Hani, biz Kâbe`yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim`den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail`e şöyle emretmiştik: "Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rukû ve secde edenler için evimi (Kâbe`yi) tertemiz tutun." ﴾Bakara: 125﴿
Hani İbrahim, "Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah`a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır" demişti. Allah da, "İnkâr edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!" demişti. ﴾Bakara: 126﴿
Tarihin ilk teşkilatlı hareketini başlatan peygamberdir Hz. İbrahim (a.s)… Kendisi o zaman en gelişmiş medeniyet(!) merkezlerinden olan Babil’den diğer merkez olan Mısır’a hicret etmiş. Ardından bu iki merkezin ortasında yer alan ve Şam bölgesi olarak adlandırılan bölgeye gelip yerleşmiştir. Ki burası sonraki insanlığın en büyük medeniyetlerinin kurulacağı yeni merkezdi. İslam medeniyetinin kurucusu Hz. İbrahim yeni medeniyetin temellerini bu topraklarda atacaktır.
Oğlu Hz. İsmail (a.s)’i Beytü’l Haram’a kardeşinin oğlu Hz. Lut (a.s)’u da hemen güneyinde yer alan Sodom ve Gomore halklarına gönderiyor ve bunlarla düzenli bir şekilde irtibat halindedir. Bunu biz Kur`an’dan anlıyoruz.
Burada Hz. İbrahim (a.s)’in kıssasını anlatma konumuzun dışındadır. Ancak biz Hz. İbrahim (a.s)’in medeniyet inşaasının üzerine kurulu olduğuna inandığımız faaliyetinden söz etmek istiyoruz ki, bu da kanaatimizce Beytü’l-Haram’ı yeniden ihya etme eylemidir.
Hz. Âdem (a.s)’den beri var olan ve yeryüzündeki ilk ev olan beytü’l-Haram insanlığın inşa ettiği ilk ve en mükemmel kusursuz kurumdur. İnsanlığın ilk nüvesi üzerine insanlık medeniyetini yeniden inşa etmekle memur olan Hz. İbrahim (a.s) bu görevini ilk kurumu ihya etmekle tekmil ediyor.
Dikkat edilecek olursa Hz. İbrahim (a.s) insanlığı medeniyetine, medeniyetinin merkez kurumunu inşa etmeden genel davetle davet etmiyor. Ancak Kâbe’yi inşa ettikten ve içini o medeniyete gönül verenler için ihtiyaca cevap verebilecek şekilde temizledikten sonra tüm insanları ve insanlığı kendi medeniyeti etrafında toplanmaya davet ediyor.
Hani Biz İbrahim`e Evin (Kâbe’nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) "Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükûa ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut." (Hac Suresi, 26)
"İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler." (Hac Suresi, 27)
Medeniyet çekim merkezidir. Çekim gücünü de köklü kurumlarından almaktadır. Bir medeniyetin ihyası projesini gerçekleştirme iddiasında olan bir hareket… Etrafında insanları toplamaya çalışan bir hareket köklü kurumları ihya etmeden kadim medeniyeti ihya etmede istenilen başarıyı elde edemez, hedeflenen noktaya varamaz.
Buna işaret olacak ki Allahu Teâlâ başa aldığımız ayet-i kerimede beytü’l-haramın insanları toplama gücüne sahip olduğuna işaret ediyor.
وَاِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ (Hani biz beyti insanlar için bir toplanma yeri kılmıştık.)
Beytin insanları etrafında toplayabilme gücünün kaynağı da ayet-i kerimede özellikle değinilen وَاَمْناً (emniyet/güven yeri) olmasındandır. Oraya sığınan insanların dağdağalı dünyada kendisini güvende hissedebileceği bir istikrar mekânı olmasındandır.
Kurum, köklerini insanlık tarihinin derinlerine salan ortak düşünceler üzerine bina edilir. Yüzeysel değildir. O an ortaya atılmış bir fikir üzerine bina edilmez bir kurum… Aynı zamanda kurumun devamlılığı da söz konusudur. Yani geleceği garanti altına alma, güvende hissettirme özelliğine sahiptir. Bu iki özelliği muhkem olduğu oranda kurum, kurum olma özelliğini barındırır. İnsanlığın en köklü ve istikbali en güvende olan kurum hiç şüphesiz beytü’l-haramdır. İnsanları etrafında toplama çekim gücüne sahip olması ve insanlar için emniyet yeri olması bu iki özelliğinin kuvvetindendir.
O halde inşa ve ihya edeceği medeniyet projesine insanların ilgi ve alaka duymasını isteyen bir hareketin bu köklü kurumları ihya etmeden başarısı muhaldir, denilse abartılı olmaz.
İbrahim (a.s) beyti ihya etmeden, içini ihya edeceği medeniyete zıt düşünce ve kirlerden temizlemeden insanlığa çağrıda bulunmamıştır. Bireysel tebliğ sürekli vardır. Ama kitlelere seslenme ancak ihya ettiği insanlığın ilk kurumundan sonra gerçekleşmiştir.
Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da; ihya edilen veya edilecek olan kurumun bütün bileşenleri ile ihya edilmesi hususudur. Meğerki bu bileşenler onun asli unsurlarından ola…
Unutulmamalıdır ki her şey insanlar tarafından dejenere edilir. Aslında dejenere var olanın zamana, zamanın diline, ahlak ve kültürüne uyarlanması ihtiyacına binaendir. Ancak bu uyarlama ehil ve emin kişiler eliyle değil de alelade insanlar tarafından yapıldığı, yapılmaya çalışıldığı zaman istikametinden sapar. Güzergâhını ve hedefini yitirir. En köklü ve en müstekim olan Ka’be bile dejenere edilebiliyorsa bu tehlikeden emniyette olan hiçbir şey yoktur. Bu hakikat göz önünde bulundurulmalı ve her şeyde olduğu gibi kurumların da ihyaya ihtiyaç duyacağı göz ardı edilmemeli. Önemli olan amaç ve hedefinden sapmış olana yok edilmesi gereken gözüyle değil de ihyaya ihtiyaç duyan gözlüğü ile bakılmasıdır.
Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve sellemin Ka’be’yi putlardan temizleme eylemine bu pencereden de bakılabilmeli…
İşte ihya eyleminde göz önünde bulundurulması gereken önemli husus kurumun asli tüm bileşenleri ile beraber ihya edilmesidir. Nitekim Ka’be’nin putlardan temizlenmesinden ve Müslümanların hâkimiyetine girmesinden sonra bile hacc ibadetini yerine getiren Müslümanlardan kimileri Safa ile Merve arasında sa’y etmeden imtina etmişler. Bunun cahiliye döneminden kalma bir âdeti çağrıştırmasından dolayı vebalinin olabileceği vehmine kapılmışlar. Oysa Safa ile Merve arasında Sa’y müşriklerin Hacc’a dâhil ettikleri bir eylem değil Hacc’ın aslında var olan ve ama müşriklerin sapkınlıklarını iliştirdikleri bir eylemdi. Buna işareten Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor;
“Şüphesiz, Safa ile Merve Allah`ın (dininin) nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâ`be`yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse bunda bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse şüphesiz, Allah onu bilir, karşılığını verir.” (Bakara 158)
Görüldüğü gibi Allahu Teâlâ Safa ile Merve’nin Allah’ın şiarlarından bir şiar olduğunu ifade ediyor ve eğer şiarlardan birine bir leke isabet ettirilmişse art niyetli kişiler tarafından, Müslümana düşen o şiarı iptal etmesi değil, isabet eden lekeyi izale etmesidir.
Kanaatimizce dejenere olmuş bir kurumumuzun yeniden ihyası konusunda bu ayet güzel bir usule işaret ediyor.
Yüzyıllarca Müslümanların dinlerini zalim hükümdarlara karşı muhafaza etmiş ve son iki üç yüz yılda da emperyal güçlere karşı en büyük direnişleri örgütlemiş olan tasavvuf dergâhlarının tarikattaki bazı uygulamalarda oluşan yanlışlar dolayısıyla cephe alınacak kurumlar değil, ihya edilmesi ve yanlışlarının terbiye edilmesi gereken asli kurumlar olduğuna inanıyoruz.
Aynı şekilde zamana uyum sağlama konusunda geri kalmış medreseler de öyle…
Bunlar bizim medeniyetimizin asli kurumlarıdırlar ve yüzyıllarca Müslümanlar bu kurumların ekmeği ile büyümüş. Düşmanca bir tavır nankörlüktür. Nankörlükse Müslümandan en uzak olması gereken sıfattır.
Toparlayacak olursak;
Hz Musa (a.s) ile Hz. Süleyman (a.s) eğer kıyas yapılması caizse hiç şüphesiz Hz. Musa’nın yüceliği tartışılmazdır. Ama bugün iman ehline kıyam aşılayan kuruluşu Hz. Süleyman (a.s)’a nasip olmuş olan Beytü’l-Makdis’tir.
İnsanları ihya edeceği yeni medeniyet etrafında toplamaya çalışan ve geleceği şekillendirme iddiasında olan hiçbir hareket bunu kurum kültürünü oturtmadan, kendisine miras olarak kalmış atayadigarı kurumları ihya etmeden başaramaz. Aksi, bataklık üzerine bina inşa etmekten başka bir şey değildir.
İşgale uğramış ve lağvedilmiş kurumları ihya eyleminden daha önemli, daha mühim bir eylem varsa bilaşek o da var olan kurumları muhafaza etmesi, onları dokunulmazları arasına almasıdır.
Mehmet Zeki Ergin / İnzar Dergisi – Ağustos 2015 (131. Sayı)
Mehmet Zeki Ergin