“Allahu Teâlâ’dan hakkıyla ittika edin; Allahu Teâlâ size (ihtiyacınız olan şeyleri) öğretir…”
“Ey iman edenler! Eğer Allahu Teâlâ’dan hakkıyla ittika edip (günahlardan sakınırsanız), size Furkan (hak ile batılı ayıracak bir anlayış) verir, kötülüklerinizi örter ve size mağfiret eder. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Enfal, 29)
“Akıllı kimse, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası ebedi hayatı için çalışandır. Aciz kimse ise nefs-i hevasına tabi olduğu halde Cenab—ı Hakk’tan bir şey temenni edip durandır.”
“Allahu Teâlâ, bildiğiyle amel eden kimseye, bilmediği şeyleri de öğretir.”
İlim yolculuğundan maksad ve gaye, ilim tahsilinin asıl hedefi, “marifetullah” olduğuna göre; bu gayeye vuslatın yegâne yolu, takva kelimesiyle ifade olunan mana’dır. Vikaye kökünden gelen takva, Allahu Teâlâ’nın azamet-i şanından korkmak, gücü yettiğince, Onun azabına ve gazabına sebep olacak günahlardan sakınıp uzak durmak; Onun rızasına nail olmak için emir ve nehiylerine titizlikle uymaya çalışmaktır. Takva’nın tamamlayıcısı ve ayrılmaz parçası olan vera’ ise, bilinen günahların yanı sıra şüpheli olan şeylerden de sakınmaktır. Nitekim “Verası olmayanın takvası da olmaz!” denilmiştir. Verasız takva yarım ve noksan kalır; tek kanatlı kuş gibi, uçamaz ve hedefine ulaşamaz! Şüpheli şeylerle birlikte, lüzum ve ihtiyaç kapsamına dâhil olmayan fuzuli mübahlardan da sakınmak takva ve vera sahibi olmanın icabıdır.
“Canının çektiği ve arzu ettiği her şeyi yemen şüphesiz israftır.” (İbn-i Mace, Et’ime, 51)
“Biz sırf şüpheli olabilir korkusuyla yetmiş küsur mübahı terk etti!” buyuruyor Ebubekir (r.a)…
İlim yolculuğunda takva, olmazsa olmazdır. Zira takva ilmi yaşamak, öğrendiklerini uygulayarak ilmiyle amil olmaktır. Hakiki ulemaya göre; “takva’sız ilim, esbab-ı tuğyandandır” sapmaya ve saptırmaya yol açar ve kişiyi azdırıp yoldan çıkarabilir… Takva ile baş başa gitmeyen bir ilim tahsili, ters yola girmiş araba misali, her an tepe taklak olabilir. İlme paralel takva artmıyorsa ve geri kalıyorsa, artık ters yola girilmiş demektir.
Takvasız ilimden sahibine de çevresine de hiçbir hayır gelmez. İlim, takva ile artar, uygulamakla yaşatılır; sahibini ve çevresini aydınlatır; ancak takva ile hedefine ulaşır…
Takva ile heva, birbirinin zıddına ve rağmınadır; birisi hakka, diğeri batıla çağırır; biri aydınlık, diğeri karanlıktır… İkisi aynı anda bir arada olmaz; birine yaklaşan ötekinden uzaklaşır. Gönül ilim ve takva ile aydınlanır; gaflet, şehvet, cehalet ve heva ile kararır… Kalb gözü ilim ve takva ile açılır; gaflet ve heva ile körleşip kapanır. İlim ve takva ile yol alan, hakkı batıldan kolayca ayırır ve Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle maksadına varır. Heva ve heveslerine tabi olan kimse ise körden farksızdır. Bakar ama göremez, duyar ama anlayıp idrak edemez; hakkı batıldan ayıramaz; hatalar yumağının içinde sağa sola yuvarlanır durur… Ancak ilim ve takva ile yola çıkanın doğruyu bulması, maksadına vasıl olması umulur; heva gemisine binen ise, anlık hazların zifiri karanlıklarında, nefsanî heveslerin azgın dalgalarına kapılarak debelene debelene boğulur, helak olur…
Hadis-i şerifte; “Sizi hevaya ‘nefsanî arzulara’ uymaktan sakındırırım. Zira heva, hakkı görmekten ve gerçeği işitip kabul etmekten kör ve sağır eder.” (Ebu Davud 4967) Hevasına tabi olan kör ve sağır gibidir; ne okuduğunu ne de duyduğunu anlar. Anlasa bile sadece işine geleni ve nefsinin hoşuna gideni alır; arzularına uymayan hakikatlere karşı ise kör ve sağırdır! İlim, hikmet ve marifetin vasıtası göz ve kulaktır; ama göz ve kulak kalbdeki teveccüh ve alakaya göre bakar ve duyar… Eğer bir kalbe takva hâkim olursa, kişi hakka bakar, hakkı duyar ve hakikati arar… Ama bir kalbe de heva hâkim olursa, hevasına uyan kişi hakkı bırakır, hakikatten ayrılıp uzaklaşır; ne söz dinler ne doğruyu arar; ömrünü heveslerin yolunda harcar…
İlim, kalbin teveccüh ve alakasına tabidir; kalbin sevmediği, istemediği, teveccüh edip ilgilenmediği şeyi hakkıyla öğrenmek, sindirip hazmedebilmek zaten mümkün değildir. Nitekim sevmediği bir yemeği yemek de hastalık sebebidir. İlim, talep işidir; teveccüh ve alaka meselesidir.
İlim kandil, takva nurdur; insan ilim ve takva nuruyla hakkı ararsa bulması kuvvetle umulur. Günahlar hem takva nurunu söndürür; ısrarla sürdürülen günahlar ise giderek kalbi de öldürür! Günahların öldürdüğü kalbler, ilim nurundan mahrum kalır, gaflet ve cehalet karanlıklarına gömülür. Cismen ve madden yaşıyor olsa bile hakikatte manen ölüdür… Kalbler, ilim ve marifet nuruyla dirilip takva ile hayat bulur. Ayet-i kerimede buyrulduğu üzere; “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi davet ettiği zaman, Allah’a ve Resulüne icabet ediniz! Bilin ki, Allah, kişi ile kalbi arasına girer; (sözünüzle niyetinizin bir olup olmadığını bilir)” (8/24)
Haddizatında ilimden gaye de takvaya giden yolları; söz, fiil ve davranışları, yani kulluk adabını öğrenmek; Allahu Teâlâ’nın rızasına muvafık ahlakı tahsil etmektir. Takva diye bir derdi, gaye ve endişesi olmayanların ilim talebi ise; ya şöhret ve riyaset davası, yani baş olma sevdası veyahut ihtilaflı meseleleri kurcalayıp ruhsatları zorlayarak hevasına göre yaşamak için delil aramak, halk tabiriyle, çaldığı minarelere kılıf uydurma çabasından ibarettir. Hadis-i şeriflerde buyrulduğu üzere; “Ameller niyetlere göredir; herkes niyetine göre amelinin neticesini görür…” (Buhari, iman 41)
Başka bir hadis-i şerifte; “İlim ve hikmetin başı, Allah korkusudur.” Buyruluyor. Allah korkusu ise takvadır. Allah korkusundan nasibi olmayan kimsenin elinde ilim, caninin elindeki silah gibidir; nerede kullanıp kimi vuracağı bilinmez. Ashab-ı kiram (r.anhüm)’ın şu sözü meselenin özünü anlatır: “Bize Kur`an’dan önce iman verildi!” İmansız ilim olmaz… İnsan önce inanmalı, sonra gücü ve imkânı nispetinde iman hakikatlerini peyderpey delilleriyle birlikte tedrici bir surette tahkik edip öğrenmeye çalışmalıdır. İmanın en bariz tezahürü ise Allah korkusu ve takvadır. Allah korkusuyla, günahlardan, heva ve heveslere uymaktan sakınmak, hayatını, ihsan şuuruyla yaşamaya çalışmaktır.
Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin ışığında meseleye bakıldığında; ilim yolculuğunda en büyük engelin heva olduğu anlaşılır… Heva tümseğini aşamayanların, yıllarca okusalar bile maksada ulaşması imkânsız sayılır. Hastaya yedirilen gıdanın hastalığı artırması gibi, kalbi heva hastalığına tutulmuş kimselerin öğreneceği ilim de marazı artırmaktan başka bir işe yaramaz… İlim, ihlâsla takva yolunda yürüyene ışık ve aydınlıktır; yoldaki taşları ve nirengi noktaları gösterir; kılavuzluk eder. Ama heva ve heves yolunda yürüyenlerin ancak karanlığını ve tuğyanını artırır! Kalbdeki hastalık tedavi edilmedikçe, ilim tahsili havanda su dövmekten ibaret, belki zararı faydasından daha çok, beyhude bir çabadır! Bataklık zemine yapılan binanın yıkılması kaçınılmazdır… Heva ve heves bataklığı kurutulmadıkça, hakiki manada bir ilim tahsilinden bahsedilemez.
Önce tezkiye, sonra talim ve terbiye olmalıdır. Şuur ve idrak melekeleri esaslı ve programlı bir tezkiye sürecinden geçilip kalbi ve zihni bir arınma, durulma ve hazırlık safhasından sonra ilmi çalışmalara başlanmalıdır.
Kalbi, envai çeşit marazlara müptela olmuş adam, bir şekilde az çok ilim tahsili yapsa bile, ekseriyetle ilmini kötüye kullanarak sui misal yani kötü örnek olur… Başkalarının sapıtmasına da sebep olur; ona bakan insanlar, etiketine ve kariyerine aldanarak kendi kötülüklerine kılıf uydurur. Sıradan bir insanın kötülüğü sadece kendi aile çevresine ama ilim sahibinin kötülüğü cümle âleme dokunur. İlim yoluculuğunda samimi niyet, ihlâs ve takva, olmazsa olmazdır. Hadis-i şerifte şöyle ifade buyruluyor: “İnsanlar helak oldu, ilim sahipleri müstesna! İlim sahipleri de helak oldu, ilmiyle amel edenler müstesna! Amel sahipleri de helak oldu, ihlâsla amel edenler müstesna! İhlâs sahipleri de büyük tehlikeyle karşı karşıyadır! (İhlâsı zayi edip helak olabilirler.) (Keşfül Hafa)
İlim, amel ve ihlâs, üçü bir araya gelmeyince kurtuluş müyesser olmaz; amelsiz ilim ve ihlâssız amel maksada ulaştırmaz. İlim tahsili aynı zamanda ihlâs talimidir. Takva ve vera eğitimidir. Nefis terbiyesi, edeb ve ahlak öğretimidir. Bütün bu faziletler ilim tahsilinin şumül-ü manasına dâhil hususiyetlerdir; birbirine paralel, beraber ve hemkadem yürütülmesi halinde maksada ulaştırabilir. Aksi halde, ilim talebi, sadece pano gibi duvara asılan ama gerçek hayatta hiçbir işe yaramayan kâğıttan bir diploma tahsilinden öteye geçmez… Bir yığın fuzuli sınav maratonlarıyla heba edilen yıllar ve elde kalan boş bir diploma! Ne umdu ne buldu; dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan oldu! Zaten olacağı da buydu!
Yanlış gemiye binenin, doğru limana varmasını beklemek zaten abestir. İlk yola çıkış niyeti, hedef ve gaye tespiti açısından hayati önem arz eder. Ekseriyetle çaba ve çalışmalar da niyet istikametinde şekillenir; niyetle paralel ilerleyip gelişir…
İlim yolculuğunda aslolan, niyet, hedef ve gayedir. İlim, halis niyetle ancak ehlinden öğrenilir… Cenab-ı Hakk, zaten takva sahiplerine bizzat öğreteceğini, onlara hakkı batıldan ayıracak Furkan: üstün bir anlayış gücü vereceğini vaad etmiştir. (Enfal: 29, Bakara: 282. Ayet-i kerimeler açık işarettir.) “Ashap(r.anhüm)dan Y. Bin Seleme el-Cufi (r.a), bir gün Hz. Resulullah (s.a.v)’ın huzuruna çıkarak şöyle der: “Ya Resulallah! Ben sizden pek çok hadis işittim. Fakat sonradan işittiklerimin, önceden işittiklerimi unutturacağından korkuyorum. Bana (hepsinin yerini tutacak) cami’ bir söz söyleyiniz!” Efendimiz (s.a.v), şöyle buyurdu: “Bildiklerin hususunda Allah’a karşı muttaki ol! (yani bildiklerinle amel et, bu sana yeter!” (Tirmizi, ilim 19/2683)
Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Eylül 2013 (108. Sayı)
Yusuf Akyüz