meclisi'dir. Bu ismi, Allah (c.c) ona vermiştir. Selef âlimleri bunu tefsir ederken: "eyy cemaetün = yani cemaattir" demişlerdir. İslam tarihinin tüm devrelerinde Müslümanların siyasi iradesini temsil eden kurumun adı için Ümmet tabiri yerine, lafz-ı müfesser olarak “Cemaat” tabiri kullanılmıştır. Ancak son iki asırdan beri, Ümmetin bütünlüğü parçalanıp dağılmasından sonra, bir zarurete binaen Üstad "Cemaleddin-i Afganî" gibi bazı âlimler, bunun yerine "Devlet" tabirini kullanarak yeni bir açılımda bulundular. Devlet tabiri, çağdaş ve beşeri bir kavramdır. Kur'an-ı Kerim'de devlet kavramı, daha çok varlık ve zenginlik anlamlarında kullanılır. İslam'ın klasik terminolojisinde "devlet" diye bir kavram yoktur. Batı dillerindeki türeyişi dahi son üç asırdan beridir. İslam'ın klasik usul, fıkıh ve tefsir kaynaklarında, Müslümanların siyasi iradesini temsil eden cemiyet için: "Ümmet" ve "Cemaat", buna vaziyet eden makam için de "İmamet" ve "Hilafet", bu yapının hâkimiyet alanı ve coğrafyası için de "Velayet" ve "Dâr" tabirleri kullanılmaktadır. Ancak "Ümmet" tabiri, Müslüman halkların geneli için de kullanıldığından, siyasi iradelerini temsil eden teşkilat için, cemaat tabirinin kullanılması daha kabul görmüştür. Günümüzde cemaat kavramı bütün Müslümanların siyasi iradesini temsil etmese de normal hayatlarında İslam'ı yaşayan, onun kaide ve kurallarına dayalı bir birleşim için de kullanılmaktadır. Nitekim günümüzde şer'i düzenle yönetilen ulusal devletler, bu tabirle tanım bulabilmektedirler. "Dâr" yani Dâru’l-İslam kavramı ise: bir kere de olsa Müslümanlar tarafından fethedilip üzerinde İslami hükümlerin hâkim olup uygulandığı coğrafyanın adıdır. Bunun niteliği hakkında fakihler arasında farklı görüşler vardır. Konumuz bu olmadığından detayına girmek istemiyoruz. Asıl maksadımız bütün Müslüman halklar arasında tek ümmet olma bilincini canlandırmak ve buna sahip çıkmalarını sağlamak olduğundan onu irdelemeye çalışıyoruz. İslam'ın getirdiği toplum anlayışı, fıtri kanunların gereği ve insanlığın en doğal ihtiyacıdır. Bu toplum, bütün insan soyunu kuşatan, aralarındaki renk, dil, ırk ve bölge farklılığını ortadan kaldırarak onu kısır döngülerden kurtaran, herkese ve her kesime açık olan toplumdur. O, ancak bu özelliği itibariyle "Ümmet" vasfını kazanabilmiştir. Bu büyük toplumun içine giren her fert, aynı sancağı taşıdığı halde farklı ırktan, renkten ve dilden olabildiği gibi, farklı bir coğrafyadan ve diyardan da olabilir. İslam toplumunun bu yapısı itibariyledir ki, ona bütün insanların enerjisi karışmış ve özellikleri girmiştir. Bu toplum, beşeri cemiyetlerin özellikleri olan renk, dil, ırk ve toprak gibi engeller yüzünden hiçbir kabiliyete kapısını kapatmamış, hiçbir doğru iradenin önünü tıkamamıştır. Bilakis o, hepsini bir merkezde toplayarak beşer cinsinin tüm istidatlarını, beceri ve kabiliyetlerini bir araya getirmek suretiyle büyük bir irade meydana getirmiş, yüce bir medeniyetin mayasını yoğurmuştur. Tarihin gelmiş geçmiş bütün toplumları arasında en mümtaz toplum, şüphesiz İslam toplumudur. İslam'ın gerek teoride ortaya koyduğu metot ve gerek pratikte uyguladığı icraatı, bunu açık olarak göstermektedir. O bu özelliği ile insanlığa sunduğu toplum anlayışını toprak, hudut ve bölge farklılıklarının dışında, insani özelliklerini ortaya çıkarmak için... İnsanla hayvanın müşterek olduğu özelliklerin ötesinde akli ve fikri esaslara istinad ettirmek için... Bu toplumun açık ve gerçekçi neticelerinden olarak bütün cinslere, kavimlere, renklere ve dillere kapısını açık tutmuş ve ona girmek isteyenlerin önünden tüm engelleri kaldırmıştır. İşte bu özelliği itibariyledir ki, bidayetinde kısa bir müddet zarfında, bedevi bir halk olan Arapları, sertlik ve kabalıklarına rağmen, diğer insanlarla kaynaştırmış, tek ümmet anlayışı etrafında birleştirerek yekvücut haline getirmiştir. Böylece farklı beşer cinslerinden kabiliyetler ve istidatlar İslam potasına dökülür dökülmez iç içe karışmış ve çok kısa bir zamanda en üstün bir organik birleşimi meydana getirmiştir. Bu ümmetin fertleri Arap, Acem, Şamlı, Mısırlı, Faslı, Tunuslu, Türk, Kürd, Çinli, Hintli, Romalı