Bilindiği üzere iyiliği emretmek, kötülükten nehiy etmek Müslümanın anayasasının değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek temel maddelerinden bir tanesidir. Öyle ki bu, İslam’ın beş temel şartından sonra en önemli amel olarak addedilir. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Bir davetçi mekanizmasının kurulması gerektiğini belirten Al-i İmran suresinin 104. ayeti kerimesini duymayan, okumayan davetçi kalmamıştır sanırım.
Bu vecih ile peygamberimizin sadaka olarak nitelendirdiği iyiliği emir kötülükten nehiy namaz gibi, oruç gibi hayatımızın bir parçası olması gerekirken maalesef “meşguliyetlerimiz” bu noktada bizi meşgul etmekte, İslam’ın altı şartı olsaydı bu olurdu, diyebileceğimiz bu kutsal amelden bizi alıkoymaktadır. Meşguliyetlerimiz o kadar çok ki ailemize bile iyiliği emretmeyecek, kötülükten nehiy etmeyecek duruma gelmişiz.
İbn Teymiye’ye atfedilen şöyle bir söz vardır: “İyiliği emredecek, kötülükten nehiy edecek kişi fakih yani bilgili olmalı. Emrettiği ve neyhettiği şeyi iyi bilmeli. Yumuşak huylu olmalı. Halim olmalı. İşini yaparken gelebilecek eziyetlere karşı dayanıklı olmalıdır’ Bundan sonra İbn Teymiye şu altın kuralı belirler; ”" ليكن أمرك بالمعروف ، ونهيك عن المنكر غير منكر İyiliği emretmen, kötülüğü nehiy etmen güzellikle olsun”
Şer’i bir ameli yapmaya çalışan kimse eğer bu konuda yeterli bilgisi olmazsa emrettiği, anlattığı konu hakkında bilgisi ve yine nehyettiği mesele hakkında bilgisi olmazsa neyi emredecek, neyden nehiy edecek.
Öyleyse emri bil-ma’ruf wen nehyi ‘anil münkerde ilk merhale şüphesiz ki ilimdir. İlimden hali bir emri bil maruf nehyi anil münker hamlelerinin hepsi fiyasko ile sonuçlanır. Cahil birisinin iyiliği emir, kötülükten nehiy etmesi, sakıncalı sonuçlar ortaya çıkarmasına sebebiyet verebilir. Veriyor da. Her birimiz bu konuda birçok örnek getirebiliriz. İslam’ı anlatmaya çalışırken İslam’dan soğutanların sayısı hiç de az değildir. Bu taife hikmet ve ilim ehli olmadıklarından iyiliği emrederken güzellikle emretmemişler, kötülükten nehiy ederken güzellikle nehyetmemişlerdir. Bir çuval inciri berbat etmişlerdir. Kabalıkları İslam’a açık nice gönlü ürkütmüştür.
Emri bil ma’ruf nehyi ‘anil münker yapan kimsenin yumuşak huylu olması gerekir dedik. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarıyorsa, aynı dili konuştuğumuz insanı nasıl karanlık deliklerden çıkarmaz. İçki içen, içkiye mübtela birisine karşı veya ailesinden birisinin yaptığı hatalara karşı bir doktor hassasiyetinde olmalı emri bil ma’ruf nehyi ‘anil münker yapan kimse.
Çok güzel ahlâklı, çok da hikmet ehli diyebileceğim bir arkadaşım vardı, şöyle diyordu: “Namaz kılmayan bir grup kişi ile yaklaşık beş ay geçirdim. Bir gün onlara namaz kılın demedim. Ben aralarında iken bazıları namaza başladı. Diğerleri de ben ayrıldıktan sonra namaza başladılar. Bunu da bana daha sonra söylediler.”
Kötülüğü nehiy ederken başka büyük bir kötülüğe sebep olmamalı emri bil ma’ruf nehyi ‘anil münker yapanlar. Mesela sokakta kavga eden iki kişiye rast gelse ve bu iki kişinin birbirlerine ağza alınmayacak küfürler savurduklarını görse, kanlarının beyinlerine sıçradığı bu kavgacıların arasına girip kavga anında onlara nasihat etmeye çalışıp “neden birbirinize küfrediyorsunuz?” Peygambere salavat getirin derse, birbirlerine küfreden bu adamlar böyle bir durumda peygambere de küfretmeleri olasıdır. Bu durumda kötülükten nehiy etmeye çalışan kişi bilgisizliği nedeniyle daha büyük bir kötülüğe sebep olmuş olur.
Bir arkadaşımla mesajlaşıyordum. İyiliği emir kötülükten nehiy konusunda bir yazı yazdığımı söyledim. O da bu konuyla ilgili şunu söyledi: “Dinin muhatabının bütün boyutlarıyla bir insan ve onun yaşam şekli olması hasebiyle davetçi insanın öncelikle insan denen varlığın ne olduğunu, nasıl düşündüğünü, nasıl hissettiğini, dış dünyayı nasıl yorumladığını, yaşadıklarına nasıl anlam yüklediğini vb şeyleri konu alan psikoloji ve sosyoloji ilmini öğrenmesi lazımdır. Davetçi, içinde yaşadığı toplumun ve çağın kültürünü, tarihini, dilini, önceliklerini, ihtiyaçlarını iyi tespit etmelidir” diye başlayıp uzun uzadıya anlattı. Bütün anlattıklarını başta söylediğimiz İbn Teymiye’nin sözünün altına yerleştirmek mümkündür.
Ancak arkadaşımın “İçinde yaşadığı toplumun dilini iyi bilmelidir” noktasına biraz değinmek istiyorum.
En’am sûresinin 98. ayeti انكم وما تعبدون من دون الله حصب جهنّم انتم لها واردون nazil olduğunda ki ayetin meali şu şekildedir: “Siz de Allah’ı bırakıp taptıklarınız da cehennem odunusunuz. Cehenneme gireceksiniz.” Yahudiler, sahabe-i kirama gelip “Siz Kur’an’ın ‘siz ve Allah’ı bırakıp taptıklarınız da cehennem odunusunuz’ dediğini söylüyorsunuz. Üzeyr’e tapanlar, Mesih’e tapanlar vardı. Onlar ne olacak? Bu peygamberler de mi cehenneme gidecek. Çünkü onlar Üzeyr’e ve Mesih’e tapıyorlardı. Sizin dediğinize göre onlar da cehenneme girecek. Allah’tan başka taptıklarımız cehenneme girecekse kendilerine tapılan Üzeyr ve Mesih de cehenneme girecek. Buna ne diyorsunuz?
Peygamber okulunda yetişmiş sahabe onlara çok güzel bir cevap verdi: “Siz daha kendi dilinizi bilmiyorsunuz. ما cansızlar من ise canlılar için kullanılır. وما تعبدون demek sizin taptığınız cansız şeyler demektir. ومن تعبدون şeklinde olsaydı dediğiniz doğru olurdu.”
Bu nedenle davet ederken, iyiliği emrederken, kötülükten nehyederken kavmin dilini, muhatabın dilini bilmek çok çok önemlidir. Çünkü bazı kılcal damarlardan girmek gerekir ki, bu da ancak muhatabın dilini iyi bilmekten geçer.
inzar
inzar