Dergimizin müdavimleri olan çok değerli kardeşlerim, bu yazımı cahili adetlerden sakınma ve sünnet-i seniyyeye uymamızın gerekliliğine ayırdım. Zira yüce Allah mucize olan yüce kitabında “Cahiliye dönemi hükmünü mü arzuluyorlar? Kesin olarak inanan bir toplum için Allah’ın hükmünden daha güzel kimin hükmü olabilir?!”(Maide:50) buyurarak konunun hayatiyetine dikkatleri çekmektedir.
Bilindiği gibi İslam şeriatında meşruiyeti olmayan her adet, gelenek ve yasa cahilidir. Bütün varlığın Rabbi ve sahibi olan yüce Allah’ın emirlerine muhalif bir iş cahiliye olmaz da ne olur. Rabbimiz ve sahibimiz yüce Allah olunca haliyle bizim için uygun gördüğü din ve şeriat da tek meşru hayat yasası olmalıdır. Zira ancak sınırsız bir ilme sahip bir zata dayalı şeriat; ilme, marifete ve hakkaniyete uygun olur. Onun dışındaki bütün dinler, ideolojiler, yasa ve şimdi bir din gibi tabi olunan modalar cahiliye sınıfına girer.
İnsanla birlikte bütün diğer yaratıklar Allahu Teâlâ tarafından yaratıldıkları için onların zati bir bilgi ve yetenekleri yoktur. Hiçbir şey yüklenmemiş bir bilgisayar gibi boş bir kutu gibidirler. Şimdi kendilerinde gördüğümüz bütün bilgi ve kabiliyetler Rableri yüce Allah tarafından kendilerine yüklenmiştir. Dolayısıyla bütün meziyetleri Allah’ın kendilerine verdikleriyle sınırlıdır. Binaenaleyh yaratıcının bilgisi zati ve sınırsız olduğundan onların sınırlı bilgileriyle kıyası kabul etmez. Bu hakikatten dolayıdır ki ilim, her şeyi yaratanın özelliğidir; cahiliye de insan ve diğer yaratılanların özelliğidir.
Allahu Teâlâ insana kendisindeki cehalet karanlığını akıl ve vahye dayalı ilimle aydınlatma imkânını vermiştir. İnsan ancak bu iki ilahi kılavuzla cehalet karanlığından kurtulabilir. Yoksa binlerce kitap da okusa önünü görmeyecektir. Zira kesin bir düşman olan şeytan ve onu dinleyen kişinin nefsi ve hevası devreye girerek bilgiyi bulandırır. Çirkin ve zararlı her bir şeyi değişik hilelerle kişiye güzel ve faydalı göstermeye çalışırlar. Onların hain hilelerine kapılanlar sarhoşlar misali kendi feci durumlarını görmemektedirler. Cehennemvari bir perişanlık yaşadığı halde kendini lalezarda zannetmektedir. Vahiy ve akıl mektebinde yetişen bir Allah dostu imdatlarına yetişip onları ayıltmazsa feci hallerini ancak ölüm sayhasından sonra anlayacaklardır.
Yani İslami yaşayış Allah’ın ilmine, hikmetine ve rahmetine dayandığı için neticesi iki dünya mutluluğudur. Cahiliye yaşayış ise insanların cehaletine ve şeytanların şeytani telkinat ve vesveselerine dayandığı için neticesi dünya ve ahiret hüsranıdır. Ancak bu kâr ve zarar sonsuz olduğu için diğer hiçbir kâr ve zarara benzemez.
