Dünya haritasını önümüze koyduğumuzda direkt Ortadoğu denen bölgeyi görürüz. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, su yolları, halkların etnik çeşitliliği, peygamberlerin neredeyse tamamının orayla irtibatı ve insanlığa ait hikâyenin başladığı yer olması gibi birçok sebepten dolayı yeryüzünün en önemli coğrafyasıdır. Yeryüzünde gücü ve iktidarı ele geçirmek isteyen tüm devletlerin göz diktiği ve söz sahibi olmak istediği yerdir. Ortadoğu bölgesinde söz sahibi olmanın en önemli yolu Yahudilik, Hristiyanlık veya İslam dinine mensup olmaktan geçer. Semavi bir dine mensup olmayan Sâsânîlerin sadece 15 yıl (614-629) Kudüs’ü elinde tutup sonrasında yenilgiye uğramalarının en önemli sebebi budur. İsrail devletinin tüm kurucularının ateist olmalarına rağmen devleti bir din devleti olarak kurmaları da tam da bu sebepledir.
Dünyanın merkezi Ortadoğu, Ortadoğu’nun merkezi Kudüs’tür. Kudüs’ü elinde tutan her zaman gücün zirvesine ulaşmıştır. “Rabbim! Benden sonra hiç kimseye nasip olmayan bir mülk/iktidar armağan et.” (Sâd Suresi 35) diye dua eden Hz. Süleyman’a verilen hükümranlığın merkezi Kudüs’tür. Hz. Ömer (r.a) 638 yılında Kudüs’ü fethettikten sonra İslam küresel bir güce dönüşmeye başladı. Yavuz Sultan Selim dönemine kadar Osmanlı, bölgedeki sıradan bir devletti. Yavuz’un gözünü Ortadoğu’ya çevirip Kudüs’ü fethetmesinden sonra Osmanlı bir dünya imparatorluğuna dönüştü.
Kudüs Neyimiz Olur?
Kudüs, bizzat Allah tarafından mübarek kılınmış, sınırları Cebrail’in kalemiyle çizilmiş 140 bin metre karelik bir yerdir. Kudüs’ün mübarek oluşu üzerindeki yapılardan değil Allah’ın takdiri iledir. Bugün Kudüs’teki bütün yapılar, mâbetler ve Mescid-i Aksa yıkılsa da değerinde herhangi bir azalma olmayacaktır.
Kudüs, yaşayan bütün semavi dinlerin kutsallarının bulunduğu ve insanlığın kutsal birikiminin olduğu yerdir. Bu anlamda Kudüs, yeryüzünde hakikatin temsilcileri tarafından korunması gereken bir mirastır. Müslümanlardan önce Kudüs’ün yönetimi belli dönemlerde Yahudi ve Hristiyanlardaydı. Onlar, zamanla amel ve itikattaki bozulmayla beraber oraya sahip çıkamadılar ve orayı yönetme ehliyetinden uzaklaştılar. Son din İslam’ın gelmesiyle beraber bu mübarek belde, Müslümanların emaneti altına ve sorumluluk alanına girdi. Dolayısıyla İslam oraya yeniden kutsallık vermemiş, oranın zaten var olan kutsallığını teyit etmiştir.
Bizim için Kudüs demek; “İman atamız” Hz. İbrahim’den Tevhid davasının temsilcileri olan Hz. Yakup’a, Hz. Yusuf’tan Hz. Davud’a, Hz. Meryem’den Hz. İsa’ya ve son nebi Resulullah’ın üzerinden nefes alıp verdiği yerdir.
Kudüs, birçok ayet ve hadis ile Müslümanların itikadında her daim canlı tutulan ve adı kıyamete dek cihad ile yan yana anılan mücadele topraklarıdır.
Kudüs, bir anlamda önceki dinlerin ‘devir teslim töreni’ olan İsra ve Miraç olayı için Resulullah’ın göğe yükseltildiği kutsal mekândır. Kudüs demek; Hz. Muhammed (s.a.v)’ın 14 yıl boyunca (İslam davetinin %60’ı) yöneldiği kıble demektir. Kudüs’ü bir şekilde unutmak veya gündemden çıkarmak; İslam Davası’nın 14 asırlık geçmişini yok saymak/görmezden gelmek demektir. 40’a yakın ayet ve hadisi silmek demektir. Ölümüne doğru son emir olarak Usame bin Zeyd’in ordusunu Kudüs yönüne gönderen peygamber ufkundan uzaklaşmak demektir.
Kudüs davasını iyi anlayan adaletli Halife Hz. Ömer, 638 yılında peygamberin ölmeden önce fethine niyetlendiği Kudüs’ü Hristiyanların elinden aldı. Zaman içerisinde zayıflayan emanet ve dava bilincinden dolayı Kudüs 1099 yılında Haçlılar tarafından büyük bir zulümle işgal edildi. O işgalden sonra Müslümanlar, özellikle Nûreddin Zengî Kudüs’ü bir numaralı gündemi haline getirdi. Nûreddin Zengî’den aldığı Kudüs bilinciyle gecesini, gündüzünü, evini, camisini, mahallesini ve yaşadığı coğrafyayı Kudüs kılan Selahaddin Eyyubi nihayetinde 1187’de Kudüs’ü fethetti. O tarihten 1917’ye dek ufak tefek bazı anları saymazsak, Kudüs Müslümanların yönetiminde herhangi bir zulüm uygulanmadan ve adaletli bir yönetimle yönetildi.