ve Afrikalı... Daha nice kavimler ve ırklardan gelen insanlar, tek bir çatı altında ve tek bir akide etrafında toplanıp evrensel bir doku meydana getirmiştir. Bütün bunların kendilerine has özellikleri, İslam toplumunun yapısını meydana getirmek ve İslam medeniyetinin mayasını yoğurmak üzere tek bir havuzda toplanmıştır. Bu koca medeniyet bir gün olsun Arap medeniyeti olmamış, Aksine her zaman  "İslam medeniyeti" olarak kalmıştır. Bütün bu kavimler eşit bir tempoda ve sevgi bağıyla birbirine kenetlenmişti. Hepsi tek bir yöne yönelmekte ve tek bir hedefe varma duygusu içerisinde hareket etmekte idi. Herkes en nihai gücünü bu uğurda kullanmakta, kendi cinsinin en köklü hasselerini bu yolda harcamakta ve şahsi, ırki ve tarihi tecrübelerinin hülasasını bu havuza akıtmaktaydı. İşte bu düşünce hepsini birden yalnız ve yalnız bir tek Rabbin kulluğuna ve bir tek Peygamberin Risaletine bağlıyordu. Herkes insani duygularını ve beşeri kabiliyetlerini hiçbir engelle karşılaşmadan açıkça ortaya koyabiliyordu. Şu halde, günümüzdeki Müslümanlar, yeryüzünün neresinde olurlarsa olsunlar, farklı coğrafyalarda yaşasalar da farklı renk, dil ve ırklara sahip olsalar da bu ümmetin birer üyesidirler. Şu var ki, zaruret hallerinde bu akideye aykırı düşmemek kaydıyla, yerel anlamda aralarındaki sosyal dokuya uygun şekilde ayrı ayrı cemaatleşip ulusal veya bölgesel devletler kurabilirler. Ayrı iktisadi nizamları, ayrı bayrakları ve polisiye teşkilatları da olabilir. Ama küresel anlamda hiçbir zaman birbirinden bağımsız ve kayıtsız olamazlar. Mutlaka hepsinin bağlı bulunduğu bir Ümmet ve bu Ümmet'in başında bir İmam'ın bulunması gerekir. Bu bütün Müslümanlar üzerinde vacip olan bir zarurettir. Yirminci asrın hukukçusu Şehit Abdülkadir Udeh'in dediği gibi: "...Bundan maksat İslam'ın temel kaide ve hedeflerine uygun şekilde hükümlerin uygulanması, söz ve güç birliğinin sağlanmasıdır. Eğer bunun en güzel, en mükemmel uygulama şekli olan tek bir devletin çatısı altında organize edilmesi mümkün değilse, O zaman uluslararası düzeyde birleşip güç birliği yaparak bir federasyon kurabilirler. Şu var ki hepsini temsil eden sembolik bir bayrağı ve düzenli bir ordusu olmalıdır. Bu yönüyle İslam'ın toplum anlayışı, günümüzde uygulanmakta olan Amerika birleşik devletleri veya eski Sovyetler birliği gibi bir federasyon şeklinde olabildiği gibi, Bunlardan farklı şekilde de formüller uygulanabilir."... (Abdulkadir Udeh Teşriul cinaiyul İslami: c. 1. s. 290-291) Bu bağlamda, günümüzde İslam'ın egemen olmadığı yerlerde sığınmacı veya azınlık durumunda olan Müslümanlar, eğer kendilerini kabul eden daha emin bir hicret yurdunu bulamıyor veya gitme imkânları yoksa o zaman öz değerlerinden taviz vermemek kaydıyla beşeri sistemlerin hâkim olduğu yönetimlerin mahiyetinde de faaliyetlerini yürütebilirler. Oranın idarecileriyle anlaşarak sığınmalarına girebilirler. Nitekim peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, Taif dönüşünden sonra, bir müşrik olan Mut'im bin Adiy'nin sığınması altında Mekke'ye girebilmiş ve Mekke'de kaldığı sürece onun sığınması altında faaliyetlerine devam etmiştir. Bu bağlamda gayr-i İslami ülkelerde yaşayıp oradaki vatandaşlık haklarından istifade eden ve onlarla musalaha halinde olan Müslümanlar, İslami vecibelerini yerine getirmek, daha rahat bir şekilde birbirleriyle buluşup bir araya gelmek ve yardımlaşıp dayanışmak için, oradaki mahalli idarelerden izin alarak cami, vakıf ve dernek gibi kuruluşlar bünyesinde faaliyetlerini sürdürebilirler. Ancak bunlar nihai bir hedef olmamalı ve Ümmetin birliğinden kopuk ve habersiz bir vaziyette kalmamalıdır. Bu hususta Resulüllah sallallahu aleyhi vesellemin izniyle Habeşistan'a hicret eden Müslümanların, Habeş Kralı Necaşi'nin verdiği sığınmayla oradaki icraatları, en güzel örnektir. Onlar orada ortaya koydukları güzel tavırları ve Necaşi'den aldıkları sığınmayla İslami olmayan bir yönetimde barış ve güven içinde yaşamışlardı. Dahası Necaşi'nin yanı sıra oradaki birçok insanın Müslüman olmasına da vesile olmuşlardı. Selam ve dua ile...
Mehmet Şenlik

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS