İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

İslâmî Ekonomik Sistem ve Faiz Vahşeti

2022-01-24
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Resûl-i Ekrem salallahü aleyhi vesellem, Mekke’de ticaretle meşguldü. Onun katıldığı Hilfü’l-Fudûl da ticaretle ilgiliydi. Cahiliye devrinde faiz yaygındı ve ticaretten sayılırdı. Hatta onlar için ticaret, bir tür faizdi. “Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar. Bunun sebebi onların, ‘Alım satım da ancak faiz gibidir’ demeleridir. Hâlbuki Allah, alım satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Allah’tan bir öğüt erişir de faizciliği bırakırsa geçmişteki kendisinindir, durumunun takdiri Allah’a aittir. Kim de yine faizciliğe dönerse işte bunlar orada devamlı kalmak üzere cehennemliklerdir.” (Bakara Sûresi 275) Zira cahiliye devrinde ticaret; çok kazanma hırsına ve kazandığını tüketecekse kendisi için tüketmeye dayalıydı. Tüccar, karşısındakinin çıkarını düşünmeden ne kadar çok kazanabilirse kendisini o kadar yetenekli kabul ederdi. Başkalarına yardım etmeyi ise kınardı. Yardım talep eden olursa verdiğine karşı faiz isterdi. Karşısındakinin bundan zarar görmesini de ticaretin gereği kabul eder, önemsemezdi. Serbest pazar ekonomisinde bu, tamı tamına kapitalist yaklaşımdı. Bu ekonomik sistemde, zenginin kazancı kendineydi; yoksul ezilir, mağdur edilirdi ve yükselme umudundan hep yoksundu. Resûl-i Ekrem salallahü aleyhi vesellem, Medine-i Münevvere’ye geçtiğinde serbest pazar ekonomisini yasaklamadı ama o ekonomik sistemi, yüce Allah’ın emirleri doğrultusunda kapitalist kirlilikten arındırıp dönüştürdü. Çok kazanma hırsından beslenen ekonomik sistemin yerine, toplumun gereksinimlerini gözeten, bir ekonomik sistem gelişti Medine’de. Bu ölçüleri vahiy ile belirlenmiş, insan fıtratına uygun ve Müslüman vicdanını yansıtan ekonomik sistemde, “bencil tüccar” yerini mücahid, merhamet ehli tüccara bırakmıştır. Bu sistemde tüccar, çok çalışır ve çok kazanmak isterdi ancak o bunu sadece kendisi için yapmazdı. Onun için çok kazanmak; daha çok sevap işlemesi, daha çok infak edip başkalarının ihtiyacını karşılayıp İslam sancağını ileriye taşımak için bir ilahi rıza imkânıydı. Ticaret, Müslüman tüccar için mukaddes bir vazife gibiydi. Müslüman tüccar, israfa kaçmadan kazandığından giyinip beslenerek rızıklanırken başkasını kazancına zekât ve infakla ortak etmekten mutluluk duyardı. “Ne yapsam daha çok infak ederim, daha çok sevap kazanırım?”, onun temel kaygısıydı. Onu daha çok kazanmaya sevk eden de bu mukaddes kaygıydı. Ticaret, Medine-i Münevvere’de Ahiret makamları elde etmek için bir dünyevi merdivendi. Tüccar, kazanıp malını artırırken sevabını da artırıp ilahi rızaya daha çok kavuşmayı umut ederdi. Böyle bir ekonomik sistemde faizin yeri olamazdı. Onun yerine tüccarın zarar edip çökmesini engelleyecek önlemler alınırken karz-ı hasen konmuştur. “Karz” terim olarak “geri ödenmek üzere verilen mal veya birine ödünç/borç verme” demektir. “Hasen” ise “iyi, güzel” anlamındadır. “Kim Allah’a güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah’tır ve O’na döndürüleceksiniz!” (Bakara 245) “Allâh’a güzel bir borç verecek olan kimdir? Artık Allâh, bunu kendisi için kat kat arttırır. Onun için oldukça üstün ve onurlu (kerim) bir ecir vardır.” (Hadîd, 11) Karz-ı hasen, bu ayet-i kerimelerde kişinin Allah için fedakârlıkta bulunması, ahireti uğruna dünyasından vazgeçmesi anlamında kullanılmıştır. Müslümanlar, kişinin karşılıksız borç vermesini Allah yolunda yapılan fedakârlık olarak gördükleri için onu da karz-ı hasen olarak nitelendirmişlerdir. Zira kişinin mü’min kardeşinin gereksinimini bir çıkar beklemeden karşılaması, Allah için yapılan bir fedakârlıktır. Resûl-i Ekrem, “Kim bir Müslümanın dünya sıkıntılarından birini giderirse Allah da onun âhiret sıkıntılarından birini giderir. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımındadır.” (Buhârî) buyurmuştur. “Sadaka on misliyle, karz on sekiz misliyle mükâfatlandırılır”, “İki defa borç vermek bir kere sadaka vermek gibidir.” hadis-i şeriflerinde ise karşılıksız borç vermek, doğrudan sadaka ili ilişkilendirilmiştir. Karz-ı hasen’in bu şekilde teşvik edildiği, yüceltildiği bir ekonomik sistemde faiz elbette yasaklanırdı. Zira bu ekonomik sistemde sermaye sahibi, muhtaç kişilere yardım etmeyi fırsat kabul ederken faizli sistemde sermaye sahibi, kişilerin güç duruma düşerek faizle borç aramalarını fırsat bilmektedir. İslâmî ekonomik sistemde, tüccar için başkalarının acı ve ihtiyaçları sevap kazanmaya vesile iken faizli ekonomik sistemde başkalarının acı ve ihtiyaçları daha çok para kazanmak için fırsattır. İslâmî ekonomik sistem, ne kadar insanî ise kapitalist ekonomik sitemi o kadar vahşidir. İslam; faize müsamaha ile yaklaşmamış; faizciyi, tefeciyi şeytanın dostu ve kardeşi olarak görmüştür. Ancak bu salt söylemde kalmamış, Müslüman idareler ve toplumlar, güç durumda kalanların faize bulaşmamaları için önlemler almışlardır. Bu doğrultuda para vakıfları kurulmuştur. Kişiler, herhangi bir mülklerini vakfedebildikleri gibi paralarını da vakfetmişler ve vakıf idareleri sermayeye ihtiyaç duyan kimselere vakıflardan karz-ı hasen vermişlerdir. Yine özellikle Osmanlı Devleti’nde Ahi Loncaları gibi esnaf birlikleri de karz-ı hasen sandıkları oluşturmuş ve o sandıklardan işe yeni başlayan ya da çalışırken güç duruma düşen esnafa karz-ı hasen ihsan etmişlerdir. Esnaf, durumunu düzeltince borcunu ödemiş ve aynı zamanda karz-ı hasen sandığına infakta bulunanlar arasında yer almıştır. Nihayetinde İslam’ın getirdiği bu fazilet istikrarlı bir dayanışma yolu olmuştur. FAİZ FELAKETİ Resûl-i Ekrem, Veda Hutbesi’nde bir kez daha faizin yasaklandığını duyurdu, İslam’ın faizle ilgili kesin yasağını tebliğ etti. İslam’ın yaklaşımı net olunca Müslümanlar arasında faiz yaygınlaşmadı. Ancak İslam âleminin zayıflaması ve Batı bankalarının İslam dünyasına uzanması ile faize bulaşanlar oldu. Faizli ekonomi, tüccarı ve hatta karz-ı hasene muhtaç sıradan insanı, sürekli faiz açığını kapatma çabasına mahkûm ederken Osmanlı Devleti de Batılı bankalar ve gayrimüslim tefecilerden para bulmak için faize bulaştı. Faizli ekonomi, bir tüketim ve israf ekonomisidir. Nitekim, 19. yüzyılda Osmanlı Devleti faize bulaştıkça israfta derin gitmiş ve devlet en zayıf olduğu dönemde müsrifçe saraylar inşa etmeye yönelmiştir. Benzer bir durum fertler için de geçerlidir. Fert, faize bulaştıkça harcamalarında sınırlamadan uzaklaşır, nihayetinde faiz kurumları onun kapısına dayanır, onu icralara götürür, malını mülkünü faiz borcuna karşılık elinden alır. Osmanlı, başlangıçta faizli ekonomiyi, sorunlarından kurtulmak için bir kurtuluş yolu görmüştü oysa o yol, onu yıkıma götürdü. Fertler de ekonomik sorunlarından kurtuluş için faize girerler; faiz bankaları sürekli o yönde teşvikte bulununca fertler onu kurtuluş yolu zannederler. Oysa faiz, zamanla onun bütün varlığını tüketen bir canavara dönüşür. Faizli ekonomi, ticaretin de önünde bir engeldir. Zira faiz, sermayeyi riskli girişimlerden uzaklaştırır, garanti bir kazanç gibi görünen faiz havuzlarına çeker. Faiz, yeni girişimcilerin sahaya girmesini engeller, onları var olan girişimcilerin sermayedarına dönüştürür. Zamanla geniş bir “oturan zengin” kitlesi meydana getirir, üretimi, üretimdeki rekabeti bozar, engeller. Öte yandan daha büyük faiz lobileri, paraya gereksinim duyan yatırımcılara faizle para vere vere zamanla onları tahakküm altına alır, onları faiz lobilerinin bir tür esaretine sokar. Bu sistem, iyice yerleştiğinde ekonomi, birkaç faiz baronunun vicdanına (!) kalır. Osmanlı Devleti’nin çökmesinde faize bulaşmanın mühim bir yeri vardır. Osmanlı üretime yöneleceğine faizle borç temin etmeye yöneldiği için çöktü, demek asla abartı değildir. Günümüzde ise Uluslararası Para Fonu (İMF), devletleri