Bilindiği üzere İslam öncesi dönemi cahiliye denilmektedir. Zira Hz. İbrahim’in Hanif dini birkaç kişi dışında unutulmuştu. Haliyle bunun yerini batıl din ve cahili gelenekler almıştı. Tabi cahiliye dediğimiz şey sadece o mekân ve zamana has bir şey değildir. Bu şartların tekerrür ettiği her mekân ve zaman da aynı şekilde cahiliyedir. Bu dediğimiz şey şahıs ve toplumlara da şamildir. Yeri gelişken önemli bir hususu da belirtmek durumundayım. O da şudur ki cehalet her zaman küfür anlamında olmadığı için cahili şahıs ve toplumları da daima kâfir şahıs ve kâfir toplum anlamında anlamamak gerekir. Örneğin Seyyid Kutup (r.a) meşhur tefsirinde cahili toplum tabirini çok kullandığı halde bununla kâfir toplumu kast etmemiştir. Hatta kendisi: “Bu tabirimden kâfir toplum anlamını çıkartanlar eşektirler.” Demiştir. Onun için bu hususun izahata ihtiyacı vardır. Eğer bir insan İslam’dan başka bir dini ya da İslami olmayan yasaları gönülden kabul etmişse, uyguluyorsa ve İslami hükümlerden üstün tutuyorsa şüphesiz ki o Müslüman değildir. Ancak onlara inanmadığı halde zorla, iradesi dışında, bazı güç sahipleri ona uyguluyorsa veya onu o yasaları uygulamaya mecbur ediyorlarsa onun için küfür ve riddet söz konusu olmadığı gibi günahkâr da olmayabilir. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah hiçbir kimseyi gücünün yetmediği bir şey sorumlu tutmaz.” (Bakara 286) “Dinde size herhangi bir zorluk kılmamıştır.”(Hac: 78) Eğer kişi bazı cahili uygulama ve yasaları doğru bulmadığı ve mubahiyetine inanmadığı halde uyguluyorsa kâfir olmaz ancak günahkâr veya fasık olur. Tabi günahın büyüklüğüne göre suçu da büyük olur.
Ehl-i Sünnet’e göre günahları mubah görmeden işlemek küfür değildir. Hiçbir Ehl-i Sünnet âlimi günah işleyeni tekfir etmemiştir. Tabi bu durum kişiye günah işlemek hususunda cesaret vermemelidir. Çünkü sadece kâfirler cehenneme girmiyorlar, günahkârlar da cehenneme giriyorlar. Hatta bu, daha kabirdeyken başlıyor ve kabirleri onlara küçük bir cehenneme dönüşüyor. Zira: “Kabir ya cennetten b ir bahçe veya cehennemden bir çukurdur.” Diye hadis-i şerif vardır. Fakat kâfir olmayan cehennemde ebedi kalmaz. Cezasını çektikten sonra cennete konulacaktır. Günahından dolayı kabir süresince azap görmek veya bir gün olsa bile –ki oranın bir günü bin yılımıza denk geliyor- cehennemde kalmak, basit bir günah için katlanacak şeyler midir? Bunu kabul eden kişi beyinsizlerin dahi beyinsiz dedikleri kişidir, tabi Allahu Teâlâ’nın mağfiret ve affı da söz konusudur. Ancak garantili olmadığı için ihtiyatlı davranmak lazımdır. Zira böyle ağır bir ceza es geçilemez, şakaya gelmez.
Ayrıca her cahili ahlak ve masiyet küfre açılan birer kapıdırlar. Onlardan çekinmeyen veya tövbe etmeye muvaffak olmayanlar –Allah muhafaza- küfürde soluğu alabilirler ve ebedi cehenneme müstahak olabilir. İşte mesel bu kadar ciddi olduğundan hepimiz var gücümüzle cahili davranış ve geleneklerden kaçıp sünneti seniyyeye sarılmalıyız. Dünya ve ahirette güzellik, başarı ve kurtuluş ondadır.
Cahiliyenin çokça inanç, ahlak ve adetleri vardır. Hepsini burada sayıp anlatamayız. Sadece en tehlikelilerine dikkat çekip sünnet-i seniyyeden alternatiflerini sunarak konuyu sürdürmek istiyorum,
1. Cahiliyenin başı Allahu Teâlâ’dan başka mercileri kabul etmektir. Oysa insan helal-haram, meşru-gayri meşru, güzel-çirkin, iyi-kötü ve sair her hususta tek ölçü ve merci olarak yüce Allah’ı kabul etmelidir. Zira her şeyin yaratıcısı, sahibi, her şeyi en iyi bilen ve hikmetle iş yapıp onları hizmetimize veren O’dur. Dünyayı imtihan diyarı, ahireti de mükâfat ve ceza mekânı yapan da O’dur. Yine iki dünyada her hususta hatta soluk alıp vermede de muhtaç olduğumuz tek makamdır O. Öyleyse dünya hayatımızda hiçbir hususta gayrısına müracaat etmemeliyiz. Gayrısının din veya ideolojisini, gelenek ve yasalarını, adet ve modasını kabul etmemeliyiz. Bunlara karşı çıkıp sadece Allahu Teâlâ’dan gelene yapışmalıyız. Bakın yüce ferman bu hususta ne buyurmaktadır.
