Hz. Peygamber (sav)’in hicretinin üzerinden 1435 yıl geçmiş bulunmaktadır. Bunca yıldır evirilip, çevrilen insanoğlunun 1435 yıl önceki hayat tarzını muhafaza ettiğini söylemek imkân dışıdır. Ayet ve hadis esas olmak üzere tarihi süreç içerisinde dine dinamizm katacak yeni yeni yorumların ortaya çıkması elzemdir. İslam tarihinde Abbasi Halifeliği’nin hüküm sürdüğü, Selçukî devletinin askeri alanda gösterdiği başarılara rağmen, toplumdaki siyasi başarılara tezat olarak kültürel bir aşınmanın olduğunu gören İmam Gazâlî tecdid hareketinin en önemli simalarından biridir.
Kısa Biyografisi:
İslam tefekkür tarihinde en önemli kilometre taşlarından biri olan İmam Gazâlî’nin ümmet üzerindeki etkisi olumlu ve olumsuz yönleri ile hala tartışılmaktadır. Biyografisi ile düşünce yapısı arasındaki ilginç bir benzerlik olan İmam Gazâlî, 450/1058’de Horasan bölgesinin kültür merkezi sayılan Tus’ta dünyaya geldi. Fikirleri gibi nispesi üzerinde de anlaşamadığımız Gazâlî kelimesinin kaynağı hakkında iki ayrı görüş vardır: Tus’a bağlı bir kasaba olan “Gazale”den atıfla bu nispeyi aldığını düşünürsek, “Gazâlî”, babasının iplikçilik (Gazza) mesleğini icrasından dolayı aldığını farz edersek “Gazzalî” şeklinde yazılır. Müslüman âlimlerin genellikle memleketlerinin nispe olarak kullanılmasından dolayı, yazımızda biz “Gazâlî” olanını tercih edeceğiz.
Nispesinden tutun diğer yönlerine kadar, tartışmalarımızı tüm hayatına yansıttığımız İmam Gazâlî’nin babası, muhtemelen 1065 yılında vefat ettikten sonra kardeşi Ahmet ile birlikte yetim kaldı. Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim okumakla ilmi hayatına başlayan İmam Gazâlî, Cürcan’a gidip burada beş yıl tedrisat hayatına devam etti. Dönüşünde kitapları eşkıyalar tarafından gasp edilince, eşkıyaların reisine yalvararak kitaplarını kurtarmaya çalıştı. Soyguncu reisin, kendisine alaycı bir şekilde; “Demek ki bütün ilmin bu kitaplarda, biz de bunları aldığımıza göre ilmin kaybolacak.” demesi üzerine, geri aldığı kitaplarını ezberleme kararı aldı.
Bu arada meşhur Selçuklu Veziri Nizamü’l-Mülk’ün, yine meşhur Nizamiye Medreseleri kurulmuştu. İmam Gazâlî, Nişâbur’da mezkûr medreseye kaydoldu. Hocası Cüveynî’nin vefatı üzerine Nizamü’l-Mülk, kendisini sarayına davet etti. İmamdan çok etkilenen Vezir, onu Bağdat Nizamiye Medresesi’ne Baş Müderris (Rektör) olarak atadı.
Çağdaş tartışmaları yakından izleyen İmam Gazâlî, hakikati aramaya koyuldu. En sonunda tüm hakikatlerin tasavvufta olduğuna kanaat getirdi. Bu uğurda tüm malını sattı, ailesine yetecek kadar para bıraktıktan sonra malvarlığını fakirlere dağıtıp, Şam’a gitti. Emeviyye Cami’sinde uzlet hayatına çekildi. Bazen kendisini minareye hapsedip tefekküre dalıyor ve bu halvetten hakikate varmaya çalışıyordu. Cami’deki iki yıllık itikâf hayatının ardından ilk önce Kudüs’e, oradan da hac farizası için Mekke ve Medine’ye gitti.
Uzun sayılabilecek (10 veya 11 yıl) bu uzlet hayatından sonra Sultanın ricası ile Nişabur’daki Nizamiye Medresesinde öğrencilere ders verme işine yeniden başladı. Üç yıl ders verdikten sonra doğduğu yer olan Tus’a geri döndü. Burada yaptırdığı binanın bir tarafına medrese bir tarafına da tekke yaptırdı. Bundan böyle medrese ve tekke karışımı bir ortam oluşturarak hem tedris hem de zühd hayatını yaşadı.
Tus’ta kaldığı bu süre içerisinde birçok eser kaleme alıp, binlerce öğrenci yetiştirdi. 18 Aralık 1111’de doğduğu yer olan bu kasabada vefat etti.
Gazâlî’ye Yönelik Olumsuz Eleştiriler:
Yukarıda çok kısa özetini sunduğumuz biyografisindeki gelgitler, İmam Gazâlî’nin düşünce yapısına da yansıdı desek abartı olmaz. Hakikate erme uğruna Bağdat Nizamiye Medresesi’nin Baş Müderrisliğinden ayrılacak kadar kararlı olan İmam Gazâlî, Emeviye Camiisi minaresindeki uzlet hayatına katlanacak kadar hak arayıcısı olduğunu ispatladı. Rektör seviyesinde bir hayat yaşayan, Sultan ve Vezir ile muhatap olan İmam Gazâlî, Tus’ta yaşadığı mütevazı bir hayattan sonra bu dünyaya veda etti.
Akademik çevrelerde Gazâlî’ye getirilen en önemli eleştiri şu şekilde özetlenebilir: İmam Gazâlî öncesi İslam Dünyasında hem dinî hem de tabii ilimler okunmaktaydı. Bu nedenle Birunî gibi ünlü matematikçiler yetiştirmiştik. Fakat Nizamü’l-Mülk’ün, Eş’arî-Şafiî ekolündeki medresesine uygun bulunan İmam Gazâlî, eğitim müfredatını daha çok dini derslere ayırdı. Bu şekilde dinî ilimlerde derinlik kazanılmasına rağmen, fen ve teknolojik gelişmeler batılılara terk edildi. Örneğin İmam Gazâlî ile çağdaş sayılabilecek Ebu’l-İzz El-Cezeri (1136-1206) kendi imkânları ile çeşitli makineler yaparak, günümüzde sibernetik alanında çığır açan ilim adamlarımızdan biridir. Eğer Cezerî’nin uygulamasını esas alıp, icatlar gerçekleştirebilseydik batıdaki gelişmeler bizde olur ve bugün yeryüzünün hâkimiyetini onlara teslim etmiş olmazdık. Bu gibi akademisyenlerin öne sürdüğü en önemli delil olarak, İmam Gazâlî’nin, Tehafüt’l-Felasife (Felsefenin Yıkılışı veya Tutarsızlığı) adlı eserinde tabiat ilimlerini gereği gibi önemsemeyişini ileri sürerler. Bu arada bahsettiğimiz 1100’lü yıllarda tabiat ilimleri felsefenin içinde değerlendiriliyordu. Bu arada İbnü Rüşd’ün, “Tehafüt’l-Felasife” isimli İmam Gazâlî’nin bu eserindeki görüşlerine reddiye olarak “Tehafütü’t-Tehafüt” (Yıkılışın Yıkılışı) isimli eseri kaleme aldığını da belirtelim.
Olumsuz Eleştirilerin Eleştirilmesi:
Buna karşılık bazı akademisyenler de Gazâlî’nin döneminde eğitimin tamamen tabiat ilimlerini teşkil ettiğini, Yunan felsefesinin İslam dünyasında etkin olduğunu, dinî ilimlerin unutulmaya yüz tuttuğunu kaydederler. Hatta iş o derece tehlikeli hale gelmiştir ki İslam coğrafyasında Yunan metafiziği revaçta, matematik, geometri ileri düzeyde olmasına rağmen Kur’an, Fıkıh, Tefsir, Hadis, gibi dinî ilimler ihmal edilmiştir.
