Sözün tükendiği yerde söz eder şehadet.
Aklın dumura uğratıldığı yerde akseder şehadet.
Vicdanın kaskatı kesildiği yerde nakşeder şehadet.
Çocuk ve kadınların çığlıklarının birbirine karıştığı ve duyulmadığı kulaklara çarpan en güçlü tokattır şehadet.
Zengininin sofrasının artığını, yoksulunun çöpte aradığı sokağın öfkesinin zirvesidir şehadet.
Gaddarı şömine başında şarap yudumluyorken, mağdurunun sokakta donarak öldüğü şehrin hiddetinin imgesidir şehadet.
Güçlünün güçsüze karşı Allah’a öykündüğü sarayları alaşağı eden zelzeledir şehadet.
Yer ile göğün, Allah ile kulun irtibatını koparmaya çalışan “kör ve sağırları” kör ve sağır eden yegane yoldur şehadet.
Haşa sadece cennete tamah ettiği için şehid olup tekrar dirilmeyi, şehid olup tekrar dirilmeyi, şehid olup tekrar dirilmeyi istememiştir Muhammed Mustafa aleyhisselam. Şehadetin zalimlerin tahtını sallamada en büyük iksir olduğunu bildiğindendir ve insanı ve insanlığı yaşatma kaygısıydı onu ölüme bu kadar müştak kılan. Çünkü Rab bu dünyayı insanın zulüm görmeden yaşayacağı bir yer olmasını istiyordu. Çünkü Rabbin en çok hoşlandığı şeydir insanlığın huzuru ve saadeti. Çünkü çoğu kez ancak şehadet ile bu huzur ve güven tesis edilebilmiştir. Çünkü çoğu kez zalim sultanlar ancak şehidin kanının bereketinden ve etkisinden çekinip çekilebilmişlerdir. Çünkü ancak şehidin kanı su üzerindeki taşın dalgaları gibi halka halka yayılarak yüzeyin tamamına yayılabilir. Ve çünkü birçok kez bir şehidin kanı bir halkı uykudan uyandırabilmiştir.
Allah’ın insana bahşettiği en değerli şey akıl ile bezenmiş hayattır elbet. Haz almak; sevinmek, gülmek, ağlamak, koşmak, yorulmak, sevmek, sevilmek, yemek, içmek, düşünmek, bulmak… Bu zincirin bir sonu var mı bilmem. Hazın akıl ile izdivacından müteşekkil hayat.
Hayvanlar da yaşarlar elbet. Ama haz alma kabiliyetleri sınırlıdır ve statiktir. Doymak, barınmak ve çoğalmak gibi dar ve kısır bir alana sahipken; insanoğlu çoğu zaman acılarından bile bir haz/lezzet çıkarmayı başarmıştır.
Tabi buna mukabil hayat en kutsal değerdir. İnancımızda bu böyledir. Kişinin öncelikle kendi hayatını sonra da diğer insanların hayatını koruyup kollaması öncelikli vazifesidir. Bu vazife sadece ölüm tehlikesinden korunmak değil; aynı zamanda özgür, adil, mutlu ve müreffeh bir inşa çabasıdır da.
Hayatın kutsiyetinin büyüklüğü, ona kast etmenin günahını da o oranda büyütmüştür. Bir insana kastetmek bir âleme kastetmekle eş değer bir kabahat olarak kabul görmüşüzdür. Hayata kast etme sadece “bedeni imha” fiili değil, aynı zamanda hayat döngüsünü zedeleme hareketidir de. Adalet, özgürlük, refah ve mutluluk hayatın dingin döngüsüdür. Bu dinginliği bozmak da hayata kast etmedir ki; fiili öldürme ile eş değerde bir suçtur. Her ne kadar bu dünyanın faniliği biliniyorsa da… Zira hayatı koruma dünya nizamının temelini teşkil eder. Bu koruma kalkanı olmasa dünyanın dengesi altüst olur.
Zaten canlılar yaratılıştan gelen özellikleriyle tehlikelerden azami derecede korunma güdü ve refleksleriyle donanımlıdırlar. Korunmak birinci önceliktir. Zihinsel yapısı dumura uğramamış herkes, tehlikelerden ve ölümden kendini korur. Ölüm tehlikesi belirdi mi hayatın diğer bütün gayeleri kendiliğinden arka sıraya geçer.
Yaratılıştan gelen bu, hayatı koruma güdü ve refleksin yanında Allah da ayrıca bunu insan yaşamının temel kanunu haline getirerek “hayatı korumayı en büyük ibadet; hayata kastı da en büyük günah” saymıştır. Tabi kast sadece cana değil; özgürlük, mutluluk, refah ve adalet alanlarına kast şeklinde anlaşılması gerektiğini söylemiştik.
Allah ölmeyi ve öldürmeyi asla emretmemiştir. Bundan kaçınmayı ise şiddetle salık vermiştir. Ancak insan buna rağmen asidir ve cana, mala, akla, ırza, inanca kast etmeye meyyaldir. Bu temayül yeryüzünün tüm zamanlarının zalimlerini ve zulüm sistemlerini üretmiştir maalesef. Aynı zamanda bu zalim sistemlerle mücadele de kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Yani tarih her daim direnişçilerini de üretmiştir, gah kalemden gah kılıçtan.
Zulüm ve isyanın arttığı zamanlarda ve toplumlarda bu zulüm ve isyanı bertaraf etmeye adanan müstesna kişiler vardır. İşte onlar bütün bu fıtri ve İlahi kalkana rağmen kendilerini feda ederler. Zira zulüm ve isyan düğümünün ancak kanla çözülebileceği ya da bu zulüm ve isyanın ancak kanla farkına varılabileceği/uyanılabileceği zamanlar vardır. “Kan” dışında başka bir ilacı yoktur bazen bu onulmaz insan sapmasının/hastalığının. Bu “raydan çıkmışlık” bazen sadece ve sadece “kurbanlar” ile yoluna girer.
İşte böyle zamanlarda bu tür sıra dışı insanlar ortaya çıkar. Tarihin, talihin ve kaderin seyrini değiştiren insanlar… Gönüllü fedailerdir bunlar. Tarihe ve zalime ışık tutar onlar. “Zulüm ve isyan düğümünü” çözerler. Müstesnadırlar. Azdırlar ama etkileri dünya kadardır. Sözün ve amelin zalimlere ve sistemlerine yetmediği zamanlarda bu kahramanların kanı gidişatı değiştirir. Kurban olmayı isterler ve kurban olurlar. Sonra arkasından bereket ve bolluk yılları gelir.
Kolay bir iş yaptıklarını sanmayın. Esasında onlar bir âlemi feda etmişlerdir yine binler âlemi kurtarma adına. Kanlarını şahit tutmuşlardır. Zulme ve isyana; tuğyana. Bu nedenle Rab onların şahitliğini kabul etmiştir ve onlara “şehid” demiştir; bu yüce ve çok zor olan bedeli ölümsüzlükle ödüllendirmiştir. Ondan daha üstün bir rütbe tayin etmemiştir. Zira “toplumsal kaos” düğümünün söz ve amel ile çözülemediği zamanlarda eğer kan ile çözecek yiğitler bulunmazsa, Allah bu defa da “helak” seçeneğini devreye koyar ki; bu, bütün canlıların felaketi olur.
İşte kanıyla bütün canlıları bir felaketin eşiğinden alan “şehid” bu nedenle çok mübarektir, ulvidir. Zira ihtiyaç olduğunda, fıtrattan gelen korunma kalkanını da aşıp ölümü tercih etmek gerçekten her babayiğidin harcı değildir. Her yürek ve her akıl bunu beceremez. Çünkü şehadet yürek ve aklın senkronize olmasıyla ancak ortaya çıkabilen bir eylemdir.
Şehadet ne tek başına yüreğin verdiği karardır ne de sadece aklın… Sadece yüreğin verdiği kararda isabet olmaz. Sadece aklın verdiği kararda da muhabbet olmaz. Ancak ikisinin ortaklığıyla feda edilmiş kan “şahitlik” eder. Kaos düğümünü çözecek doğru karar ancak bu şekilde ortaya çıkar.
Mehmet Gülsever
Mehmet Gülsever