“Allah katında yegâne din İslam’dır.” (Al-i İmran: 19)
“Kim İslam’dan başka bir din arzularsa onun bu arzusu asla kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Al-i İmran: 85)
“Cahiliye dönemi hükmünü mü arzuluyorlar?! Kesin olarak inanan bir toplum için Allah’ ın hükmünden daha güzel kimin hükmü olabilir?!” (Maide: 50)
2. Allah’ın hükmü dışındaki bütün yasalar cahili yasalar olduğu için o yasaları hâkim kılmaya çalışan siyasetçilere oy vermemeliyiz. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerdir… Zalimlerdir… fasıklardır.” (Maide: 44,45,47)
“mü`minler mü`minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Korkup mecbur kalma durumu hariç- kim bunu yaparsa Allah’la hiçbir bağlantısı kalmaz. Allah sizi kendisinden korkmanız hususunda uyarır. Sonunda dönüş yalnız Allah’adır. (Al-i İmran 28)
Oyunuzu sadece Allahu Teâlâ’nın hükmünü hâkim kılmak ve Müslümanları tağutların esaretinden kurtarmak için siyaset yapanlara verin. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır.
“Kim Allah’ı, peygamberini ve mü`minleri dost edinirse bilsin ki gerçek galipler Allah’ın taraftarlarıdır.” (Maide: 56)
“İyilik ve takvada birbirinize yardımcı olun. Günah ve düşmanlıkta yardımcı olmayın. Allah’tan korkun, kuşkusuz Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Maide: 2)
3. Bugün dünyanın her yerinde adeta din haline gelen moda vardır. Emperyalist küfür güçleri istedikleri cahili yaşam tarzını onunla deruhte etmek istiyorlar. Onunla sınırsız üretimlerine tüketim alanlarını açmak istedikleri gibi insanı takvadan, faziletten, ulvi ahlaktan yoksun, düşüncesiz ve bir kumanda ile yönlendirilebilen bir robota çevirmek istiyorlar. Bu amaçlarına ulaşmak için modadan çok mahirane ve şeytanca istifade ediyorlar.
Müslüman insan, kendini bu cahiliyenin en hilebaz putuna teslim etmemelidir. Kendini modacı aç kapitalistlerin yemi ve oyuncağı haline getirmemelidir. Allahu Teâlâ’nın kendisine bahşettiği şeref ve izzetini bu aşağılık ırz düşmanlarının ayakları altında çiğnetmemelidir. Onlar bizim can, mal, izzet ve iman düşmanlarımızdırlar. Bilelim ki onlar İslami yaşama alternatif olarak modalarını öne sürmüşler, bu yüzden onun hiçbir türüne iltifat etmemeliyiz. Ta ki önce hayatımızdan sonra da memleket ve diyarlarımızdan def olup gitsinler.
Biz Müslümanlar kendimizi moda tuzağından kurtardıktan sonra var gücümüzle sünneti seniyyeye sarılmalıyız. Bütün gücümüzle onu yaygınlaştırıp modalarına onu alternatif yapmalıyız. Bunun için bol bol siyer-i Nebi ve hadis kitapları okumalıyız. Ders halkalarını oluşturup Allahu Teâlâ tarafından özel olarak edep ve terbiye edilen ve yaşam biçimiyle kâinatın övüncü (fahr-ı kâinat olan peygamberimizin edep ve terbiyesiyle ahlaklanmalıyız. Bununla örnek insan olup dünya ve ahiret hedeflerine ulaşmamız dışında; bu, aynı zamanda mükellefiyet ve memuriyetimizdir. Bu hususta birçok ayet ve hadis vardır.
“Ümmetimin fesat zamanında kim benim sünnetime yapışıp tabi olursa yüz şehidin sevabını alır.” (İbn-i Adiy, El-Münziri, Taberani, El-Heysemi/ Mecmu’uz Zevaid, 7:282/Risaleyi Nur Külliyatı 607)
“Kim kendini bir topluluğa benzetirse o onlardandır.” Ebu Davud ve Taberani/Tacul Usul c.3 s.179 (Başkalarına benzemek konusu)
4. Irkçılık ve vatancılık cahili dönemden kalma başka bir cahiliye çeşididir. Şeytan ve onun yandaşları emperyalist güçler bunu putlaştırıp insanları özellikle de Müslümanları bu puta taptırmak istiyorlar. Değişik masal ve edebiyatlarla süslendirilen bu kadim put moda tufanı gibi birçok kişiyi cezbesine almıştır.
İnsanların Rabbi, yaratıcısı, peygamberi, anası, babası içinde yaşadığı gezegeni bir olduğu halde sabit olmayan dilde, renk ve bölgede taassup ederek kendin diğer öz kardeşlerinden üstün saymak, başkasında olmayan meziyetlere sahip olduğu vehmine kapılmak kadar büyük bir cehalet var mıdır? Zira insanın konuştuğu dil, yaşadığı mekân değişkendir. Birkaç asır önce dahi kimin dedesinin hangi dili konuştuğu, hangi bölgeden geldiği ve hangi renge sahip olduğunu ancak Allah bilir. Aynı şekilde torunlarımızın da yarın nerede yaşayacağı, hangi dili konuşacağı kimseye değil ancak Allah’a malumdur. Süratlenen asrımız bunun bolca örnekleriyle doludur.
Birçok insan kendisinin doğum sebebi olan anne babasını sokağa atıyor veya evde onlara nişanlık onurunu zirüzeber eden muamelelere tabi tutuyor. Kendisini bin bir eziyetle büyüten ebeveynine bu muameleyi reva gören bu insan, ufak bir menfaat için öz kardeşini de öldürebiliyor. Aynı kişi maiyetinde çalışan işçilere kötü muamele ediyor haklarını yiyor ama bir de bakıyorsun ki kalkıp milliyetçilikten ve vatanseverlikten dem vuruyor, bunun edebiyatını yapıyor. Bundan daha bariz bir çelişki ve cehalet var mıdır? İşte bu çarpık durumlar gösteriyor ki ırkçılık ve vatancılık sağlam bir zihniyet ve şefkatli bir gönülden doğmuyor. Bilakis cahili bir zihniyetten, katı bir kalpten, bencil bir hırstan ve şeytani bir aldatmacadan kaynaklanıyor. Onun içindir ki meyvesi de diktatörlükler ve zalim krallıklar olmuştur.
İnsandaki süfli ve menfi kuvveleri zayıflatıp uyutmadan ve ondaki ulvi ve müspet kuvvetleri güçlendirip aktif hale getirmeden başka bir tabirle insanı, şeytanın zulüm ve küfür virüslerinden arındırmadan ve Allah’ın ona bahşettiği İslam fıtratını harekete geçirmeden hiçbir müspet hedefe varılamaz. Bu da ancak doğru bir inanç ve salih amelle olabilir ki bu da İslam dini ve İslami dünya görüşüdür. Zira insanı ve bütün kâinatı yaratan Allahu Teâlâ kendi İslam dinini bize uygun görmüş ve bizim için sadece ona rıza göstermiştir. Bu hakikatlerden dolayı biz Müslümanlar sadece ve sadece İslam mücadelesini ve kavgasını vermeliyiz. Zira insanın huzuru ve mutluluğu için ne gerekiyorsa onda mevcuttur. Çünkü İslam’ı bize teklif ve teşri eden bin bir Esma-ı Hüsna’ya sahip olan Allahu Teâlâ’dır. Allahu Teâlâ ise cihadı, mücadele ve kavgayı sadece hak dini İslam için meşru görmüştür, hatta bunu zorunlu kılmıştır.
Bu husustaki delillerden birkaç şunlardır:
“Ey insanlar! Kuşkusuz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Kuşkusuz Allah katında sizin en değerli olanınız takvaca en üstün olanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat: 13)
“mü`minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’tan korkun, umulur ki merhamet olunursunuz.” (Hucurat: 10)
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kavim bulamazsın ki Allah’a ve O’nun Resulüne karşı düşmanlık yapanlarla dostluk etmiş olsunlar. Onlar babaları, oğulları, kardeşleri yahut aşiretleri olsalar bile. İşte onlar (Allah’ın) kalplerine iman yazdığı ve kendilerini katında bir ruh ile desteklediği kimselerdir. Onları altlarında ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar, orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar Hizbullah/Allah’ın fırkasıdırlar. Dikkat edin! Muhakkak kurtuluşa erecek olanlar sadece Hizbullah/Allah’ın partisi olanlardır.” (Mücadele 22)
“Müslüman kâfire ve kâfir Müslümana varis olamaz” (İmam Ahmed, Müsnedde ve Kütübü’s-Sitte sahipleri. El Fıkhu’l-İslami Vehbe Zuhayli c.7 s.5585)
“Irkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık için savaşan bizden değildir ve ırkçılık için ölen bizden değildir.” (Ebu Davud, El-Fıkhu’l-İslami c.8 s.6321)
“Ben aranızda iki şey bıraktım. Onlara bağlı kaldığınız müddetçe dalalete düşmezsiniz. O da Allah’ın kitabı ve Resulün sünnetidir.” (İmam Malik, Muvatta)
Malumunuz olduğu üzere Allahu Teâlâ yüce kelamında ve Peygamberi de hadislerinde “Ey iman edenler!” ve “Ey insanlar!” hitabından başka bir terim kullanmamışlar, özel olarak hiçbir kavme hitap etmemişler.
5. Zulüm cahili bir ahlak olduğu gibi zulme karşı sessiz kalmak da cahili bir ahlak ve tutumdur. Ben Müslüman’ım ve İslam’a inanıyorum diyen her insan bu her iki cahili ahlaktan da uzak durmalıdır. Düşmanına bile zulmetmemeli, en yakını şöyle dursun en uzak insana bile zulüm yapıldığında imkânı ve gücü nispetinde buna karşı çıkmalıdır, sessiz kalmamalıdır. Zira yüce Allah bütün peygamberlerine ve son dinini yeryüzünde, insanlar arasında adaleti ikame etmek ve zulmü kaldırmak için göndermiştir. Tabi zulüm gören insan kişiye ne kadar yakınsa müdafaada ona öncelik de o kadar artmalıdır. Buna göre yakınlıkta öncelik, Müslüman akrabalara aittir. Ondan sonra yakın komşular gelmektedir. Artık akrabalık ve komşulukta yakınlık derecesine göre öncelikler de derecelenmektedir, hukukları artmaktadır.
Bu hususta birçok ayet ve hadis vardır. Bazılarıyla iktifa ediyoruz:
“Kuşkusuz zalimler için acıklı bir azap vardır.” (İbrahim 22)
“Allah zalimleri sevmez” (al-i İmran 57)
“Kuşkusuz biz zalimler için, sur gibi onları çepeçevre kuşatacak bir ateş hazırladık. Eğer onlar su isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir içecek verilir. O ne kötü içecektir ve orası ne kötü bir korunaktır.” (Kehf 29)
“Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletin davranmaya sevk etmesin. Adil olun.” (Maide 8)
“Müslüman olan Müslüman olanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu zalimlere de teslim etmez.” (Buhari, Müslim/Riyazü’s-Salihin H. 235)
Resulullah (SAV) buyurdu ki: “Kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa ona yardım et.” Bir adam: “Ey Allah’ın Resulü kardeşim mazlum olsa ona yardım ederim. Ancak, zalim olduğunda ona yardım etmem nasıl caiz olur.” Resulullah(SAV): “onu zulümden men edersin. Kuşkusuz bu onun için yardımdır.” (Buhari/Riyazü’s-Salihin H. 237)
6. İslamiyet’ten önce cahiliyet döneminde Nevruz ve Mihrican gibi değişik adlar altında farklı zaman ve memleketlerde değişik bayramlar vardı. Ancak Allahu Teâlâ peygamberimiz aracılığıyla son dini olan İslamiyet’i bize gönderince, İslam ümmetine fıtır ve kurban bayramı adıyla yılda iki bayramı teşri etti. O günden beri İslam ümmeti bu bayramları en güzel şekilde kutlamaktadır. Ancak son zamanlarda ülkemizde laik kesim kendi medyasının gücüyle miladi yılbaşını; PKK de değişik çabalarla Nevruzu –ki kendilerine şiar edinmişler- İslami bayramların yerine ikame etmek istiyorlar. Ya da hiç olmazsa bu mübarek bayramlarımızı gölgelendirmek istiyorlar. Kasıtlı olarak İslami şiarları unutturmak istiyorlar ki bu sayede İslam unutulabilsin. Zira her din veya ideoloji kendi şiarlarıyla yaşamaktadır. Şiarlar ölünce onlar da ölüyorlar. Bundan dolayı ben Müslüman’ım diyen her insan İslam düşmanlarının cahili bayram ve şiarları yerine kendi bayram ve şiarlarına sahip çıkmalı ve yüceltmelidir. Cahili bayramlara iltifat etmemelidir. Allah ve peygamberinin yücelttiklerini biz de yüceltmeli, çarpı vurduklarına da biz de çarpı vurmalıyız.
