“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, hiç dönüp bakmadan öylece yanından geçip giderler.” (Yusuf, 105)
“Ahirete göre dünya, sizden birinin parmağını denize daldırmasına benzer. O kişi parmağının ne kadarcık bir su ile döndüğüne baksın.” (Müslim, Cennet, 55)
“Allah’ım! Gerçek hayat sadece ahiret hayatıdır.” (Buhari, Rikak 1)
Bakmakla görmek arasındaki fark, teveccüh ve alaka nispetine göre değişen nice manalar ifade eder. Aramak, yola çıkmak, bulmak ve menzile varmak… Ömür yolculuğu, bir manada anlama çabasıdır, arayış ve buluş imtihanıdır. Denildiği gibi: “Her arayan bulamaz ama bulanlar da yine arayanlardır.”
Zindan; içine konulan insan kadar garip ve mahzun, nice sırlarla dolu müstesna bir kemandır. Aynı dünyada ama dünyadan apayrı acayip bir diyardır; yaşayanlar anlatamazlar; yaşamayanlar da ne kadar anlatılırsa anlatılsın asla anlayamazlar. Şu fani dünyada en ziyade kabristana benzeyen mekan da her halde zindandır. Her santimetre karesiyle ibretler levhasıdır; iyi ve kötünün yan yana bulunduğu tarifi zor bir insan harmanıdır. Arayan, Mevla’sını da belasını da bulur. Herkes zindanda aradığını bulur, seçtiği yolun adamı olur.
Zindanda kış mevsimi, hasret ve hicran duygularının en yoğun yaşandığı şiir vaktidir. Bu mevsime eşlik eden mübarek kar taneleri, mülhem bir şiirin ilk mısraları gibi peyderpey beton zemini örterken insanı alır, adeta bambaşka diyarlara götürür. Her düşen kar tanesi, sanki geçmişi bugüne taşıyan mütebellir bir filmin karesi olur. Pencere demirlerine serpilen kar tanelerini gördükçe iç alemin derinliklerinde pinhan kalmış mahsur duygular galeyana gelir, çığ gibi düşmeye başlar. Düşen her bir kar tanesiyle mazinin sayfaları açılır. Geçmiş yılların acı-tatlı nice hatırası canlanıp göz önüne gelir. Anılar tekrar tazelenirken, gönülde küllenmeye yüz tutmuş hasret ateşi yeniden alevlenir; hüzün, hasret ve hicran duyguları kar topu gibi toplanıp bir araya gelir, çığ gibi büyür.
Tarifi imkansız bir duygu seli yaşanır. Zaten şiir de ancak böyle bir atmosferde, hüzün, hasret ve hicran hissiyatının en yoğun yaşandığı kış mevsiminde, kar taneleri düşerken yazılır. Her düşen kar tanesinde melekûti bir mana vardır.
Saatler işlemez, kaybolur zaman,
Sanki ayet ayet iner semadan.
Bilhassa gecenin lahuti sessizliğinde gökten düşen her bir kar tanesi, sanki bir söz dizesi gibi gönül toprağında filizlenen yeni bir şiirin ilham kaynağı olur. Cismani ve maddi her şeyin üzerini örtmek istercesine yeryüzüne düşerken yeni bir şiirin daha sözleri bestelenir. Gönül alemini saran hasret ateşi, seslere ve sözlere bürünerek dile gelir, yaşanan hüzün ve hicranın tercümanı olur. Kış mevsiminde gecenin o lahuti atmosferinde zindanı yaşamak, gökten düşen kar tanelerine bakmak ve bu temaşa esnasında mazide kalan yılları; dost, aşina ve yakınları hatırlamak bambaşka bir duygudur. Sanki film başa alınmış gibi insan hayalinde geçmişi tekrar yaşar gibi olur.
Hatıralar, geçmiş ve gelecek arasında köprü olur; bu köprünün üzerinde nice hayaller kurulur. Zaten zindanı ekseriyetle geçmişte yaşanan ve artık mazide kalan hatıralar ve hayaller doldurur. Ve zindanda, geçmiş hatıralar yıllarca okunur ve en küçük ayrıntıların üzerinde bile defalarca durulur. Her zindanlı zindanda kendi hatıralarını okur.
