İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

İ‘LÂ-Î KELİMETULLAH ŞARTLANMA DEĞİL, ŞUURLANMA İSTER

2021-10-22
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

İslam ordusu, Sasani(İran) imparatorluğunun önemli şehirlerinden Kadisiyye bölgesi yakınlarına kadar gelmiş, sınırlarına dayanmıştı. Sasanilerin komutanı Rüstem, İslam ordusu elçisi Rebî b. Amr ile görüşme halindedir. Rüstem, Rebî b. Amr(r.a)’a: “Ey Elçi! Sizi buralara getiren amaç nedir? Neden ülkemize geldiniz?” diye sorunca, Rebî’nin ağzından, tarih boyunca bütün müminlerin dillerinden düşürmeyeceği ve “İslam neden gelmiştir? Allah’ın insanlar için istemiş olduğu nedir? Şuurlanmış bir Müslümanın en temel gayesi nedir?” gibi sorulara cevap olacak şu müthiş sözler dökülür: “Biz, Allah’ın, insanları kula kul olmaktan kurtarıp kendisine kulluğa, dünyanın darlığından kurtarıp ahiretin genişliğine ve batıl dinlerin sömürüsünden/zülmünden kurtarıp İslâm’ın adaletine çıkaralım diye gönderdiği bir toplumuz.” der. Şimdi, zihnimizde canlanan bu tarihsel vakıayı durduralım ve bu tarihi cevabı veren Rebî’nin zihin dünyasının çalışma biçimi ve yetişme şekli üzerinde duralım. Çünkü bu cevap, İslâm’ın ne olduğunu ve neden insanlığa gönderildiğini en iyi anlayan ve anlatan sahabe neslinden birinin cevabıdır. Rebî'nin özelinde; evini, yurdunu, düzenini, dünya hayatına dair planlarını bırakıp buralara kadar gelmiş bu adam(lar)ı yönlendiren en temel motivasyon kaynağı neydi? diye sorduğumuzda karşımıza İ‘LÂ-Î KELİMETULLAH(Allah’ın Adını Yüceltmek) diye bir tabir çıkıyor. Allah’ın dininin ve tevhid inancının yüceltilip yaygınlaştırılması yolunda gösterilen gayret ve faaliyetleri kapsayan bu tabir, sahabenin zihin dünyasını baştan aşağıya yeniden inşa etmiş özel bir tabirdir. Aynı zamanda İ’lâ-i Kelimetullah, dünden bugüne yeryüzünde İslam’a hizmet etmek isteyen herkesin ve her kesimin nihai hedefi olmuştur. Hedefi olmalıdır! Hayat ve inanç inşa eden, imanı besleyen kavram ve tabirler vardır. Bunlar hayata yön veren, anlam ve hedef katan kavramlardır. Ahiret, Adalet, ahlak, cihad, mazluma yardım, zulme isyan, iyiliği emir, kötülükten nehy gibi... Bu kavram ve tabirler sahabenin zihninde öyle bir yer etmiş ve imanları ile öylesine iç içe geçmişti ki; bütün yaşamlarını, ideallerini, duygularını, isteklerini hep bu kavram ve terimler ekseninde şekillendirmişlerdir. İşte İ’lâ-î Kelimetullah da o kavram ve tabirlerden birisidir. İ’lâ-î Kelimetullah ile ilgili iki soruya cevap aramak istiyoruz. Birincisi Ashab (r.anhüm) o bilinç düzeyine nasıl erişti, biz nasıl erişebiliriz? Bir kavram nasıl içselleştirilir ve şuur halini alır? İkincisi ise Allah’ın sözünü yani dinini ve tevhid inancını nasıl yücelteceğiz? Zaten dinin kendisi yüce değil midir? Özünde yüce olan bir şeyi biz nasıl yücelteceğiz? Birinci soruya cevap ararken Ashabın Peygamber ile ilk buluşmalarına dikkat kesilince karşımıza şöyle bir şey çıkıyor: Sahabeler Resulullah (s.a.s) ile yola çıkmayı kabul ettiklerinde Allah Resul’ü onları Darul Erkam’da hem yüreklerine hem de zihin dünyalarına yönelik bir eğitime tâbi tuttu. Önce zihinlerinde var olan kazanç, kayıp, zafer, sevmek, uğruna ölmek, iyilik, hayatın anlamı gibi kavramların içini temizleyip yeni anlamlar yüklüyor ve cihad, şehadet, fî sebilillah, İ’lâ-î Kelimetullah gibi bazı yeni kavramlar aşılayıp vahiy aracılığı ile yeniden inşa ediyordu. İçsel ve dışsal putların nasıl kırılması gerektiğini, dünya ve ahiret dengesini yeniden inşa etmeyi ve yaşadıkları zorluklar üzerinden ashabın meselelere nasıl yaklaşması gerektiğini tane tane ve kademeli bir şekilde öğretiyordu. Nübüvvetin başında inen Müddessir sûresinin 2. ve 3. ayetlerinde geçen -Kalk ve uyar! Rabbini tekbir(yücelt) et! emirleri ile daha işin başında gelen kişilere;
  • İslam’ı insanlara ulaştırma hedefi,
  • Allah yolunda olma gayreti ve
  • Allah’ı yaşamda yüceltmeleri gerektiği şuuru aşılanıyordu.
Unutulmamalıdır ki! Sahabenin yaşadığı şey asla şartlanma değildi, yaşadıkları şey tam anlamıyla şuurlanma idi. Şartlanma ve şuurlanma arasındaki en temel fark; Şartlanmada, bir süre sonra vazgeçebilme veya sadece bir kişiye has olma vardır. Şuurlanmada ise bir yaşam halini alma ve nesillere ulaştırma çabası vardır. Resulullah (s.a.s), Medine’ye hicret ettiğinde de ilk işi mescid yapıp içine ilk İslam üniversitesi olma özelliğini taşıyan Suffa diye bir yer inşa etmek oldu. Eğitim Medine’de başka meselelerin üzerinde yoğunlaşarak, ashabın zihninde hayata dair en ufak boşluk kalmayacak bir şekilde devam etti. Peyderpey ve sistemli bir eğitim ile Ashab-ı Kiram Resulullah’ın elinde, Allah’ın kendilerinden razı oldukları ve insanlar içerisinden çıkarılmış en hayırlı bir ümmet (Al-i İmran 110) oldular. Kendimizin ve yetişmesini istediğimiz neslin bu şuurda olmasını istiyorsak, yapılacak tek şey elimizde bulunan Nebevi metod ile yetişmek ve yetiştirmek olacaktır. Bunu yapabilmek için ilk önce kafa ve hayat konforumuzu bozmak zorundayız. Sonra ayakları yere basan İslami bir şuurlanma süreci geçirmeli ve hayata dair düşüncelerimizi şartlanmanın ötesine yani şuurlanma düzeyine çıkarmalıyız. Ancak bu şekilde yeryüzünün tamamını İslam’la buluşturma hedefini ve kaygısını yüreklerimizde canlı tutabilir ve ona yönelik adımlar atabiliriz. Rabbimizin buyurduğu “Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” (Bakara süresi 193) ayeti o zaman hayatımızın merkezinde yer alır. Önümüzde büyük bir imtihan olarak durmaya devam eden bu meseleyi ancak bunları gerçekleştirebilirsek başarabiliriz. İkinci sorumuza da cevap ararken yine Hz. Peygamber aleyhisselam dönemine baktığımızda, “Allah’ı yücelt”, “Allah’ı an” ile ilgili ayetler indikçe sahabeler sokaklara çıkıp “Allah en yücedir! Allah en yücedir! İslam en yücedir!” şeklinde slogan atmadılar. Allah’ın adını, dinini ve tevhid davasını yüceltmekten anladıkları şey; Allah’a ait sözleri yani Kur’an’ın her bir ayetini aralarında fark gözetmeksizin hayatlarının merkezine yerleştirmek ve onları uygulamaktı. Allah ne demişse, ne istemişse onu yaşamlarında öncelikler sıralamasının başına koymaktı. Sahabeler, “Hani rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti.”(Bakara suresi 30) ayetinin işaret ettiği halifelik misyonunu içselleştirdikçe, artık yerlerinde pasif bir şekilde durmaları imkansız olmuştu. Hem o misyonun bilincinde olup hem de standart ve pasif bir yaşam sürmeleri mümkün değildi. Bu misyonun gerekliliğini yerine getirmek için Mekke’den Çin’e, Medine’den İstanbul’a, Filistin’den Ermenistan’a, Yemen’den Şam’a , Bingöl’den Malatya’ya, Şanlıurfa’dan Endülüs’e ve dünyanın dört bir yanına yüzlerce sahabi, binlerce tabiin yollara düşmüş ve yeryüzü insanlığına hakikatin ışığını ulaştırma çabasında olmuşlardır. İşte o bahtiyar nesil “Allah’ı yücelt” ayetlerini, İ’la-î Kelimetullah tabiri ile hayatlarında bayraklaştırıp, bu şuurla bir yaşam sürdüler. Bizim de Allah’ı yüceltmek için yapabileceğimiz en büyük eylem; Allah’ın adını, dinini ve Tevhid davasını bütün zamanlara ve coğrafyalara taşımak şuuruyla hareket halinde olmaktır. Onlar da, bizler de Allah’ın rızasına ve cennetine talibiz. Malımız onların malından, canımız onların canından daha değerli değildir. Kanlarımız da onların kanlarından daha kırmızı değil. Onlar hangi ayetlerden ve hadislerden kendilerini sorumlu görmüşlerse bizler de aynı sorumluluk bilinciyle hareket etmeliyiz. Bizlere düşen; bahane üretmeden, kaçmadan ve sorumluluğumuzun bilincinde olarak bu hakikatleri içselleştirmek, önce çevremize yaymak ve sonra yeryüzündeki bütün insanlığa bu mesajın gitmesi için yoğun bir çaba sarf etmektir. Allah’ın sözünü yani dinini ancak bu şekilde yüceltebiliriz. Selam ve dua ile...
Genel

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS