Zaman ve mekân, insanı kuşatan iki duvar, mücerred ve müşahhas iki muhavvata… İnsan dünya hayatında beş duyu hapsinde mahpus; zaman ve mekân duvarlarıyla kuşatılmış bir garip tutsak… Arzular, tutkular, kaygı ve ihtiraslar, insanı çepeçevre kuşatan bu çetin duvarın harcı ve taşlarıdır. Haddizatında insan arzularının zindanında mahpustur; arzularından kurtulduğu nispette özgürlüğe kavuşur. Hakiki hürriyet, tutku ve ihtirasların esaretinden kurtulmak; gerçek saadet, yalnızca Hakk’a kul olmaktır. Hakk’a kul olan bir gönül heva ve heveslerin tutsaklığından kurtulur; ilim, amel ve marifet nuruyla aradığı hakiki huzur ve saadetin yolunu bulur. Hakk’ın inayetiyle, arayanlar bulur.
Bulmak için, aramak, sormak, çalışmak, uğraşmak, dert ve ıstırap sahibi olmak lazım. Erenler derler ki; “Istırap aratır, dert, insana yolunu buldurur…” derdi ve ıstırabı olmayanlar olduğu yerde oturur durur; tutku ve ihtirasların peşinde, anlık hazların zifiri karanlıklarında kaybolur. İnsanı yollara salan, bir hedefin peşinde koşturan, rahatını bozan dert ve ıstıraptır. Derdi olmayan aramaz, aramayan da bulamaz. Dert olacak ki arayış olsun; arayış olacak ki buluş olsun. Öyle bir dert sahibi olmak lazım ki insan yola koyulsun.
“Öyle bir dert sahibi ol ki, bütün dertlerine derman olsun!” Akıbet ve ahiret derdine düşen bir gönül, dünyanın bütün uyduruk dertlerinden fuzuli gam ve kederlerinden behemehâl kurtulur. Aradığı huzur ve saadetin yolunu da bu derdin içinde bulur. Ahireti dert edinen aykırı dertlerden asude olur. İnsanın çapı ve ayarı, derdine bağlıdır; adamın, dert edindiği şeye bakınca seviyesi anlaşılır… İnsan, şuuruyla insan; derdi kadar insandır. Derdi olmayan şuursuz hayvandır. Çünkü hayvanın geçmişe aid bir elemi ve geleceğe dair bir derdi ve kederi olmadığı için anlık hazlarla mutludur. İnsan ise geçmişe aid elemlerle ve geleceğe yönelik binlerce derd, endişe, keder ve beklentilerle doludur.
Akıbet ve ahiret derdi olmayan, fani dünyanın yalan dertlerine boğulur; ömür boyu bir yığın lüzumsuz işlerin peşinde koşturur, durur. Sonunda umduğuna kavuşamadan, bir gün ansızın ölüm meleğini karşısında bulur. Cadde ve sokakları dolduran yüz binlerce insanın, gaflet ve cehaletin kurbanı olan milyonların hikâyesi budur.
Can bedenden çıkarken, dünya gözü kapanırken ahirete bakan göz açılıyor ve öteler âlemine dair müşahedeler başlıyor. Dünya gözüne pinhan olan hakikatler, ölüm vakti perdeler aralanınca aşikâr hale geliyor. Ebediyet yolcusu, insanoğlu, dünyada tuttuğu yolun netice ve akıbetini, gideceği yeri ve mevkiini ayne’l yakin görüyor ve anlıyor… Uyanıyor kısacası; uyanıyor ve işi anlıyor. Ama ne fayda, geç kalınmış figanın kimseye faydası olmuyor. “Eyvah! diyor, ben ne yaptım! Bir gecelik şu fani rüyaya nasıl da aldandım! Nasıl oldu da hakikati zamanında anlayamadım!”
Dünya rüyasından uyanınca her şeyi anlıyor. Hiç bitmeyecek sanarak aldandığı, anlık hazlarına kapılarak gönül bağladığı, ömür boyu kazanmak ve elinde tutmak için çırpındığı yalan dünya sanki bir hayal gibi kaybolup giderken, belki de hiç beklemediği bir anda kendisini öteler âleminin kapısında buluyor. O esnada sadece kendisinin görebildiği, öteler âleminin kolluk kuvvetleri vazifeli melekler ısrarla onu çağırıyorlar; “Gel, diyorlar, seninle işimiz var! Kabir karakoluna gelip ifade vereceksin; Münker ve Nekir amirlerimiz sana bazı sorular soracaklar. Eğer suallere doğru cevap verebilirsen ne ala… Ama cevap veremeyip kem küm etmeye başlarsan, işte o zaman vay senin haline…”
Derken süratle koluna girip, herkes sana çaresiz ve sessizce bakıp dururken sürükler gibi götürüyorlar… Artık naçar olup gidiyorsun öylece… Ve dünya kapısı kapanırken, ahiret kapısı açılıyor yüzüne…
Her şey o kadar ani ve süratli gelişiyor ki olup bitenleri anlamakta zorluk çekiyorsun. O esnada bütün bunların gerçek mi, yoksa rüya veya hayal mi olup olmadığına bir türlü karar veremiyorsun… Bir taraftan da dünyaya ve yanında bekleyen yakınlarına kaçamak gözlerle bakarak sana uzanacak bir yardım eli arıyorsun ama nafile… Nereye baksan seni götürmeye gelmiş vazifeli melekleri görüyorsun. Aynı zamanda onları senden başka kimsenin göremeyişine de hayret ediyorsun. O anda perdeler açılınca, daha önce belki de sadece isimlerini duyduğun melekleri görüyorsun; ama sadece sen görebiliyorsun; başkaları göremiyor ve seslerini de duyamıyor… O zaman aranan sensin; sadece seni almaya gelmişler, başkalarıyla işleri yok çünkü…
Ama yıllarca alıştığın ve gönül bağladığın dünyadan ayrılmak hiç de kolay değil elbette. Yine son bir ümidle; “aradığınız gerçekten ben miyim, bir yanlışlık filan olmasın” der gibi, acınaklı gözlerle meleklere bakıyorsun. Vazifeli meleklerin son derece ciddi ve kararlı olduklarını görünce, artık bir şey sormaya ve söylemeye cesaret de edemiyorsun. Yutkunmaktan dilin damağın kurumuş ve birbirine yapışıp tutulmuş vaziyette çaresizce teslim oluyorsun ve gitmeye razı oluyorsun.
