Gerek Müslüman bir fert, gerek bir grup olarak eğer kâfirler bizden hoşlanıyorsa, diğer Müslümanları bırakarak bize yakınlık gösteriyorlarsa biz mutlaka onlara doğru bir adım atmışız, kendi ilkelerimizden taviz vermişiz demektir.
Bu konudan söz açılınca, özellikle Yahudilerin ve Hıristiyanların bizi ne zaman ve niçin sevebileceği sorulduğunda cevap olarak çoğumuzun ezbere bildiği şu ayetle cevap veririz.
“Sen onların dinine tabi olmadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar Senden asla razı olmazlar.” (2/120)
Bu konuyu hem Resulullah (s.a.v) Efendimiz ve hem de sıradan bir Müslüman’ın hayatında yakından görmeye çalışalım.
Unutmayalım ki yukarıdaki ayet-i kerime bile doğrudan Peygamber (s.a.v) Efendimizin şahsını muhatap almaktadır. Yani bu tehlikeyle karşı karşıya olan sadece sıradan zayıf Müslümanlar değil bizzat ümmetin en başındaki kişidir, liderlerdir, daha sonra da herkestir. Öyle ya, kâfirler eğer taviz koparacaklarsa, bu kişinin lider konumda olması kendileri açısından daha kazançlı olduğuna göre, Müslüman liderler tarih boyunca bu tehlikeyle muhatap olmuşlardır.
Bunu biraz daha yakından görmeye çalışalım.
“Neredeyse, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi bize isnat etmen için seni ondan saptıracaklardı. İşte o zaman seni dost edinirlerdi. Eğer sana sebat vermeseydik neredeyse onlara birazcık meyledecektin. Bu durumda Sana hayatın da, ölümün de (azabını) kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın.” (17/73-75)
“İsterler ki Sen onlara (putlarına dokunmayarak) yağ yakasın, onlar da Sana yağ yaksınlar.”(68/ 9) ayet-i kerimesi gösteriyor ki, risaletin daha ilk günlerinde bu yola başvurmuşlardır.
Demek ki kâfirler taviz koparabilmek için Peygamber Aleyhisselam’ı bile seçebiliyorlar, vahyi değiştirmesini, ertelemesini, yumuşatmasını arzu ediyorlar. Eğer Efendimiz Aleyhisselam bunu yapacak olsaydı kesinlikle Onu dost edineceklerdi, seveceklerdi.
Kur’an-ı Kerim ve İslam tarihinden öğreniyoruz ki, ister Mekke müşrikleri, ister Ehl-i Kitap olsun, kâfirlerin en büyük arzuları Müslümanları dinlerinden döndürmek, küfürde eşitleşmek veya en azından taviz koparmaktır.
Şimdi bunu bir de yaşadığımız hayatta görmeye çalışalım.
İslami kimliğe sahip birisinin küfür cephesinde sevilebilmesi için mutlaka bir günah işlemesi, onların işleye geldiği haramlardan birisini yapması, kâfirlerin hoşuna gidecek sözler söylemesi, kâfirleri övmesi, onların yaptıkları zulmü ve küfrü doğru bulması gibi bir şeyler yapması gerekir.
Diyelim ki Müslümanca hayat yaşayan, eli kalem tutan, söz söylemesini bilen bir hanım kardeşimiz eğer küfür cephesinin medyasında, ekranlarında, gazete sayfalarında görünmek istiyorsa, bunu ancak Müslümanca hayatından taviz verdiği takdirde yapabilir. Küfür cephesinin sevgisini kazanabilmek için ya örtüsünden taviz verecek, ya erkeklerle karışık ortamlarda bulunacak, ya İslam’ın haram saydığı şeylerden birini helal sayacaktır.
Yani kâfirler hiçbir zaman bir Müslüman’ı İslami konularda daha iyi bir noktaya geldiği için, ahlakını daha da güzelleştirdiği için, ilmini ve irfanını daha da artırdığı için sevmez, gündem yapmaz ve onların dikkatlerini çekmez.
Şunu asla unutmayalım; kâfirler bizim günahımızı severler, bir günah işlediğimizde bizden memnun olurlar, bize yaklaşırlar.
Bundan daha da kötü olanını söyleyelim:
Eğer İslami kimliğe sahip birisi hem bu söylediğimiz kötülüklerden birisini yapar, hem de bu arada birlikte olduğu cemaatinden, ekibinden, arkadaş grubundan ayrılırsa, kâfirler böylelerini çok daha fazla severler, ekran ekran gezdirirler, medyalarında ona her gün yer ayırırlar.
Daha önce içinde bulunduğu İslami camianın açıklarını, eksiklerini onun ağzından durmadan anlattırırlar.
Yaşadığımız dünyada buna hepimiz çokça şahid olmuşuzdur, örnek vererek şahsileştirmek istemiyoruz. Fakat biz biliyoruz ki, bir Müslüman’ın böyle bir oyuna gelmesi gerçekten çok kötü bir şeydir.
Siyasi partileri tam olarak hakkın ve batılın temsilcileri olarak görmeyiz fakat yine de hakka ve batıla yakınlıkla niteleyebiliriz. Bu gibi olaylar siyasi hareketler içerisinde daha çok görülür.
Öncelikle Müslüman bir birey olarak böylesi bir tehlikeli konumda olup olmadığımız veya böyle bir tehlikeli çizgiye yakın olmadığımız konusunda kendimize dikkat etmeliyiz. Camia içerisinde, hareket içerisinde başkalarına değil de kâfirler niçin bize yakınlık duyuyor, niçin bize göz kırpıyor, niçin bizi alkışlıyor, bunun sebeplerini öğrenmeliyiz.
Camialar, hareketler de bunu geriden izlemeli mensuplarını yerine göre uyarmalı, yerine göre daha isabetli noktalarda istihdam etmelidir. Bundan da önce, onları bu noktaya iten sebepleri iyi bilmeli, bireylerinin öne çıkma, gündem olma hastalıklarını önceden tespit ederek tedavi etmelidir.
Yani bu işin niçinlerini bulup çıkarmalı, İslami çalışmalara darbe vuracak bu hastalıkları her zaman hesaba katmalıdır.
Mehmet Göktaş / İnzar Dergisi – Eylül 2014 (120. Sayı)
Mehmet Göktaş