Kudüs’ün Bugünü
“Halkı olmayan bir ülkeyi, ülkesi olmayan bir halka devredin.” sloganı ile yola çıkan siyonistler, 1917’de Kudüs’ü işgal eden İngiltere’nin göz yummasıyla beraber Filistin’e yerleşmeye başlar. 1948’de kuruluşunu ilan ederek Batı Kudüs’ü işgal eder. Filistin’i işgal eden Siyonistlerin asıl hedefi Mescid-i Aksa’nın yıkılması ve yerine Süleyman Mabedi’nin kurulmasıdır. Bu amaç uğruna onlar için siyonist hedefe götüren her şey mubahtır. Siyonistler, Müslümanlardan önce Kudüs’te Hıristiyanlardan gördükleri zulümlerin aynısını bugün bölgede yaşayan Filistin halkına yapmaktan geri durmuyorlar.
Cahit Zarifoğlu’nun ‘Filistin bir sınav kâğıdı / Her mü’min kulun önünde’ dizelerinde dile getirdiği gibi Kudüs, bizim evrensel olan tek davamızdır.
Dünyadaki bütün Müslümanların aynı derecede sorumluluk duyması gereken bir davadır. İslam ümmetinin tamamına emanet edilmiş olan Kudüs, aynı zamanda ufkumuzun ne kadar dar veya geniş olduğunu ortaya koyan bir turnusol kağıdıdır. Ufkumuzun mahallemizi veya yurdumuzu aştığını anlamanın yolu, Kudüs ile olan ilişkimizin boyutuna bağlıdır. Dünyanın farklı yerlerinde yaşanan zulümler ve işgaller Kudüs’ün aksine bölgesel meselelerdir. Oralarda daha çok Müslümanlara saldırı varken, Filistin’deki saldırılar Müslümanlığımızı inşa eden kutsallarımıza ve emanetlerimizedir.
Resulullah Aleyhisselam: “Kıyamete kadar ümmetimden bir grup dinde her zaman güçlü olacaklar ve mücadeleye devam edeceklerdir. Bunlar asla yenilmeyeceklerdir.” diye buyurunca
Sahabeler; Ey Allah’ın Resulü! o grup nerede olacak? diye sordu
Resulullah: “Bunlar, Beytu’l Makdis’te ve Beytu’l Makdis eteklerinde olurlar.” diye buyurdu (Ahmed bin Hanbel, El-Müsned)
Hadis-i Şeriften anlıyoruz ki, cihad her yerde bitse bile Kudüs’ün eteklerinde cihad ve mücadele kıyamete kadar devam edecektir. Kudüs’ün özgür olmadığı bir zamanda Müslümanların özgürlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Kulluk idrakine ulaşmış her Müslüman bilmeli ve inanmalı ki insanlığın kutsal birikiminin sembolü Kudüs esaret altındaysa insanlık onuru da esaret altındadır. Kudüs davasını içselleştirmemiş bir Müslümanın İslam dünyasının bugünü ve geleceği için diyecek bir sözü yoktur.
Müslümanlar olarak bileceğiz ki; Kudüs’ün kurtuluşu için en az şu 4 aşamalı süreci yaşayacağız.
1.Aşama: Kudüs’ü mekân olarak tanımalı ve Kudüs davasını iyice anlamalıyız. Ona yönelik okumalar yapmalı, Kudüs bilincini iyi kuşanmalı ve sindirmeliyiz. Daha sonra sırasıyla evlerimiz, sohbetlerimiz, camilerimiz Kudüs gündemi ile dolmalı ve bulunduğumuz her yerde bunu yaymalıyız. Yani önce biz Kudüs’ü fethetmeden Kudüs, sevgisiyle bizi fethetmelidir.
2.Aşama: Orayı işgalden kurtaracak bir yol haritası çizmeliyiz.
3.Aşama: 2. Aşamayı hayata geçirecek dertli, donanımlı ve yetkin kadroların oluşmasını sağlamalıyız.
Son aşama: Allah’ın nusretiyle Kudüs’ün fethini gerçekleştirmek. Ve Hz. Ömer (r.a) adaletiyle yönetimini sürdürmek.
Müslümanlar olarak çok büyük laflar etmeye, sloganlar atmaya gerek yok. 1. aşamayı hakkıyla yerine getirebilirsek, Allah’ın izniyle çok yol almış olacağız. Kendimizden sonrakilere en azından ilk aşaması halledilmiş olan bir dava bırakmış olacağız.
O halde haydi!
Vakit, Kudüs’ü ve davasını kuşanma vaktidir.
inzar
inzar