O anda yaşadığın acı, ıstırap ve pişmanlığı dünyadaki hiçbir kelime anlatamaz! Hadis-i şerifte buyrulduğu üzere: “Ölüp de pişmanlık duymayan hiç kimse yoktur. Şayed ölen facir bir kimse ise, niçin tevbe edip salih bir kul olamadım, diye pişman olur. Ölen salih bir kimse ise niçin daha fazla salih ameller yapamadım, diye pişman olur.”
Ölen ölür gider de geride hasret ve nedametle dolu, yaşanmış bir hayatın hatıra sayfaları kalır. Kalanlar kısa bir zaman sonra her şeyi çabucak unutup, deve kuşu gibi başlarını dünya kumuna gömerek alıştıkları gibi yaşamaya devam ederler. Gaflet perdesi hayatın üzerine çekilir, akıbeti bile bile dünya sokaklarında saklambaç oynamaya devam edilir. Ölmeden önce uyanmak ve işi anlamak için her an bir fırsat var. Uyanmak için bir intibah ve infilak lazım. Gönül akıbet derdine düşmeyince, insan arayış yollarına düşmez. Ölmeden önce uyanmak…
Bir gün ansızın esaslı bir intibah şokuyla daldığı gaflet ve rehavet uykusundan uyanmak; ölümü, akıbeti, kabri, mahşeri, cenneti ve cehennemi; mahşerde hesab için bekleyişi, sırattan geçişi ve ahiret ahvalini görür gibi olmak. Vakit varken yola çıkmak; fırsatlar eldeyken kurtuluş adımını atmak. Bir gün aniden, kapılar kapanmadan işin farkına varmak…
Ebu Hureyre (ra)’den rivayetle, Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu; “Akıbetinden korkan kimse geceleyin yola çıkar. Gece yol alan kimse de varacağı yere ulaşır. İyi bilin ki Allahu Teâlâ’nın metaı çok pahalıdır. İyi biliniz ki Allahu Teâlâ’nın metaı (hakiki ve sermedi nimeti) cennettir.” (Tirmizi, Kıyamet 18)
“Kalbi diriliş” hissiyatı derinden sarsan, uhrevi tefekkürün ve akıbete matuf teveccühün yolunu açan ciddi bir intibah şokuyla başlar. Böyle esaslı ve kalıcı bir intibah vaki olmadıkça, manadan ve maveradan bahsetmenin hiçbir faydası olmaz. Zira uyuyan adam sözden anlamaz. Dünya rüyasına dalmış ve akıbeti unutmuş gafil adam, bir gün uyanmadıkça kapıldığı akıntıdan çıkıp kurtuluş adımını atamaz. Ekseriyet itibariyle bu rüya ölünceye kadar sürer; dünya sarhoşları kafayı mezar taşına vurmadan uyanamazlar. Ne acıdır mezarlıkta uyanmak; önemli olan, vaktinde uyanmak...
“İnsanlar uykudadırlar; ölünce uyanırlar!”
Ölmeden önce ölmek; akıbeti ölmeden önce görmek demek… Vakit varken uyanmak, çare eldeyken işi anlamak ve kurtuluş adımını atmaya çalışmak… Şuurun yolunu açan esaslı bir intibah kıvılcımıyla gaflet ve rehavet uykusundan uyanıp, daha fazla geç kalmadan ve bir gün ansızın kapılar yüzümüze kapamadan önce yola çıkmak… Ölmeden önce ölmek, maverai bir şuur ve idrak hadisesi; uhrevi şuurun uyanışına vesile olan intibah kıvılcımının remz-i nişanesidir. Kalbi dirilişin, tevbe ve inabe ile Hakk’a yönelişin ifadesidir.
Bulmak için aramak; aramak için uyanmak ve maksada doğru yola çıkmak lazım. Yol, sorana; kılavuz arayana lazım… İlim, hikmet ve marifet ehline lazım… Uyanış olacak ki, arayış olsun… Hasta olmayan ilaç sormaz; derdi olmayan da dermanını aramaz! Derdimiz; gaflet… Çaremiz; uyanmak… Hedefimiz: cehennemden kurtulmak… Gayemiz; Hakk’ın rızasını kazanmak ve salih kulları arasına katılmak…
İyi bilin ki kalbler ancak Hakk’ın zikri ile huzur ve itminana kavuşur. (Ra’d: 28)
Onu bulan her şeyi bulur. Onu bulamayan, her şeyden mahrumdur.
Onu bulan, neyi kaybetmiştir!? Onu kaybeden neyi bulmuştur.
Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Aralık 2012
Yusuf Akyüz