Gazâlî bu bunalımlı dönemde büyük bir endişeye kapıldı ve dinî ilimlerin ihyası gerektiği hususu üzerinde durup, İhyâ’u Ulûmi’d-Dîn olarak adlandırılan meşhur eserini yazdı. Bu şekilde dinî ilimlerin ihyasına vesile olmak istedi. Bu samimi gayretini Allahu Teâlâ muvaffakiyetsiz bırakmadı.
Sonuç olarak diyebiliriz ki; İslam tarihinin evrensel müceddidlerinden sayılan İmam Gazâlî’yi kendi zaman ve zemininde değerlendirmek gerekmektedir. Yunan felsefesinin etkin olduğu, akidevî meselelerimizin felsefe ile tartışılır durumda bulunduğu ve düşünsel çöküşün tehlikeli sinyallerinin olduğu da göz önüne alındığında, İslamî ilimlerin ihyasını talep etmek elzem olarak değerlendirilmelidir. Hem İslam âleminin elit kesimi ile yöneticilerini kuşatan ahlaki çöküntünün vardığı nokta göz önüne alındığında İmam’ın Ümmeti nasıl da dehşetli bir uçurumun kenarından kurtardığını görmek mümkün. Unutulmamalıdır ki o dönemler Halife olarak adlandırılan şahsın ikamet ettiği saray ile cihad komutanları olarak adlandırılanların saraylarında meydana gelen ahlaki çöküntüye şu felaket zamanını saymazsak İslam âlemi hiçbir döneminde bu kadar müptela olmamış. İmam Gazâlî, bu tehlikeleri gördü ve yerinde bir tespit ile tedbir alıp, İhya’sını kaleme aldı. Kitabın yazım işi sona erince tabiri caizse derin bir oh çekti. Üstelik İmam Gazali felsefeyi bütün olarak reddetmedi. Bugün felsefenin ana kollarından biri olan Mantık ilmi İmam Gazali sayesinde İslam medreselerinin müfredatına dahil olmuştur. Nitekim en İmam Gazali’nin önde gelen muarızlarından olan Şia’nın bazı alimlerinin kendisi için; “O, gerçek bir Müslüman’dı. Zira felsefe ile savaştığı halde ona düşmanlık edip toptan reddetmedi. Felsefeyi ayıklayarak medrese müfredatına aldı.” Şeklindeki sözler İmam’a yapılan eleştirilerin taraflı ve yersiz olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Belki de Müslümanların batı karşısında gerilemesi ile İslam ümmetinin bugün yenilgiye uğratılmış olması bir “Günah keçisi” aramamıza sebebiyet teşkil etti. Nizamiye medreselerinin süreç içerisinde tali meselelere yönelir hale dönüşmesi, tasavvufun yanlış yorumlanarak, sadece zühd hayatının yaşatıldığı bir kurum olarak değerlendirilmesi algısının tüm günahlarını Gazâlî’ye yıkmak haksızlık olacaktır.
Bu anlamda medreselerin yenilenmemesi, kurumsal olarak tecdide direnmesi, mutasavvıfların da çilehanelere kapanması neticesinde dışarıdaki hayatı başkalarına terk ettiğimiz bir vakadır. Ancak bu sonucun sadece medrese ve tasavvuf kaynaklı olduğunu savunmak ve eğitim müfredatı açısından Gazâlî’ye yüklenmek insaflı bir davranış değildir. Gazâlî’nin yaptığı kendi zamanını iyi teşhis edip, buna göre tedbirler almaktı.
Bu durumu şu veciz sözü ile Üstad Bediü’z-Zaman özetlemektedir. “Ben Mevlana’nın zamanında yaşasaydım Mesnevi’yi, O benim zamanımda yaşasaydı Risale-i Nur’u yazardı.”
Konunun özü budur vesselam.
Mehmet Emin Özmen / İnzar Dergisi – Mart 2014 (114. Sayı)
Mehmet Emin Özmen