Okumak, yeniden doğmaktır; hayata, memata ve kainata bambaşka bir gözle bakıp esbap perdesini bir nebze aralayıp mana ve maveraya doğru yola çıkmaktır. Aramak, bakmak, teveccüh ve alaka duymaktır. Aramak, farkında ve şuurunda olmak; aramak, her daim o yolda olmaktır.
Birbiri ardına bahçeye düşen şu nazlı kar taneleri, sanki bu garip ve müstesna mekanlarda yaşanan hüzün ve hasretliklerin mücessem tablosunu çizer. Zaman ve mekanın üzerini yorgan gibi örterken adeta zindanın kasavetini gizlemek için o bembeyaz örtüsüyle bahçeyi süsler; uzak diyarlardan dost, aşina ve yakınlardan müjdeler getirir. Hasret ve hicran nağmeleriyle yere düşen her bir kar tanesi, kış mevsiminde gönülleri bürüyen hüzün ve hasretin en nazenin duygularla bezenmiş ve maverai motiflerle süslenmiş mütebellir ifadesidir. Hem hüzün hem hasret; bazen müjdeli bir haber, bazen gönülden süzülüp satırlara dökülen bir şiir hecesidir.
Uzayıp giden ve bazen insana hiç sabah olmayacakmış gibi gelen kış gecelerinde yere düşen kar tanelerinin esrarengiz sesi duyulur. Bazen hafif bir rüzgarla pencereye vurarak yağar durur. Bu esnada duygular mazi ve ati arasında gider gelir. Hatıralar ve hayaller an be an göz önüne gelir, canlanır durur. Gecenin derin sessizliğinde zaman ve mekan mefhumu kaybolur, saatler unutulur. Sadece bahçeye düşen o mübarek kar tanelerinin sessiz sedası duyulur; birbiri ardına yağar durur.
Beyaz örtüsüyle kaplar her yeri,
Seyrine doyulmaz kar taneleri…
Zindanda kış gecelerinde yağan kar tanelerine bakıp şiir yazmak, her düşen kar tanesi eşliğinde geçmişte kalan yılları ve eski dostları hatırlamak ve hayali yoluculuklara çıkmak, ancak böyle garip ve müstesna mekanlarda yaşanabilecek istisnai bir duygudur. Belki zindanda yaşamakla “zindanı yaşamak” arasındaki fark da budur. Bir mekana konulan herkes, bir şekilde orada yaşabilir ama önemli olan, o mekana akseden veya o mekanda temessül eden güzellikleri fark edip hissederek yaşayabilmektir.
Görmek için, bakmak; işitmek için, teveccüh edip alaka duymak; bulmak için, itina ile aramak lazım… Gözler, aradığı şeye bakar; kulaklar, teveccüh ve alakaya göre duyar. Her buluşun mebdasında esaslı bir arayış, teveccüh, alaka ve dikkatli bir duyuş vardır. Yerden göğe ve zerreden küreye seraser-i kainat insana açılmış muazzam bir kitaptır; ne okumakla biter ne de okumaya bir ömür yeter. İnsan ömür boyu kainat mektebinde okuyan bir talebedir. Herkes istiabı, teveccüh ve alakası kadar bir manaya aşina olabilir; nasibi kadar ilim, hikmet ve marifet deryasında yol alabilir; arayanın, bulması ümid edilir.
Kainatta canlı cansız, cemad ve nebat her şey konuşur. Duymak için can kulağı lazım. Mesnevi tabiriyle: “Okumayanlar için hiçbir kitap yazılmadığı gibi,” duymayanlar için de hiçbir söz söylenmemiştir. Alakası olmayanlar, zaten duyamazlar; duysalar da anlayamazlar. İşin sırrı dikkat, itina, teveccüh ve alakadır. Bir sedayı duymak, bir mana ve figana aşina olmak için teveccüh ve alaka lazımdır. Bir güle akseden maverai güzelliği şuur ve idrak eden, gönüldür. Gönülde şuur ve idrak olmadan göz baksa da güzelliği fark edemez. Nitekim, ayet-i kerimede “Dikkat edin, sadece gözler kör olmaz, asıl kör olan sinelerdeki kalplerdir.” buyruluyor. (Hac, 46)
Bakmak, görmek, duymak ve anlamak için aşina bir gönül lazım. “Gönül veren, gönül alır!” demişler. Gönül vermeden, maksad hasıl olmaz. İnsan ancak gönül verdiği bir şeyi kazanabilir; can-u gönülden dinlediği bir sözü anlayabilir. Gönül gözüyle bakınca bambaşka manalar görülür, duyulmayan sesler duyulur, gönül aşina olunca mana aşikar olur, aşina olan gönül baktığı her şeyde yeni bir mana bulur. Mesele: dost, aşina ve yakın olmak; teveccüh, alaka ve muhabbet duymak ve farkında olmaktır.
İşte kış mevsiminin beyaz yüzlü nazlı çiçeği bu mübarek kar taneleri de seyranına hayran olacak aşina gönüller arar. Her biri eşsiz olan maverai motiflerle süslenmiş en güzel bestelerini aşina gönüllere sunar. Gecenin tılsımlı sessizliğinde, yaprağa konan nazenin bir kelebek edasıyla usul usul yağar. Kainata henüz aşkını, vecdini ve safiyetini kaybetmemiş saf bir çocuk heyecanıyla bakmak ve okumak lazım. İnsan, çocukluğun o masum çağında bulduğu manayı belki ömür boyu arar da bulamaz. Cennet rayihalı masum çocuk, henüz süfli cismani hazlara gark olmadığından hayata ve kainata tertemiz, saf ve berrak fıtrat nazarıyla bakar. Kevni ayetleri çok daha güzel okuyup anlar ama kelimeler dünyasına henüz adım atmadığı için anladığı manaları cümle kalıplarına dökerek ifade edemez.
Saf çocuğun masum siması, pürüzsüz bir ayna misali kalbinde bulduğu manayı ve tesirini duyduğu hissiyatı; bakışı, duruşu, gülüşü ve ağlayışıyla yansıtarak anlatmaya çalışır.
Henüz dünya batağına girmemiş, fıtri latifeleri bir takım eğitme, bükme ve öğütme faaliyetleriyle köreltilmemiş masum bir çocuk, büyüyünceye kadar kainat kitabını şevk ve heyecanla sürekli okuyup durur. Bazen yere bazen göğe bakar; bir kelebek, bir çiçek, bazen sevimli bir böcek onun hayalini doldurur. Bir kar tanesine bakarak nice hayaller kurar, mutlu olur. Bir karıncanın yürüyüşü, minik bir kuşun kanat çırparak ötüşü, küçük bir örümceğin sabırla ağını örüşü çocuğun o saf ve berrak zihin aleminde fevkalade makes bulur.
Ama masum yavrunun kelimeleri yoktur; anlar, anlatamaz; duyar ama duyuramaz; sadece fıtrat lisanıyla güler, ağlar; dili susar ama kalbi konuşur.
Biz de bir nebze masum çocukların hayatta ve kainatta gördükleri manaya aşina olabilmek, kainatın sessiz ve sözsüz kelamını duyabilmek, göklerden bahçeye düşen çocuk kalbi kadar saf ve temiz kar taneleriyle hasbihal edebilmek için hayalen dahi olsa çocukluk yıllarına geri dönüp bir müddet çocuk nazarıyla kar tanelerini seyredelim. Kış mevsiminin temaşasına doyulmaz bu nazenin güzeli acaba bize neler söyler? Belki de: “Kardaki izlere basıp geçmeyin, kar tanelerine nakşedilen mühr-ü kainatı seyredin, tefekkür edin!” der.
Kış mevsimlerinin nazlı çiçeği,
Bahçeyi süsleyen kar taneleri…
Baharı bekleyen tomurcuk gibi,
Bembeyaz yüzüyle sanki gülümser…
Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Nisan 2013
Yusuf Akyüz