ABD ve müttefiklerinin tahakkümüne almak için faizi bir silah olarak kullanmaktadır. Uluslararası borç tutsaklığının sonucu Mart 1970’te iktidardan düşürülen Kamboçya Devlet Başkanı Sihanouk Pekin’deki sürgünde şöyle yakınıyordu: “ABD daha doğrusu IMF yardımını kabul ederek bünyemize ulusun kan dolaşımını zehirleyen bir virüs kabul etmiş oluyorduk. Yardımların neden olduğu rahatsızlık sinsi sinsi ilerleyen bir felce benziyordu. Belirtileri ortaya çıktığında bir şeyler yapmak için çok geç kalınmıştı. Zehir işlevini yerine getirmeyi ben yardımı tümüyle kestikten sonra da sürdürdü. Ülkemiz üst düzey yöneticileri arasında bulunan dolar tutkunları, dolarların yeniden akışını sağlamak için ihanet etmeye ve belki de benim aldığım önlemleri engellemeye hazırdılar.” Kamboçya’nın devrik devlet başkanının “yardım” dediği aslında “faizli borç”tur. IMF, faizin devletlerde yol açtığı ürküntüyü hafifletmek için faizi, uluslararası yardım kılıfına sokmuştur. Hangi devlet, o kılıfta yardım alıp IMF faizine bulaşmışsa kendisini felaketlerden kurtaramamıştır. O ülkeler gittikçe yoksullaşmış, borçlarını ödemek için halklarına verdiklerini kısmışlar ama nihayetinde darbe ve hatta istilalara konu olmuşlardır. Faizli ekonomide, tefeci denen bir sermaye sınıfı vardır. Faizi, her tür kuraldan soyutlayarak bir kazanç yolundan da öte bir mahkûmiyet/bağımlılık yoluna dönüştüren bu sınıf, kendilerinden faizle borç alanı, asla belini doğrultmayacak bir sürece zorlarlar. Parayı öylesine yüksek bir faizle verirler ki borcu alan, her seferinde yeni bir borca mahkum olur ve nihayetinde tefecilere bağımlı hâle gelerek bütün kazancını onlara aktarmak durumunda kalır. Onların fasit dairesinden çıkmak istediğinde ise şiddetle cezalandırılır. IMF de ülkeleri ABD’ye bağımlı hâle getirmek için bu tefeci yönteminden yararlanır. Daha doğrusu IMF’nin borç politikası tamamen bir tefeci politika olarak oluşturulmuştur. IMF, ülkelerin bütçeleri açık verince onlara borç para verir. Lâkin, tefeci bir yaklaşımla verdiği borcun söz konusu ülkenin borçlarını tamamen ödeyip kalkınma yoluna girmesine izin vermez. Aksine ülkeyi, sürekli borca muhtaç tutarak daimi müşterisi hâline getirir. Ardından borçlarının ödenmesini sağlama alma bahanesiyle ülkenin ekonomisine müdahale eder, merkez bankasını denetleyerek vergi politikalarına ve harcama giderlerine yön vermeye kalkışır. Ülkeyi gelirlerini yatırım için kullanmaktan alıkoyup borç ödemeye sevk eder. Ülkenin hükümetlerinden rahatsız olduğunda yüksek vergilere yöneltip yatırımlardan uzak tutarak hükümetle halkın arasını açar. Hükümete karşı halk isyanlarını kışkırtır. Bunda başarılı olmadığında darbe yapma yoluna gider. Neticede başta “yardım” adı altında ülkeye borç veren IMF, nihayetinde ülkenin gayriresmi bir istilacısına dönüşür, ülkeyi ABD ve müttefiklerinin politikalarının maşası hâline getirir. Pek çok çağdaş ülke için tıkır tıkır işleyen bu faizle başlayan istila, 19. yüzyıldan itibaren, henüz IMF yok iken Batılı devletler tarafından Osmanlıya karşı işletilmişti. Osmanlı, Batı ülkelerinin borçlarını ödemek için onların her tür kısıtlamasına razı olmuş, nihayetinde ekonomisini Batı ülkelerinin bankalarının acenteleri konumundaki Yahudiler ve diğer azınlıklara teslim etmişti. Ama koca Osmanlı, tamahkâr tefecinin tuzağına düşen sıradan insan gibi onların elinde kıvrana kıvrana can vermişti. İnsanlık hasene sahip çıkmayınca seyieye (kötülüğe) mahkum oldu. İnsanlık, hasenin nimetini bilip hamd etmeyince faiz seyiesinin vahşetine düçâr oldu. Ne yazık ki bugün o hasen olandan o ölçüde uzaklaşmış ki artık seyieyi tabii hatta zorunlu görmek, faizsiz bir ekonomi için, aynen Mekke cahiliyesi gibi “imkânsız” demektedir. Bu aslında, kölelik düzenini tabii ve hatta zorunlu görenlerin hâlinden farksızdır. Rabbim, ıslah olmayı nasip eylesin…  
Dr. Abdulkadir Turan

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS