Allah'u Teala, insanın dünyada serbestçe rolünü oynayabilmesi için, ona özgür irade vermiştir. Gerçeği insana apaçık beyan ettikten sonra, kabul veya red konusunu ona bırakmıştır. Artık insan ister iman eder ister küfür yoluna sapar. Ancak ikna yoluyla insana itaat yolu açık bırakılmıştır. Çünkü Allah, serbestlik bahşettiği alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Bilakis nasihat, hikmet ve ikna yoluyla kabul ettirmek ister.
İnsanlara hidayet vermek, onları doğru yola ulaştırmak Allah'ın işidir. O, dilediğini yoluna hidayet eder, dilediğini saptırır. Ancak insanın hidayeti için gönderdiği peygamberlerden İslam'ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çalışıp çabalamayı ister. Peygamber dahi bu çabayı gösterdikten sonra, ötesinden yani insanın hidayetinden sorumlu değildir:
"Ey Muhammed! Sen öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verirsin. Onların üzerine bir zorlayıcı değilsin." (Gaşiye, 21-22)
Allah'u Teala, insana verdiği özgür iradeyi sınamak için onu inanma-inanmama konusunda özgür bırakmıştır. Bu dünyada iman-küfür, itaat-isyan konusunda seçme hürriyetiyle insanı başbaşa bırakmıştır. Çünkü O, insanları kendi gücüyle mümin ya da kafir olmaya zorlamaz. Ancak onlara yol göstermesi, telkin ve tebliğde bulunması için peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir:
"Biz bu kitabı insanlar için sana hak ile indirdik. Artık kim doğru yola gelirse, kendi yararınadır, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Sen onlar üzerine vekil değilsin." (Zümer, 41)
Şu halde, eğer insanlar açık hüccete ve makul delile rağmen inanmamakta ısrar ediyorsa, onları zorlayarak inandırmak peygamberin bile görevi değildir. O'nun görevi hikmetle ve güzel nasihatle onlara doğru ya da yanlış yolu göstermek ve yanlış yolun sonucu hakkında ahirette karşılaşacakları akıbeti haber vermek ve uyarmaktır:
"Sen, Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasihatle davet et; onlarla en güzel (yöntem) ne ise, onunla mücadele et!" (Nahl: 125)
İşte bu tebliğ ve telkini, hür iradesiyle kabul eden kimse mümindir. Fiilen tabi olup amel ettiğinde de müslim ve kanittir. Allah'tan sakınarak bunun icaplarını hayatında bilfiil yaşayan muttakidir. Bununla hayır yolunda yarışan ise muhsindir. Bu tebliğ ve talimi yaymaya, insanları ıslaha çalışan kimse davetçidir. Küfür, şirk ve fıskı ortadan kaldırmaya ve sadece Allah'a itaate dayanan bir nizam kurmak için var gücüyle uğraşan kimse de mücahit olarak tarif edilir.
İslam'ı kabul veya red noktasında hiç kimse zorlama ve baskı altında değildir. Çünkü inanç bir kalp meselesidir. Zorla kalplere girilemez ve kalp alınamaz. Şayet zorla kabul ettirilmeye çalışılırsa o zaman insanın sorumluluğunun, seçme hürriyetinin, ilahi adaletin, ceza ve mükafatın, dünyanın bir imtihan yeri olmasının da bir anlamı kalmayacak, hesap gününden söz etmek, ahiretten, cennet ve cehennemden bahsetmek de mümkün olmayacaktır.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin, inanç hürriyetiyle alakalı pratikteki uygulamaları, yukarıda özet olarak ortaya koymaya çalıştığımız teorik esaslar dahilinde gerçekleşmiştir. Bu esaslar sadece Hz. Peygamber değil, aynı zamanda Hulefa-i Raşidin dönemi başta olmak üzere bütün Müslüman devlet idarecilerinin dinen uyulması gereken talimatlar niteliğinde olmuştur. Bu hususlar gereğince yöneticiler İslam'a girmeyen insanları, zorla dine kazandırma yoluna gitmemiş, bilakis onları kendi inançlarıyla başbaşa bırakmışlardır. Bu sayededir ki, tarih boyunca çeşitli İslam ülkelerinde gayri müslim azınlıklar varlıklarını daima koruyabilmişlerdir.
Nitekim Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, İslam'ı insanlara tebliğ ettikten sonra, onları iman edip etmeme konusunda vicdanlarıyla baş başa bırakmıştır. İslam’ı seçip iman edenleri din kardeşi olarak kabul etmiş, kabul etmeyip eski inançları üzerinde kalmak isteyenlere karşı herhangi bir olumsuz tavır takınmamış, inançlarına bir saygısızlık yapmamıştır.
Müslümanların diğer dinlerin mensuplarına yönelik davranışları Kur'ani öğreti ve Resulüllah sallallahu aleyhi vesellemin uygulamalarından başka bir şey değildir. Gayri müslimlere tanınan din ve vicdan hürriyeti; inanç hürriyeti, dini ayin, ibadet ve öğrenim hürriyeti gibi alanlarda kendini gösterir. İslam dini her şeyden önce gayri müslimlere kendi inançlarını koruma izni vermiştir. Hz. Peygamber'in, Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra düzenlediği Medine Sözleşmesi'nin 25. maddesi özellikle bu konuya hasredilmiştir:
"Benu Avf Yahudileri, müminlerle birlikte olarak bir ümmet (camia) teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Buna gerek bizzat kendileri ve gerekse mevlaları (müttefikleri) dahildir." (Muammed Hamidüllah el vesikatussiyasiye s, 57)
Resulüllah sallallahu aleyhi vesellemin gayri müslimlere tanıdığı din ve vicdan özgürlüğü konusunda en detaylı bilgiler, O'nun Necran Hristiyanlarıyla ilgili uygulamasıdır. Nitekim O, Medine'ye gelen Necran Hıristiyanları heyetini İslam'a davet ettiğinde, onlar başta daveti kabul etmemiş, Bununla birlikte cizye ve haraç ödemeleri şartıyla bir anlaşma imzalamışlardır. Anlaşmanın konumuzla ilgili bölümü şöyledir:
"Onların mallarına, canlarına, dini hayat ve tatbikatlarına, hazır bulunanlarına, bulunmayanlarına, ailelerine, mabetlerine ve az olsun çok olsun onların mülkiyetinde bulunan her şeye şamil olmak üzere, Allah'ın himayesi ve Rasûlullah Muhammed'in zimmeti Necranlılar ve onların tabileri üzerine haktır. Hiçbir piskopos kendi dini vazife mahalli dışına, hiçbir papaz kendi vazifesini gördüğü kilisenin dışına, hiçbir rahip, içinde yaşadığı manastırın dışına başka bir yere alınıp gönderilmeyecektir..." (Muammed Hamidüllah el vesikatussiyasiye s, 175-176)
Resulüllah sallallahu aleyhi vesellemin, Necran halkı ile yaptığı bu anlaşmadan sonra ülkelerine dönen heyet başkanı ve heyetin din adamı kısa bir süre sonra tekrar geri gelerek Müslümanlıklarını açıklamışlardır. Onların davranışında Resulüllah sallallahu aleyhi vesellemin kendilerine daha önce gösterdiği hoşgörü ve din hürriyetinin etkisinin olduğu muhakkaktır.
