Hani melekler, "Ey Meryem! Allah seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı." ﴾42﴿ "Ey Meryem! Rabbine divan dur. Secde et ve (onun huzurunda) rükû edenlerle beraber rükû et" demişlerdi. ﴾43﴿
Bu, Hz. Meryem’e Allah azze ve cellenin buyruğudur. Hz. Meryem Mukaddes bir yük yüklenecektir. Bu mukaddes yük için iki seçimle dünya kadınları arasından seçilmiştir. Dünyanın diğer tüm kadınlarına üstün kılınmış, üstünlüğüne göre donatılmış ve taltif edilmiştir. Bunların hem şükrü olarak hem de gelinen makamın liyakati olarak Allah azze ve celle Hz. Meryem’den Namaz’a devam etmesini, çokça secde etmesini ve rükû edenlerle beraber rükû etmesini emrediyor.
Hz. Âdem (a.s)’den başlamak üzere kıyamete kadar, şeriat koyucu tarafından istisna, tahsis ya da ilga olmadığı sürece Allah azze ve cellenin buyrukları herkes için caridir. Emir ise emir, buyruk ise buyruk, nasihat ve öğüt ise nasihat ve öğüttür.
Hz. Muhammed aleyhi’s-salatu ve’s-selamın şeriatı bütün şeriatlerin mükemmili(kemale erdiricisi)dir. Bu hakikat çerçevesindedir ki bin dört yüz seneyi aşkın bir süredir Muhammed Mustafa aleyhi’s-salatu ve’s-selamın ümmetinden hiçbir mümin “Ben yalnız Sana ibadet ederim ve ben yalnız Senden yardım talep ederim” diye bir beyanı olmamıştır. Allah muhafaza böyle bir beyan ümmetten hariç olmayı ifade eder ki bu müminin tüm amellerinin iptali olur.
Dikkat edilsin! Hz. Muhammed Mustafa aleyhi’s-salatu ve’s-selamın ümmetinin mümin fertleri; “Kıyam, rükû ve secdeden müteşekkil namazlarımızı yalnız başımıza değil, cemaat olarak eda ediyoruz.” demiyorlar. Bütün ibadetlerin fihristesi olan namazda “tüm ibadetlerimizi ferd olarak değil cemaat olarak eda ediyoruz” beyanında bulunuyorlar.
Allahu Teâlâ Hz. Meryem’e bu buyrukta bulunurken, “Biz, seni diğer dünya kadınları arasından seçip onlara üstün kıldık” gerekçesini söyledikten sonra “öyle ise bu büyük nimetin şükrü olarak ve bir de bu makama hakkını vermek adına rükû edenlerle beraber rükû et!” telkininde bulunuyor. Allahu Teâlâ Ümmet-i Muhammed’i vasat bir ümmet kıldı. Hz. Muhammed Mustafa aleyhi’s-salatu ve’s-selamı hidayet yolunda onlara rehber kıldığı gibi onları da Allah’a giden yolda tüm insanlığa rehber kıldı, böylece Hz. Peygamberi onların aleyhinde şahit kıldığı gibi onları da tüm insanlar aleyhinde şahitler kıldı. Hz. Adem (a.s)’den kıyamete kadar, gelecek tüm milletlere onları üstün kıldı. Şüphe yok ki bütün bunlar Hz. Meryem’e namazlarını rükû edenlerle beraber eda etmesi emrine muhatap olması için gösterilen illetten geri kalan bir illet değildir.
Bu kadar güçlü bir misyona sahip olan Ümmet-i Muhammed’in taşımakla yükümlü tutulduğu ağır yükü taşıyabilmesi bilmek için “Ya Rabbi! Yalnızca Senden yardım dileniyoruz, öyle ise bizi yardımsız bırakma!” duasında bulunabilmesi için “Hep beraber yalnızca sana ibadet ediyoruz!” şartını yerine getirmiş olmaları lazımdır. Mezkûr duanın kabulü de mezkûr şartın yerine getirilmesine bağlıdır.
Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemın; “Bütün yeryüzü benim için mescit kılındı” hadis-i şerifi fert halinde eda edilebilecek ibadete değil, her tarafta toplu eda edilebilecek ibadetlere işaret eder. Mescitlere gelme imkânı bulmayanların cemaatsiz ibadetlerini yerine getirmenin mazeretini ortadan kaldırır. Ama bununla beraber mescitlerde/ibadet için tahsis edilen mekânlarda eda edilen ibadetlerin hem sevabı hem de insan ruhu ve kalbinde oluşturduğu etki kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Zira bu mekânlar sürekli ibadete şahit olmakla, kötü ve çirkin fiillerden uzak ve hali olmakla bambaşka manevi bir atmosfer sahibidirler. Bu atmosfer başka hiçbir yerde yakalanamaz. Bu kadar zor bir çağda ben İslam davetçisiyim diyen hiçbir mümin davetçi böyle bir menfaat ve donanımdan kendini müstağni görme lüksüne sahip değildir.
وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ (Hani melekler Ey Meryem demişlerdi!)
Meleklerin Hz. Meryem ile konuşmasıyla ilgili şöyle bir izahat getirmek zorunda kalmışlardır müfessirler. Zira meleklerin birisiyle konuşması nübüvvet meselesini meydana getirmektedir. İşte bundan dolayı müfessirler, onunla doğrudan konuşmadıklarını, meleklerin bu buyrukları Hz. Meryem’e ilham ettiklerini söylemişlerdir. Zira Allahu Teâlâ Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellema hitaben; “Biz senden önce erkeklerin dışında kendisine vahyettiğimiz birini göndermedik” diye buyuruyor.
Ancak bazı müfessirler burada ihracın yerine gelmesi için her iki şartın birlikte var olması gerektiğini ifade etmişlerdir. Ki bu iki şart da biri; vahyolunmak, diğeri de; gönderilmiş olmak… Dolayısıyla Allahu Teâlâ’nın kadınlara vahyettiğini ama bir resul olarak onlara vahyetmediğini ifade etmişlerdir. O halde melekler Hz. Meryem ile konuşmuşlar ama bir resulle konuştukları gibi değil. Zira Hz. Meryem’in kendisine söylenilenleri tebliğ etmekle mükellef tutulduğuna dair bir veri yok.
اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَمينَ (Allah seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.)
Rağıb el-Isfahani “İstifa(seçme)”nin iki kere tekrar edilmesiyle ile olarak; “Birincisinde Allahu Teâlâ Hz. Meryem’i sırf ibadet ile meşgul olsun diye onu dünyalık kesblerden müstağni kılmıştır. İkincisinde ise onu İsa Mesih’in annesi olma şerefi ile şereflendirmiştir.” diye bir izahatta bulunuyor.
Muhammed Hüseyin Fadlallah ise; Istifa’nın tekrar edilmesi te’kid ve şu ruh halinin Hz. Meryem’de sürekli olarak diri tutulması içindir ki; kendisinden önce de ve kendisinden sonra da dünya kadınları içinde kendisi için vücuda getirilen haller hiç kimse için ne vücuda gelmiştir ne de vücuda gelecektir.
Tathiri (temizlenmesi)ne gelecek olursak… Bazı müfessirler Hz. Meryem’in kadınları ibadetlerden alıkoyan hades hallerinden temiz tutulduğuna işaret ettiğini söylemişlerdir ki bu makul bir izahtır. Zira bu haller kadınları ibadetlerden alıkoyduğu için “din konusunda noksan”lıkla tavsif edilmelerine neden sayılmıştır. Bu açıklamanın makuliyeti ile beraber; “küfrün necasetinden temizlenmiş, küfrün kirlerinin ona bulaşmasına müsaade edilmemiş” şeklindeki yorumlar kanaatimizce daha kapsayıcıdır. Üstad Bediüzzaman’ın; “Her kâfirin bütün hallerinin kâfir olması gerekmediği gibi her müminin de bütün hallerinin mümin olması gerekmez. Bazı kâfir haller bazen müminlerde de bulunabilir. Örneğin kâfir bir ahlak olan cimrilik bazen müminde bulunabildiği gibi mümin bir ahlak olan cömertlik bir kâfirde bulunabilir.” izahatını göz önünde bulundurarak; “Küfrün hiçbir ahlakının Hz. Meryem’de bulunmasına müsaade edilmemiş” şeklinde bir izahat da getirilebilir. Öyle ise Hz. Meryem kendisine tevdi edilen görevden önce bütün mümin sıfatlarla bezenip küfrün bütün kirlerinden temizlenmiştir. Bu, İslam davetçisi olma gibi kutsal bir görev yüklenenler için de aynı şekilde bir uyarıdır. Aksi halde küfrün necasetinden herhangi birisini üzerinde taşıyan mümin davetçinin görevini hakkıyla ifa etmesi mümkün değildir. Belki de günümüz Müslümanları başarısızlıklarının en büyük nedenini burada aramaları gerekmektedir.
عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَمينَ (Dünya kadınlarına) ibaresi ile kastedilenin tüm kadınlar olduğunu söyleyenler olduğu gibi kendi zamanının kadınlarına üstün kılındığını söyleyenler de vardır.
Bir Nükte: Şeriatte tahir etme, sonradan arız olan necasetler içindir. Asli itibari ile olan necasetler şeriatte tahir edilemez. Öyle ise insanın tahir edilebilmesi necasetin sonradan bulaştığına, doğasında olmadığına işarettir. İnsanın cevheri tahirdir. İnsanın görevi o tahir cevheri necasetlerden korumaktır. Takva da budur.
يَا مَرْيَمُ اقْنُتي لِرَبِّكِ وَاسْجُدي وَارْكَعي مَعَ الرَّاكِعينَ (Ey Meryem! Rabbine divan dur. Secde et ve (onun huzurunda) rükû edenlerle beraber rükû et" demişlerdi.)
اقْنُتي (Rabbin için ibadetlerinde süreklilik olsun. Kunut; ibadette daim olmak manasındadır) diyor Muhammed Hüseyin Fadlallah.
Bu ayet-i kerimede Hz. Meryem’den talep edilen Allah (cc)’ın emirlerine münkad olması ve bunun bir zaman dilimi ile sınırlı olmadığının bilinmesi ve insanın hiçbir zaman kendisi için açılan yücelik yolunun sonuna erişemeyeceği dolayısıyla günden güne ibadetlerini hem kemiyet ve hem de keyfiyet olarak artırmasıdır.
Bu ayet-i kerimede istenilen tek bir şey vardır o da; “Allah’ın emrine her daim amede olmasıdır.” Zira; Allah’ın huzurunda kıyama durmak emre hazır olduğunu ifade etmektir. Allah (cc)’ın huzurunda secdeye kapanmak, emre itaatin sembolüdür. Allah (cc)’ın emri önünde eğilmiş (rüku’a gitmiş) bütün mahlukat ile beraber eğilmek yüceliği önünde eğilmek, Allahu Teâlâ’nın yüceliğine boyun eğmek demektir. Burada istenilen bunun devamlı olmasıdır, sürekliliğidir.
Faruk Hamza / İnzar Dergisi – Kasım 2014 (122. Sayı)
Faruk Hamza