İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

İslami cemaatlerde seçkincilik

2019-10-09
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Allah Teâlâ’nın dini için mücadele eden, etraflarındaki diğer Müslümanları Allah Teâlâ’ya karşı sorumlulukları konusunda duyarlı kılmaya çalışan davetçi Müslümanların karşılaşabilecekleri önemli bir tehlike seçkinciliktir. Kendilerini etraflarındaki halktan daha bilinçli, daha takvalı görmek; etraflarındaki Müslümanları bilinçsiz ve kandırılmış görmek, onları “avam” diye nitelemek; seçkinci düşüncenin bazı sonuçlarıdır. Bu düşüncenin belirgin bir tezahürü sohbetlerde ortaya çıkmaktadır. Böyle biri, muhatabını cehennem azabı ile korkuturken; kendisi son derece rahat gözükür. Adeta kendisi cehennemden berat belgesi almış gibidir. Şüphesiz bu şahıs, inanç olarak kimsenin cehenneme karşı bir garantisi olmadığını biliyordur. Ama yine de zihninde, kendini konumlandırdığı yer itibariyle, kendisi için böyle bir tehlike görmemektedir. Oysa biz biliyoruz ki gerçek anlamda Allah Teâlâ’yı en çok tanıyanlar, O’ndan çok daha fazla korkmaktadırlar. Allah Resulü aleyhisselatu vesselam, Allah Teâlâ’yı en çok tanıyan kişi olduğu için, O’ndan en çok korkan kişi de odur. Ayet-i kerimede de Allah Teâlâ’dan ancak âlimlerin korktuğu ifade edilmiştir: “Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar.” (Fatır 35/28) Dolayısıyla burada bir çelişki vardır. Eğer gerçekten başkasına cehennemi hatırlatan kişi, etrafındakilerden daha şuurlu ve daha takvalı ise onlardan daha çok Allah Teâlâ’dan korkmalıdır. Böyle olunca da cehennemden bahsettiğinde kendi adına korkusu çok güçlü olmalı, hatta muhataplarca da fark edilmelidir. Resulullah aleyhisselatu vesselamın hali böyleydi. Nitekim kendisine gelen heyetlerden biriyle konuşurken ağlamaya başlar, sebebi sorulunca şöyle buyurur: “Beni korkutan, ağlatan Allah’ın beni kılıcın ağzı gibi ince ve keskin olan dosdoğru bir yol üzere göndermiş olmasıdır ki; ondan azıcık eğrilsem helak olurum!”[1] Maalesef seçkin olma düşüncesi Resulullah aleyhisselatu vesselam’da bile var olan bu korku ve endişenin davetçi sıfatına bürünen bazı insanlarda oluşmasını engellemektedir. Bu düşüncenin başka bir tezahürü, kendisi dışındaki insanların çok kötü bir durumda olduklarını hatta helak olduklarını düşündürmesidir. Ne ki böyle bir düşüncenin, düşünce sahibinin ziyanına alamet olduğu fark edilmemektedir. Çünkü hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “İnsanlar helak olmuş, diyen kimse, insanların en çok helake uğrayanıdır.”[2] Bu düşüncenin bir başka olumsuzluğu da hep başkasıyla uğraştırırken muhasebe yapmayı engellemesidir. Çünkü kişinin bütün düşünce ve gayretini başkalarını düzeltmeye teksif etmesi, onda kendisinin düzeltilmeye ihtiyacı olmadığı zannını doğurmaktadır. Bunun sonucu olarak da İslam’ın şiddetle nehyettiği nefsi hastalıklar baş göstermektedir. Büyüklenme (kibir), kendini beğenme (ucb) ve ameline güvenme gibi hastalıkların, bu düşüncenin sonunda ortaya çıkmaları kuvvetle muhtemeldir. Oysa takvalı bir müminden beklenen tevazudur. Takvalı kişi, kendini kusurlu ve amelini az görür. Çevresindeki insanlara da hüsn-ü zan besleyerek kendinden hayırlı görür. İşte böyle biri, herkes tarafından cana yakın görülür ve sözleri ilgiyle dinlenir. Böyle değil de seçkinci bir tavırla insanlara yaklaşmanın ise ahlaki kötülüğünün yanında davete yansıması da oldukça olumsuzdur. Çünkü insanlar, büyüklük taslayan bir tavırla kendilerine yaklaşan insanlardan hoşlanmaz ve etkilenmezler. Onlarla ilişkiyi sürdürmek istemezler. Hatta bu tavır, insanlarda uzaklaşma ve nefret doğurur. Diğer taraftan bu düşünce halka karşı birçok sorumluluğun ihmal edilmesine yol açmaktadır. Örneğin seçkinci düşünceye sahip kişi açısından “helak olmuş”, “İslam’dan bütünüyle uzak” diye düşünülen diğer insanların gıybeti yapılabilir, arkalarından hakaret edilebilir, kötü zanda bulunulabilir. Hatta bunun ileri aşamasında malları bile yenilebilir. Nitekim Yahudilerin böyle seçkinci bir düşünceye sahip oldukları ve kendileri dışındakileri “ümmiler” diye niteleyip mallarını yemekte bir beis görmedikleri ayet-i kerime ile sabittir. “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, "Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur" demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar. Hayır! (Gerçek onların dediği değil.) Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever.” (Ali İmran 3/75-76) Yahudilerin seçkinci düşüncesi aşağıdaki ayet-i kerimeden de anlaşılmaktadır: “De ki: Ey Yahudiler! Bütün insanlar değil de, yalnız, kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin (bakalım)!” (Cuma 62/6)[3] Sonuç olarak gerçek bir davetçi etrafındakileri Allah Teâlâ ile buluşturmaya çalışırken seçkin” olduğuna dair nefsi fısıltılara karşı uyanık olmalı, kendini içinde yaşadığı halkın düşük bir ferdi gibi görüp tevazu ile insanlara yaklaşmalıdır. Ancak maalesef İslami yapıların fertlerine verdiği özgüven çoğu zaman bu tevazuu ortadan kaldırmaktadır. [1] Asım Köksal, İslam Tarihi; C:17, Syf:138 [2] Müslim, Birr, 139 [3] Ayrıca bkz: Maide 5/18
inzar

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS