Tunus’la başlayan Arap Baharı nasıl ki bölgesel statükoda derin kırılmalara yol açtıysa, “Bahar iklimi” üzerine inşa edilmeye çalışılan yeni denklemler de “Bahar havasının” Suriye’de tökezlemesiyle beraber kemale ulaşamadan farklı bir kırılmayla karşı karşıya kaldı.
Arap Baharı nasıl ki bazı bölge ülkelerindeki gidişatı alt üst ettiyse, aynı şekilde Suriye’deki tökezlemeyle beraber yeni bölgesel konseptlerini Esat sonrasına göre ayarlayan birçok müdahil ülkedeki gidişat da alt üst oldu.
Arap Baharı öncesinde bölgede en fazla kısır döngü yaşamaya başlayan ülke İsrail idi. Suriye’ye müdahil olmasına karşın en büyük tedirginliği yaşayan ülkelerden biri de Suudi hanedanlığıydı. Oysa hem İsrail, hem de Suudi hanedanlığı Suriye’deki tökezlemeden sonra “Baharın ikliminden” en fazla nemalanan iki ülke haline gelmiş bulunuyor. İsrail, mahkûm olduğu kısır döngüyü kırdı, Mısır darbesiyle beraber önü en fazla açılan ülke haline geldi. Mısır’da İhvan’ın iktidardan darbeyle uzaklaştırılmasında İsrail ile partnerlik rolü oynayan Suudi hanedanlığı, tedirginlik havasını büyük oranda aştı. Hatta şu anda bölgede en fazla etkisi hissedilen “İsrail-Suudi ekseni” şekillenmeye başladı ki bu eksen, Amerikan Neocon’larının da desteğiyle yeni bir bölgesel şekillenmeye bile soyunmuş durumdadırlar.
İsrail-Suudi ekseni, israil’in tehlike algısı üzerinden şekillenirken bu anlamda öne çıkan İhvan düşmanlığı, Suudi ve Körfez’deki kimi müttefiklerinin de korku algısını depreştirmekte, bu da adı anılan eksenin taraftar bulmasını hızlandırmaktadır. Darbeci Sisi yönetimi ise zaten bu kirli eksenin ilk gayri meşru ürünü olarak ortaya çıkmıştı.
İsrail’in tehlike algısı elbette sadece Suudilerin de tehlike olarak gördüğü İhvan’la sınırlı değildir. Eskiden İran’la, şimdilerde İhvan’la anılan Hamas, İran ve Hizbullah da aynı kirli ittifakın tehlike algısı kapsamında bulunan diğer aktörler arasındadır.
İlk başta Suriye üzerinde “Dostlar” grubu içerisinde yer alıp İsrail ve Suudilerden pek de farklı düşünmeyen Türkiye ve Katar gibi ülkeler de şu anda israil-Suudi ekseninin hedefleri arasında yer almış bulunmaktadır. Özellikle Mısır’daki darbe ve Suriye’deki gidişat üzerinden yaşanan ayrışma bölgede İsrail-Suudi ekseninin etkinliğini artırırken ayrışma sonrası Katar-Türkiye ekseninin istenmeyen bir ittifak haline gelmesi, her iki ülkeyi de İsrail-Suudi ittifakının hedefi haline getirmiştir.
Bu durumda hâlihazırda İsrail-Suudi ekseni, Türkiye-Katar ittifakı, İran-Hizbullah çizgisi ve İhvan-Hamas hattı şeklinde bölgedeki aktörler farklı cephelere ayrılmış durumdadırlar. Türkiye-Katar ittifakı daha ziyade savunma hattına çekilerek iç dizaynı hedef alan müdahalelere karşı savunma pozisyonunu icra etmekle meşguller.
İran-Hizbullah çizgisi, yeni denklemde Suriye’deki gidişatın belirleyici olduğuna inanmakta ve burayı bir direnç noktası olarak değerlendirmeye devam etmektedir.
İhvan-Hamas hattı ise şu anda en zor dönemini yaşamaktadır. Suriye üzerinden yaşanan ayrışma, İran-Hizbullah çizgisi ile ilişkileri çok fazla etkiledi. Türkiye-Katar ikilisi destek sunsa da artık İhvan ve Hamas için çok fazla bir şey yapabilecek konumda değiller.
Bunun yanında Türkiye, Katar, İran, Hizbullah, Hamas, İhvan hepsi bir bütün olarak İsrail-Suudi ekseninin hedefi haline gelmiş bulunmalarına rağmen kendi aralarında yaşadıkları Suriye odaklı çelişkiler yüzünden ortak bir savunma mekanizması geliştirme durumunda değiller. Bu nedenle uluslararası destek gören İsrail-Suudi ekseni şu anda etki gücü bakımından daha aktif bir rol oynamaktadır.
Kısacası Arap Baharı başlangıcında oluşmaya başlayan yeni güç ve ittifak denklemleri daha ete kemiğe bürünmeden Suriye’deki tökezlemeyle beraber belki tahmin bile edilmeyen savrulmalara maruz kaldı. Şu anda Mısır’dan Hamas’a, Türkiye’den Katar’a yaşanan sıkıntılar da ani gelişen ittifak savrulmalarının birer yansıması olarak belirmiş durumdadır.
İran’ın İsrail-Suudi ittifakının merkezinde olan Mısır cuntası ile normal seyirde süren ilişkilerini de keza aynı ittifak savrulmalarıyla açıklamak mümkündür.
Yeni güç denkleminin ortaya çıkardığı tabloya bakarsak;
Suriye yangın yeri olma özelliğini sürdürmeye devam etse de İran ve Hizbullah’ın bundan olumsuz etkilenmeyecekleri görülmektedir.
Oluşan yeni şartlar itibariyle İran’la ilişkileri zedelenen Hamas, artık Türkiye ve Katar’dan umduğu desteği alamaz. Mısır darbesiyle beraber en zor ve sıkışık dönemini yaşayan Hamas için şimdilik en etkili seçenek, eski müttefikleriyle zedelenen ilişkileri yeniden kurabilmektir.
Katar, Suudi’nin dayattığı iç dizayna karşı direnmekle meşguldür. Son olarak Suudi’nin Körfez İşbirliği Teşkilatı üzerinden dayattığı abluka, Katar’ı yeni bir ilişki ağı geliştirmeye sevk etmiştir.
Türkiye ise, aynen bölgesel ittifakların savrulması gibi içerde müthiş bir ittifak savrulmasıyla karşı karşıya kalmıştır. “Paralel yapı” ile ifade edilen içerdeki ittifak savrulması kesinlikle Arap Baharı ve Suriye’deki yansımalarından bağımsız değildir.
Suriye yansıması ve Mısır darbesi “Dostlar grubu” arasında nasıl ki bölgesel denklemde olağanüstü bir ayrışma ve savrulmaya yol açtıysa, Türkiye’deki iç dengelerde de aynı ayrışma ve savrulmayı beraberinde getirdi.
Hatta Türkiye’de daha düne kadar ittifak pozları veren AKP ile Gülen grubu arasında yaşanan şiddetli mücadelenin oluşturduğu görüntü, aslında bölgesel bazda yaşanan güç mücadelesinin mükemmel bir özetini teşkil etmektedir.
Hükümet tarafı, İsrail-Suudi ekseninin şu anda yürüttüğü politikaya itiraz edip Mısır, Hamas ve kısmen Suriye konusunda farklı bir eğilim ortaya koyarken Gülen grubu içerde İsrail-Suudi ekseninin tezleri üzerinden hükümete karşı taarruzunu sürdürmektedir. İçerdeki mücadelenin artan dozajı seçim süreci ile izah edilse de aslında taraflardan biri diğerini diskalifiye etmeden bu mücadelenin bitmeyeceği söylenebilir. Çünkü içerdeki mücadele, ana dinamiklerini bölgesel bazdaki güç mücadelesinden almaktadır.
Aslında hükümete Gülen grubu üzerinden yapılan operasyon, salt bu grubun kendi öz yetenekleriyle yaptığı bir operasyon değildir. Uluslararası bağlantıları olan, ilham kaynağını ve teknik altyapısını Amerika ve israil’deki malum odaklardan alan çok boyutlu bir operasyon girişimi olduğu açıktır. Temel hedef ise AKP hükümetini İsrail-Suudi ekseninin başını çektiği yeni bölgesel konjonktüre adapte etmekten geçmektedir. Dolayısıyla sürdürülen hükümet karşıtı kampanya ne kadar acımasız görünse de ana hedef hükümeti düşürmek yerine boyun eğdirmektir.
Hükümetten ne mi istiyorlar?
İlk önce Mısır darbesi konusunda İsrail-Suudi ekseni gibi düşünüp hareket etmesi istenmektedir. Bununla bağlantılı olarak Hamas lehine takınılan siyasi tavırdan vazgeçmesi istenmektedir.
Suriye konusunda değişen konjonktüre göre hareket etmesi istenmektedir.
İran, Rusya ve Çin gibi ülkelerle artırılan siyasi ve ticari faaliyetlere bir “çekidüzen” vermesi istenmektedir. Daha ziyade İran’la sürdürülen ve artarak devam eden ticari ilişkilerin “Ambargo” hassasiyeti gözetilerek seyreltilmesi baskısı uygulanmaktadır.
Petrol akışı konusunda Kürdistan yönetimiyle yaşanan yakınlaşmadan şikâyet etmektedirler ve bu ilişkinin dondurulmasını dayatmaktadırlar.
Tüm bu dayatmalar ise görünürde Gülen grubunun aktiviteleri üzerinden yapılmaktadır.
Hükümet ise hukuki bağlayıcılığı olacak şekilde Gülen grubunu “Terör” kapsamına alan söylemlerle karşılık verip operasyon sinyalleri verse de bugüne kadar hukuki anlamda herhangi bir girişime yönelmemesinin farklı sebepleri bulunmaktadır.
Hükümet, her seçim döneminde başvurduğu “mağduriyet” kartını bu vesileyle yakalayarak bunu bariz bir seçim stratejisine dönüştürdüğü açıktır. Bu durum, seçim öncesi herhangi bir operasyon girişimini bloke eden önemli bir faktördür.
Ayrıca hükümet yuvarlak cümlelerle “dış güçler” vurgusu yaparken Gülen grubu üzerinden operasyona arka çıkan malum bağlantılar konusunda açık adres vermekten özenle kaçınmaktadır.
Gülen grubu üzerinden operasyon çekenlere karşı pratikte pek fazla bir karşılık verilemeyeceğinin bilinmesinden dolayı da tüm karşı söylemler idari tedbirlerle bütünleştirilerek Gülen grubuna yöneltilmektedir.
Sürekli atıf yapılan “seçim sonrası operasyon” hususu ise, perde gerisindeki malum odaklarla varılacak muhtemel bir anlaşmadan sonra mümkün olabilecektir. Gülen grubu üzerinden operasyon çekenlerle belli noktalarda anlaşmaya varmazlarsa yapılacak her türlü operasyonun etkisinin sınırlı kalacağı iyi bilinmektedir.
Bu durumda “seçim sonrası operasyon” vurgusu, salt seçim dönemiyle alakalı olmaktan ziyade seçimler sonrasına kadar “dış odakla” varılacak bazı prensip anlaşmalarını akıllara getirmektedir.
Özellikle “17 Aralık operasyonu” akabinde İsrail ise aniden gelişen tazminat görüşmelerinde ilerlemelerin sağlandığının açıklanması, hükümete uygulanan baskılara karşı hükümetin israille anlaşmaya mecbur bırakılmasının tipik bir yansımasıdır. Seçimler öncesinde israil’le anlaşmaya varılmasının yan etkileri göz önüne alınarak muhtemel anlaşmanın seçim sonrasına bırakılması da “seçim sonrası operasyon” olgusuyla ilişkili bir yönünün bulunduğu ihtimalini güçlendirmektedir.
Özellikle Bülent Arınç’ın geçen hafta Ağrı dönüşünde gazetecilere açıklama yaparken israil’le tazminat anlaşmasının seçim sonrasında imzalanmasının kuvvetle muhtemel olduğu yönündeki açıklaması, hükümetin Gülen grubuna karşı “dış odak” desteğini zayıflatma çabası olarak değerlendirmek pekâlâ mümkündür.
Şurası kesindir ki hükümet “dış odaklar” dediği Amerika ve İsrail’deki etkili lobilerin desteğini almadan Gülen grubuna karşı etkili operasyonlar yapamayacaktır. Çünkü Gülen grubunu oluşturan ana iskelet dışarıdadır ve büyük oranda bu güçlerden himaye görmektedir.
Bu durumda öne çıkan asıl mesele şu olmaktadır:
Hükümet, Gülen grubuna karşılık Amerika ve israil’le anlaşmaya mecbur bırakılırken varılacak muhtemel bir anlaşmada hangi konuda ne kadar taviz vereceğidir.
İç politikada ABD-İsrail ikilisinin ne tür istekleri olacaktır, hükümet bunların ne kadarını karşılamayı taahhüt edecektir?
Dış politikada İsrail-Suudi şer ekseninin uygulamak istediği kirli politikalara karşı tavrını değiştirecek midir? Bu eksene karşı tutumu değişecek midir? Değişirse ne oranda bir değişiklik olacaktır?
Kısacası şu anda hükümet belli bir pazarlığa mecbur bırakılmakta ve pazarlıkla vermesi istenen tavizler için Gülen grubu bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır.
Ali Özgür / İnzar Dergisi – Nisan 2014 (115. Sayı)
Ali Özgür