İslam beldelerinde kurulan gayri meşru devletler de kendilerine yeni bayramlar ilan etmişler. O bayramların ilan sebebi dinimizce meşru ise o bayramlar da meşrudur. Yok, eğer gayri meşru iseler onlar da meşru değiller ve bu gayri meşruluğun derecesine göre gayri meşruluğu artar, ta ki küfür ve dinden çıkmaya kadar gidebilir.
Ayrıca batı ve diğer emperyalist güçlerin birçok günü bayram ve hediyeleşme günü olarak ilan ettiklerini görüyoruz. Gelenekleştirdikleri bu günler yüzeysel bir bakışla zararsız ve mubah gibi görünse de hakikatte öyle değildir. Zira onların madde ve menfaat dışında bir değer ve inançları olmadığı için bütün gayretleri bu emellerine matuftur. Emperyalist emellerini yerine getirmek, kapitalist midelerini daha da doldurmak ve gece gündüz aralıksız çalışan binlerce fabrikalarının ürettiği mallara tüketim pazarları açmak için her gün yeni bir bayram ve tüketim günlerini icat ediyorlar. Böylece dünyayı şeytani bir üslupla sömürüyorlar.
Bununla beraber kendilerini tek teşri ve yön verme mercii ve yetki sahibi olarak görüyor ve bunu dayatıyorlar. Onlara göre neye siyah deseler herkesin siyah, neye de beyaz deseler herkesin beyaz demesi gerekiyor. Sahip oldukları büyük medya gücüyle de bunu büyük çapta başarıyorlar. İnsanların geneli onlara kuzu kuzu uyuyor. Niye uydukların da bilmiyorlar.
İşte bu şeytani güce başkaldıran ve bunu asırlardır sürdüren sadece Müslümanlardır. Zira la ilahe illallah Muhammedün Resulullah ilanıyla bütün şeytani güçlere başkaldırıp Allahu Teâlâ’dan başka hiçbir gücün teşri ve emir verme salahiyetini tanımıyorlar. Allah’ın teşri ve emirleri de Muhammed (SAV) aracılığıyla ulaşmış olması lazımdır. Durum bu olunca kelimeyi şehadet getiren her insan bu emperyalist menşeli bütün yasa, ahlak, fikir ve geleneklere karşı durmalıdır. Aksi halde ilan ettiği kendi inancının ilk esasıyla çelişecek ve ebedi hüsrana uğrayacaktır.
Bu hususta şu ayet-i celile kâfidir: “Ey iman edenler! Eğer siz kâfir olanlara uyarsanız sizi topuklarınız üstünde gerisin geriye çevirirler. O zaman hüsrana uğrayanlardan olursunuz.” (Al-i İmran: 149)
Allahu Teâlâ hepimizi bütün cahil insan ve cahiliye ahlaklarından korusun, bizi Kur`an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyeye inanarak amel edenlerden eylesin. Âmin…
Selam ve dua ile sizi Allahu Teâlâ’ya emanet ediyorum.
Mehmet Beşir Varol / İnzar Dergisi – Şubat 2014 (113. Sayı)
Mehmet Beşir Varol