Yine Resulüllah sallallahu aleyhi vesellemin, Yemen halkına Bölge idarecisi olarak gönderdiği Muaz b. Cebel'e verdiği talimatnamede genişçe din özgürlüğü tanımıştır. Bu talimatnamede Yemen halkına şu şekilde hitab edilmektedir:
"Ben Muaz b. Cebel'i, sizi hikmet ve iyi söz ile Rabbi'nin yoluna davet etmesi için gönderdim. O, Allah'ın razı olduğu şeyi kabul edecek, razı olmadığı şeyi reddedecektir. İçinizden her kim Allah'ın birliğini ve Muhammed'in O'nun kulu ve peygamberi olduğunu kabul eder ve tam bir teslimiyetle İslam'a girerse, o kişi Müslümanların tüm haklarını elde etmiş ve onların sorumluluklarını yüklenmiş olur. Kim de cizye vermek suretiyle eski dini üzerinde kalmak isterse, o kendi dini üzerine bırakılır. Bu haliyle artık o kimse Allah'ın, peygamberin ve müminlerin koruması altındadır; öldürülmez, esir edilmez, kendisine gücünü aşan sorumluluk yüklenmez ve dinini terk etmesi için kendisine bir baskı yapılmaz." (Buhari 3: 37)
Bu metinlerden, Gayri müslimlerin, dinlerinin esaslarını öğrenme, çocuklarına öğretme hürriyetinin bir hak olduğunu çıkarmak mümkündür. Zira din ve vicdan hürriyeti; ibadet hürriyeti, dini yaşama, yayma ve öğretme hürriyeti bir bütün olarak değerlendirilmektedir. Bu hürriyetlerden birinin ortadan kaldırılması veya kısıtlanması inanç hürriyetinin zedelenmesi anlamına gelir. Bu nedenle bir piskopos, papaz veya rahibin görev yerinin dahi değiştirilmeyeceği garantisi verilmiştir.
Ancak bütün bu faaliyetleri kendi aralarında kendi fertlerine ve tabanlarına yönelik -hiçbir engelle karşılaşmadan- yapabilirler. Müslüman ahalinin akidesini bozacak yüce değerlerine hakaret niteliği taşıyan herhangi bir faaliyette bulunamazlar. Müslüman yöneticiler buna asla müsaade etmez, müsamaha gösteremezler. Çünkü böyle bir faaliyet, fitne kapsamına giriyor ki, fitneye asla meydan verilmez.
Ayrıca İslam'ın hakim olduğu beldelerde putperestliğe ve ateizme müsamaha edilmez. Çünkü bunlar din kapsamına girmiyor ki, özgürlüğü olsun! Ancak bunlara hakikat açıklanıncaya kadar düşünme fırsatı verilir. Bu müddet dolduktan sonra ya Müslüman olacaklar ya İslam diyarını terk edip başka diyarlara gidecekler ya da kanları ve malları heder edilir. Bunun hükmü Tevbe suresinin ilk ayetlerinde açık açık belirtilmiştir.
Sonuç olarak, yeryüzünde sağlam temellere dayanan ve kemale erdirilen tek din İslam'dır. Nazil olur olmaz ayet ayet, sure sure yazılıp kayıt altına alınmış tek semavi Kitap Kur'an-ı Mubin’dir. Yine Hz. Peygamberin vefatından hemen sonra onun bütün sözleri, fiilleri ve takrirleri sahih senetlerle derlenip kayıt altına alınmıştır. Bu nedenle İslam’ın kaynakları Yahudilerin ve Hıristiyanların ki gibi aklın mantığın kabul etmediği hurafe ve safsatalardan arı ve beridir.
Bu itibarla, Müslümanlar her platformda ve her düşünce hareketine karşı rahat ve öz güvenle konuşmalı, ak yüzle tezlerini savunmalıdır. Bu hususta korkan ve çekingen davranan birileri varsa, temelleri çürük, delilleri mantıksız olan gayri müslimlerdir. Eğer İslam hala bütün dünya insanlarına yayılma zemini bulmamış, kabul görmemişse bu İslam'ın kusuru değil, Müslümanların zaaflığı ve eksikliğidir. Ama zaman ilerledikçe İslam'ın hak din olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor ve insanlar onun güvenli limanına sığınma yollarını buluyorlar. İnşallah O'nun bütün yeryüzü dini olma günleri pek yakındır.
Mehmet Şenlik
Mehmet Şenlik