Milyonlarca öğrenci yeni eğitim öğretim yılına başlamak için gün sayıyor. Bir yandan eğitimcilerin hazırlıkları öte yandan velilerin telaşı… Bu ikisi arasında da geleceğine şekil vermek için gayret gösteren öğrenciler. Eğitim kalitesinin arttırılması için eğitimcilerin olduğu kadar öğrenci ve velilerinin de üstlenmesi gereken sorumluluklar var. Eğitim sistemindeki eksiklikler de bir başka sorunu gündeme taşıyor. Biz de bu ayki röportajımızı eğitimdeki eksiklikler ve eğitimci, öğrenci ve veli ilişkisine ayırdık. Yıllarını eğitime adayan Hamdullah Yıldız Hoca kaliteli eğitim için yapılması gerekenleri İnzar Dergisi’ne anlattı. Eğitimi üçayaklı bir sehpaya benzeten Yıldız Hoca, “Eğitimci kadar öğrenci ve veli faktörü de önemlidir. Kaliteli bir eğitim için dengenin doğru sağlanması gerekir” ifadelerini kullandı.
İşte Hamdullah Yıldız Hoca’nın sorularımıza verdiği yanıtlar;
Yeni bir eğitim-öğretim yılına başlıyoruz. Öncelikle eğitim sistemimizi nasıl buluyorsunuz. Eğitim sistemimizde aksaklık var mı?
Soruyu “eğitim sistemimizde aksamayan bir şey var mı” biçiminde değiştirsek daha sağlıklı olur sanırım. “Yaptım, oldu” mantığıyla eğitimin birleştirildiği, “alfabeyi değiştiriyorum” sözüyle bir gecede âlimlerin cahil edildiği bir sistemden bahsediyoruz. 1 Kasım 1928’de alfabe değişikliğiyle 2 Kasım 1928’de ülkede okuma yazma oranının sıfırlandığı bir sistemden bahsediyoruz. Dünyanın hiçbir ülkesinde benzeri görülmemiş bir fevri veya dayatılan bir değişimden bahsediyoruz. Devrimlerin veya inkılapların yapıldığı hiçbir ülkede harf değişikliğinden sonra eski yazı şeytanlaştırılmamış, eski yazıyı kullananlar aşağılanmamış veya darağaçlarını boylamamıştır. Dolayısıyla tepeden inmeci bir sistemin aksaklıklarının olmaması anormaldir.
Cumhuriyet’in kuruluşundaki aksaklıkları konuşursak bırakın dergimizin sayfalarını, ciltler yetmez. Günümüz eğitim sisteminin sizce en büyük eksikliği nedir?
Tek kelimeyle ifade edin derseniz, “adaletsiz” derim.
Nasıl yani?
Şimdi IQ’sü 120 ile 140 olan, çalışan ve çalışmayan iki grup öğrenci düşünün, bunlar aynı yıl okula başlasınlar. IQ farklı, çalışma temposu farklı; ancak bu öğrencilerin ilkokulu bitirmesi için dört yıl beklemesi gerekir. Çalışanın çalışmayanı beklediği bir eğitim sisteminde adaletten söz etmek mümkün müdür?
ÖĞRENCİ ALMASI GEREKTİĞİ KADARINI ALIR
Çözüm?
Çözüm çok basit. Medresede bildiğiniz gibi aldığı dersi kavrayan öğrenci yeni bir ders almaya müsait ise diğer öğrencileri beklemeden yeni bir ders veya konu alır. Yani kimsenin kimseyi bekleme gibi bir zorunluluğu yoktur. Bir öğrenci, konunun tamamını alırken başka bir öğrenciye algılama durumundan dolayı konunun yarısı verilmektedir. Bu durumda konuyu anlamama gibi bir durumla da karşılaşmazsınız, çünkü her öğrenci, alması gerektiği kadarını almış olur.
Eğitimin iyileştirilmesi için eğitimcilerin üzerine düşen görev nelerdir?
Eğitimin iyileştirilmesi için eğitimcilerden ziyade sitemin sorgulanması gerekir. Mesela bir öğretmen, çalışma azmini yitirmişse, öğrenci veya insan sevgisinden yoksunsa bu öğretmenin emekliliğini yıllarca beklemesi hem kendisi için “çile doldurma” yılları gibi geçecek, hem de dersine girdiği öğrenciler için “kayıp zaman” olacaktır.
Öğretmenler üç beş yılda bir, hem alanlarında hem de pedagojik formasyon sınavına tabi tutulmalı, belli bir barajın altında kalanlar, devletin farklı kademelerinde memur olarak görevlendirilmelidir.
Yüz kızartıcı herhangi bir suçtan dolayı okulundan sürülen öğretmenin, suçu eğer sabitse, başka bir okula gönderilerek orada eylemine kaldığı yerden devam etmesi sağlanmamalı, görevden el çektirilmeli veya yine başka bir alanda memur olarak görevlendirilmelidir. Suçu sabit birinin başka bir okula gönderilmesi eğitimde tam bir paradokstur. Yeni okulun öğrencilerini bekleyecek tehlikeyi fark etmemenin hiçbir mantıki izahı yoktur.
Ancak yine ısrarla sorunuza cevap vermemi istiyorsanız, öğretmenlerin her yıl, her hafta, hatta her gün kendilerine format çekmeleri gerekir, derim.
Ha bu arada empatiyi de unutmamak gerekir. Çünkü eğitimde sempatiyi geliştiren empatidir.
MANEVİ BOŞLUK DOLDURULMAYA ÇALIŞILIYOR AMA…
Bir de eğitimin manevi boyutu var. Okullarda temel derslerin dışında öğrencilerin kişiliğinin oluşumu ve manevi doyum için sistemimiz yeterli midir?
Otuz dört yıldır, bir Ermeni, Kürt veya Arap gence her gün “Türküm, doğruyum” diye derse başlatan bir sistemden manevi boyut beklemek, maneviyata hakarettir. Türk olmayana “Türküm” dedirtip ardında “doğruyum” sözüyle yalan söyletmek ve bu nesilden doğru davranış beklemek bir çelişkiler yumağıdır.
Bu söylediklerime son iki yılı dâhil etmemek gerekir. Son iki yıldan itibaren eğitim sistemimizde manevi boşluğu dolduracak ciddi anlamda müfredat değişikliği oldu. Ancak bu boşluğu dolduracak, gençleri manevi iklimin havasına çekecek kadro eksikliği var, diyebiliriz.
“Sarığın kuyruğu sağ omuza mı atılır, sol omuza mı” tartışmalarını yapan âlimler(!) bulundukları medrese veya dergâhlarından dışarı çıktıklarında sarığın yasaklandığını görürler. İlahiyat fakültesi mezunu birçok öğretmenimiz de ne yazık ki günümüzde içeriği aynı olmasa da ehemmiyeti aynı olan kısır gündemlerle meşguller.
Yeni sistemde manevi bir hava estirecek müfredat var, ancak bu müfredatı uygulayacak kadrolara ihtiyaç vardır.
VELİLER MUTLAK SURETTE ÖĞRENCİ TAKİBİ YAPMALI
Peki, velilere düşen görevler nelerdir?
Eğitim, öteden beri üçayaklı bir sehpaya benzetilir. Bir ayağı öğretmen, bir ayağı veli, bir ayağı da öğrenci oluşturur. Ayaklardan birinin sorunlu olması sehpanın dengede durmasını engeller. Dolayısıyla veli de eğitimde öğretmen ve öğrenciyle eşit öneme haizdir.
Veliye düşen birinci görev, okul ile sürekli irtibatlı olmasıdır. Velinin eğitim düzeyinin hiçbir önemi yok; çünkü ilgi, bilgiden daha önemlidir.
Veliler, kitle iletişiminin gençleri esir aldığı bir dönemde öğrencilerin takibini nasıl yapabilirler?
Veliler de yine okulla irtibatlı olmalı, öğrencilerin geliş gidişlerini takip etmeli, tatil dönemlerinde öğrencilerin çalışabilecekleri ortamlar oluşturmalı, çocukların arkadaş seçimleri kontrol edilmeli, takıldıkları çevreler araştırılmalı…
HİÇBİRŞEY İNSAN YAŞAMINDAN DAHA DEĞERLİ DEĞİL
Eğitim kurumları çevresinde çocuklarımızı ve gençlerimizi bekleyen madde bağımlılığına yol açan internet kafe gibi tehlikeler var. Bu tehlikelere karşı velilerimize ve öğretmenlerimize düşen görev nelerdir?
Öğretmenler, madde bağımlılığı gibi tehlikeler konusunda öğrencilerin bilinçlenmesi için hangi branştan olursa olsun her gün olmasa bile haftada bir iki defa gençleri bekleyen tehlikeleri dillendirmelidir. Gençlerin bu konuda bilinçlendirilmesi bütün derslerin müfredatından daha önemlidir. Zira sınavlarda bir netin daha fazla yapılması bataklığa doğru sürüklenen bir gencin yaşamını kurtarmaz ve hiçbir üniversite insan yaşamından daha değerli değildir.
Bizi kırmayıp bize zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Emrah Tel / İnzar Dergisi – Eylül 2014 (120. Sayı)
İnzar Röportaj/Söyleşi