Allah(cc)’ın, insanlar için seçip beğendiği ve razı olduğu yegâne din İslam’dır. Bu din, fertleri arasında merhametli ve derin duygulu şahsiyetler yetiştirmek için içtimaî nizamda fakir ve zengin arasındaki husumeti ve hasetliği izale etmek, sosyal dengeyi muhafaza etmek ve muhabbeti artırmak için zekâtı farz kılmıştır. Ayrıca İslâm kardeşliğini gerçekleştirmek ve her mümini "zengin bir kalbe sahip kılmak" için infakı teşvik etmiş ve onu da "îsâr" ile zirveye yükseltmiştir. Zira dinîn gayesi, Allah(cc)’ın birliğini tasdikten sonra faziletli ve erdemli insan yetiştirmek suretiyle cemiyette huzuru hâkim kılabilmektir.
Bu itibarladır ki, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam, Medine’ye hicret edince daha yoldayken Cuma Mescidinde ilk irat ettiği cuma hutbesinde ashabına bu hedefi göstermiş ve Medine’de kuracağı İslam toplumunun yükünü kaldırmak için Müslümanları sorumluluk almaya, infaka ve fedakârlığa çağırarak şu yönlendirmede bulunmuştur:
“Ey insanlar! Kendiniz için ahiret azığı hazırlayın ve onu kendinizden önce gönderiniz! Muhakkak ki, bir gün ölecek ve dünyada her şeyinizi geride bırakacaksınız. Sonra Âlemlerin Rabbi, arada bir tercüman ve perde bulunmaksızın sizden her birinize: Sana Benim Resulüm gelip, emirlerimi tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, ihsanda bulundum... Sen bu nimetlerden kendine ahiret payı ayırdın mı? diye soracak... O da sağına bakacak, soluna bakacak, hiçbir şey göremeyecek… Sonra önüne bakacak cehennemden başkasını görmeyecek! Öyle ise yarım hurma ile de olsa, cehennemden kendisini korumaya gücü yeten hemen o hayrı işlesin. Onu bulamayan da güzel bir sözle kendini korumaya çalışsın.”
Allah(cc) Resulü sallallahu aleyhi vesellemin, hicret yolculuğunun sona erdiği, etrafında pervane gibi dönen kalabalık bir ashap gurubunun da bulunduğu bir sırada böyle bir mesaj vermesi çok manidardır. Gerek geride bıraktığı müşriklerin ağır mihnet ve ihanetleriyle ilgili ve gerekse yaşadığı hicret yolculuğunun meşakkatleriyle ilgili geriye dönük hiçbir söz söylemiyor. Bilakis O, önüne bakıyor; ileride kendilerini bekleyen zor günlerin hesabını yapıyordu. Artık ayakları sağlam yere basmıştı; ama onun önünden ardından hicret edip Medine’de toplanacak muhacirlerin idaresi ve iaşesi büyük bir sorun olarak karşısında duruyordu. Bu sorunun altından kalkacak fedakâr insanlara ihtiyaç vardı.
İşte bundan dolayı, Allah(cc) Resulü sallallahu aleyhi vesellem, ashabına ve özellikle Medine halkına bunu işar ettiriyor, bu motivasyonu sağlamaya çalışıyordu. Bu cemiyetin bünyesine isar kültürünün yerleşmesini sağlıyordu. İşte Allah(cc)ın Resulünden aldığı bu mesajla yoğrulan Medine Halkı (Ensar), Kuran’ın şu iltifatına mazhar olmuştur:
"Kendilerinden önce o yurdu (Medine`yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (zaruri bir ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin `cimri ve bencil tutkularından` korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Haşr: 9)
Bu güzel ilahi iltifata mazhar olan ashabın hayatından da bir iki örneği sunduktan sonra kısa bir değerlendirme yapmaya çalışalım:
Ebû Hureyre radiyallahu anh`ın rivayet ettiğine göre; bir adam Peygamberimiz, sallallâhu aleyhi ve selleme gelerek: "Ey Allah(cc)’ın Resulü! Ben açım" dedi Rasulüllâh sallallahu aleyhi vesellem, hanımlarından birine haber salarak yiyecek bir şeyler göndermesini istedi, fakat müminlerin annesi: "Seni peygamber olarak gönderen Allah(cc)’a yemin ederim ki, evde sudan başka bir şey yoktur" dedi. Diğer hanımlarının da aynı durumda olması üzerine Peygamber sallâllâhu aleyhi ve selem, ashabına dönerek: "Bu gece bu şahsı kim misafir etmek ister" diye sordu. Ensar`dan biri: "Ben misafir ederim, ya Resulallah!” dedi ve o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına: “Evde yiyecek bir şey var mı" diye sordu. Hanımı: “Hayır, sadece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var" dedi. Sahabî: "Öyleyse çocukları oyala, sofraya gelmek isterlerse onları uyutmaya çalış, misafir içeri girince de lambayı söndür, biz de sofrada yiyormuş gibi yapalım" dedi.
Nihayet o şekilde sofraya oturdular, misafir karnını doyurdu; onlar da aç yattılar. Sabahleyin o sahabîyi gören Resulüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, şöyle buyurdu: "Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allah(cc), ziyadesiyle memnun oldu." (Buhari, Menâkıbul Ensar, 106; Müslim, Eşribe, 172)
Bir gün ashaptan bir grup Mescitte oturmuş, Rasulüllâh(s.a.v)`ın feyizli sohbetini dinlemekteydiler. Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, bir ara şu ayeti kerimeyi okudu: "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe asla "birr"e (yani hayrın kemaline) eremezsiniz! Her ne infak ederseniz, Allah(cc) onu hakkıyla bilir." (Âli İmran, 92)
İşte o sırada derin bir vecd ile Rasûlullâh’ı dinleyen bir sahabi birden ayağa kalktı. Yüzünde ilâhî nur parlayan bu sahâbi Ebû Talha idi. Ebû Talha’nın Mescidi Saadet’e yakın, içinde altı yüz hurma ağacı bulunan kıymetli bir bahçesi vardı ve burayı pek severdi. Sık sık davet ettiği Rasûlullâh`a ikramla da bahçesini bereketlendirirdi. Ebû Talha: "Ya Rasûlellâh! Benim servetim içinde en kıymetli ve bana en sevimli olan, işte şu şehrin içindeki sizin de bildiğiniz bahçemdir. Şu andan itibaren Allah(cc) rızası için onu Allah(cc)’ın Resulüne bırakıyorum. İstediğiniz gibi tasarruf eder, dilediğiniz fakire verebilirsiniz" dedi.
Ve Ebû Talha, bu kararını tatbik etmek üzere derhal bahçeye vardı, ama içeri girmedi. O sırada hanımı bir ağacın gölgesinde oturuyordu. Ebû Talha’nın bahçeye girmediğini gören Hanımı: "Ya Ebâ Talha! Dışarıda ne bekliyorsun? İçeri girsen ya!” dedi. Ebû Talha: "Ben içeri giremem, sen de eşyanı toplayıp çıkıver" dedi. Beklemediği bu cevap karşısında şaşıran hanımı: "Neden ya Ebâ Talha! Bu bahçe bizim değil mi?" dedi. Ebû Talha: "Hayır, artık bu bahçe Medine fakirlerinindir" diyerek ayeti kerimenin müjdesini ve yaptığı infakı sevinçle anlattı. Hanımının: "İkimiz adına mı, yoksa yalnız şahsın adına mı bağışladın" sorusuna da "İkimiz adına" diye cevap verince hanımı da tam bir huzur içinde: "Allah(cc) senden razı olsun Ebâ Talha. Etrafımızdaki fakirleri gördükçe aynı şeyi düşünmüştüm de sana söylemeye bir türlü cesaret edemedim; Allah(cc) hayrımızı kabul buyursun” dedi. (Müslim, Birr: 142)
İşte böylece Medine’de Resulüllah’ın dizi önünde terbiye gören, Onun mektebinde yetişip olgunlaşan İslam cemaati, çok kısa bir sürede en olgun meyvesini verdi. Öyle ki, onlar, var olan imkânlarını mümin kardeşleriyle paylaşmanın da ötesinde şiddetle muhtaç olmalarına rağmen sahip oldukları nimetlerden vazgeçerek onları verebilmenin faziletine ulaştılar. Nitekim Yermuk Seferinde şehîd olmak üzere bulunan üç yaralı mücahide ayrı ayrı verilmek istenen suyu her biri diğerine havale etmiş, neticede hiçbirine vefat etmeden su verilememiş ve hepsi son nefeslerinde bir yudum suya hasret kalarak şehit olmuşlardı.
İşte isar budur. İsar, Şefkat ve merhametin özüdür. Mümin’in kalbinde hiç sönmeyen bir nur, tükenmeyen bir umuttur. İsar, insanlığımızın bu âlemdeki kalb yoluyla Hakk`ın vuslatına yönlendiren bir cevheridir. Bu cevheri elde eden mümin, cömert, mütevazı, hizmet ehli ve aynı zamanda ruhlara nizam ve hayat aşısı yapan bir gönül doktorudur. O, ruhlara huzur bahşeden her gayretin ön safında bulunur. Yine o, sözü ile yazısı ile hâli ile her sefalet, çile ve ıstırabın civarında yerini alır. O, dertlinin, muzdaribin yanında, sahipsizlerin ve ümitsizlerin başucundadır. Şüphesiz kalbe yerleşen imanın ilk meyvesi merhamettir. Bunun sayesinde ancak müminler sorumluluk bilincini elde eder ve kardeşini nefsine tercih ederler. Bunun, gerek günümüzde ve gerek tarihimizde sayısız örnekleri vardır.
Ama Allah(cc)`tan korkmayan, Allah(cc)`ın rızasını aramayan, İslam ahlakından yoksun olan insanlara göre dünya, herkesin yaşam mücadelesini; verdiği bir arenadır. Materyalist dünyada her insanın mücadelesi, hayatta kalabilmek, en iyi şartlarda yaşamını sürdürmek, en yüksek kazancı elde etmek ve en güçlü hale gelebilmek içindir. Bunun için gerektiğinde kendisinden zayıf ve aciz gördüğü kişileri ezmeyi, sindirmeyi ve haklarını ellerinden almayı bile mubah görebilir.
Bugün İslam ahlakının yaşanmadığı Batı toplumlarında karşılıksız birine fedakârlıkta bulunmak, güçsüz insanlara yardım elini uzatmak, bir başkasının rahatını, sağlığını, neşesini, mutluluğunu, güvenliğini düşünmek yoktur. Hatta kendi rahatlığından ve çıkarlarından feragat ederek, diğer insanları kendinden üstün tutmayı saflık görürler. Bu nedenle de karşılıksız olarak her hangi bir fedakârlıkta bulunmak şöyle dursun aynı ana-babadan olan kardeşler dahi faizle bir birlerine para verirler. Bazen fedakârlık yapıyor gibi görünerek birine yardım etseler de mutlaka bunun bir karşılığını düşünüyorlardır.
Diğer yandan, aynı insanlar, yapacakları yardım karşılığında yüklü bir çıkar elde edeceklerse bunda hiç tereddüt etmezler. Ancak her iki taraf da bunun bir çıkar ilişkisi olduğunu bilir, çıkarları devam ettiği müddetçe dostlukları da devam eder; ama çıkar bitince dostluk da orada biter. İşte tüm bu riyakârlıkları, bencillikleri insanlıklarını bitirmiş, gerçek manada sevgi, saygı ve dostluğu yok etmiştir.
Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi - Ocak 2012 - 88. Sayı
Mehmet Şenlik