İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

İhvan`ın ‘Devrim`le İmtihanı

2012-07-19
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Batı dünyasının dünya hakimiyetine dayanan stratejik politikasının temeli, Ortadoğu bölgesi denen İslam dünyasının merkezini kontrol etmekten geçmektedir. Ortadoğu hakimiyeti denince de üç ana akım ülkenin kontrolü yine Batı hakimiyetinin vazgeçilmezi olarak karşımızda durmaktadır...
Batı dünyasının dünya hakimiyetine dayanan stratejik politikasının temeli, Ortadoğu bölgesi denen İslam dünyasının merkezini kontrol etmekten geçmektedir. Ortadoğu hakimiyeti denince de üç ana akım ülkenin kontrolü yine Batı hakimiyetinin vazgeçilmezi olarak karşımızda durmaktadır.

Bu anlamda kabul gören ve test edilip onaylanan hakim görüşü şöyle formüle etmek mümkündür:

Dünya hakimiyetinin yolu, Ortadoğu’nun hakimiyetinden; Ortadoğu hakimiyetinin yolu da bölgenin üç önemli ülkesi olan İran, Türkiye ve Mısır’ın hakimiyetinden geçer.

Batı, bölge üzerine dayalı tüm siyasi ve askeri atraksiyonlarını stratejik planlamasının gereği bu kuralı göz önüne alarak yapmaktadır. Bu kural, Batı alemindeki İran karşıtlığının ip uçlarını ele verdiği gibi, Türkiye’ye olan ilgisini de izah etmektedir.

Ama en önemlisi de bugün için stratejik yolların kavşak noktasına gelip dayanmış bulunan Mısır üzerindeki siyasal kalpazanlığın asıl mahiyetini görmek ve sağlıklı bir değerlendirmede bulunmak, Batı’nın “hakimiyet” teorisini göz önünde bulundurmakla mümkün olacaktır.

1979 İslam devrimi süreci, henüz Batı hakimiyetine karşı meydan okumaya hazır olmayan İslam dünyasında gereken karşılığı bulmamış olsa da devrim sonrası İran, Batı hakimiyetinin önemli bir darbe almasını beraberinde getirdi.

Devrim öncesi İran’ın jandarmalık rolü göz önüne alındığında, bu kayıp Batı’nın hakimiyet duvarında onulmaz bir gedik oluşturduğu pekala söylenebilir. Batı’nın İran politikasının temelinde (açılan gediği onarmak) yatmaktayken, yeni gediklerle karşılaşmama arzusu, Türkiye ve Mısır cephesini daha fazla tahkim etmek olarak belirdi.

Hakimiyet formülünün Türkiye halkası kimi zaman muhtıra, darbe, postmodern darbe gibi baskıcı yöntemlerle tahkim edilirken, kimi zaman da “sahte demokrasi kahramanları” icat edilerek aynı amaca hizmet edildi. Günümüzde yine hakimiyeti pekiştirme adına başvurulan “Post demokrasi” atılımı ile bölgeye “örneklik numuneler” sergilemek adına nizamat verme çabaları, hep aynı amaca matuf yeni manevralardır.

Türkiye, Batı’nın hakimiyet modeline halel getirebilecek henüz bir kırılma yaşamış değildir. Ancak hemen yanı başındaki Filistin dramının vardığı boyut ile uzun yıllardan beridir Mısır halkına dayatılan zorbalık, rejimi iflasın eşiğine getirdiği gibi Mısır’ı, şu an yaşanılan hadiselerde görüldüğü şekliyle bir kırılma noktasına getiriverdi.

Tunus’la başlayıp Mısır’da Mubarek’in devrilmesiyle sonuçlanan halk isyanlarına, diktatörlerin kovulmasının verdiği sevinçle olsa gerek, özellikle “İslam devrimi” anlamında sanki aşırı bir anlam yükleme yoluna gidildi. Gerek Tunus gerekse de Mısır’da diktatörler devrilmişti, ancak sembolik isimlerin ikna edilerek ya da zorla gidişi, bir sistem olarak dikta rejimlerinin gittiği anlamına gelmeyebilmektedir. Nitekim Tunus’ta, biraz da muhalif bileşenlerin farklı dünya görüşlerinin ağırlıkta olmasıyla olsa gerek, “İslam devrimi” hayalleri bir başka bahara sarkarken, yeni yönetimin idol olarak Türkiye ve AKP modeline odaklanmış olması, ayaklanmaların başlangıcında İslami kesimler arasında başlayan “İslam devrimi” tespitlerini boşa çıkardı.

Mısır’da ise İslami teşkilatlanma adına köklü ve geniş bir tabana sahip olması hasebiyle İhvan’ın sahaya çıkması, “İslam devrimi” söylemlerini bir beklenti olmaktan çıkarıp realiteye daha yakın kılma ihtimalini ortaya koyuyordu. Ne var ki Tahrir gösterilerinde askerlerin göstericilere olan ilgisi, hatta Mubarek’in özel birliklerine karşı koruma kalkanına soyunması, alışılagelen “devrimler sosyolojisinde” eşine rastlanmış bir durum olmadığı gibi, bu tutum, bugün için ortaya çıkan askeri konseyin ültimatom serüvenine de yeşil ışık yakmanın ilk işaretleriydi.

Devrim demek, eski rejimin tüm kurumlarıyla beraber her türlü kırıntısının devrilip yerine yepyeni bir inşa sürecinin ikame edilmesiydi. Ancak Tahrir gösterileriyle beraber Mubarek’in tahttan indirilmesi, sembolik anlamda olumlu bir mana ifade etse de dikta olgusunu bir bütün olarak ifade eden kurum ve kişilerin yeni sürecin ya da geçiş sürecinin aktörleri olarak belirip bir tür kabul görmesi, beklentiler ile dayatmaların eninde sonunda karşı karşıya geleceği günlerin uzak olmadığını göstermekteydi.

Mubarek devrilmişti ancak yerine, darbe sonrası alışkın olduğumuz “Askeri konsey”in geçip ipleri ele alması, neden-sonuç ilişkisi bakımından halk devrimi ya da İslam devrimi olgusuyla bağdaşabilecek bir tablo ortaya koymaktan hayli uzaktı. Kendi siyasi tarihimizden aşina olduğumuz bariz bir “Cunta” rejimi kurulmuş, deyim yerindeyse Milli Güvenlik Konseyi, vaziyete el koyup çöreklenmişti.

Elbette bu durum, halkın talepleriyle örtüşen bir tablo ortaya koymaktan uzaktı. İşte, “Amerika ve müttefiklerinin meşru halk taleplerini kendi küresel/bölgesel çıkarlarına göre yönlendirmek istemektedir” yaklaşımı bir endişe olarak da belirmiş olsa, tam olarak bu olguyu işaret etmekteydi.

Halk devrim yapmıştı, ancak koltuğa kurulup süreci idare etmek isteyen ise Mısır’ın “12 Eylül cuntası” olmuştu. Halktaki öfke endeksinin zirvede olduğu ilk günlerde güya açıklanan bir takvim doğrultusunda önce parlamento seçimleri yapılacak, ardından cumhurbaşkanlığı seçimleri, akabinde de sivil unsurlarca yeni anayasa yapılarak süreç kemale erdirilecekti. Bu takvim uzun bir sürece yayılmış olsa da kalabalıklar ve de İhvan buna güvendi, belki de aldandı. Çünkü uzun sürece yayılan takvim işlemeye konulurken aynı zamanda iktidarın en favori adayı olduğundan kuşku duyulmayan İhvan’ın gelecek vizyonuyla ilgili durum tespitleri yapıldı, nabızlar yoklandı, kamuoyunu farklı alternatiflere ikna etme çabaları süratle uygulamaya konuldu. Amerika ve kimi aklı evellerin İhvan’ı dönüştürme, ılımlılaştırma/hadımlaştırma çabaları birbirini izledi. Açıkçası bu süreçte Mısır’ın geleceği kadar, İhvan’ın dönüşüm aldatmacasına kapılıp kapılmayacağı da merak konusu idi. Fakat cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde cunta marifetiyle sergilenen ayak oyunları, İhvan’ın Batıcı tezlere aldanmadığını göstermektedir. Mısır’ın geleceği şimdilik berrak görünmese de İhvan’ın Amerikancılığa/Ilımlılığa aldanmamış olması, belki de en ciddi umut kaynağıdır. Lakin bu durum, tarihsel sürecin İhvan’a yüklediği büyük sorumluluğu kaldırmamaktadır.

Cuntanın çizdiği yol haritasının aslında İhvan’ın dönüştürülmesi manevralarına endekslendiği gerçeği artık ortaya çıkmıştır. Parlamento seçimlerinde çoğunluğun İhvan tarafından kazanılması, yüksek mahkemenin parlamentoyu feshetme yönünde uyduruk karar çıkarmasıyla sonuçlandı. Bunun anlamı, yeni anayasayı kendi tayin edeceği adamlarına yaptırma yönünde karar aldıran cuntanın genelgesinde açığa çıkmaktaydı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin resmi sonuçları henüz açıklanmadan cuntanın alelacele “kendin pişir kendin ye!” tadında genelge yayınlayıp cumhurbaşkanının görevlerini tamamen sınırlandıran, yeni anayasa görevini kendi üstlenen, orduyu tamamen denetim dışı bırakan kararı sonrası açıkçası yasal yollarla halkın iradesinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını ortaya koydu. Şayet İhvan bu kararlara boyun eğerse, İhvan’dan da olsa gelecek yeni cumhurbaşkanı, Türkiye’nin “Çoban Sülü”sünden hiçbir farkı kalmayacaktır. Bu da İhvan’a ve sahip olduğu misyonuna pahalıya mal olacaktır.

Seçim süreci sonunda parlamento çoğunluğu da olsa, cumhurbaşkanı da İhvan’dan olsa bu durum, 28 Şubat sürecindeki Refah partisinin düşürüldüğü benzeri bir tabloyu ortaya koyacaktır. Hatta Mısır MGK’sı, Türkiye’den örnek alarak, kendi 28 Şubat kararlarını, henüz İhvan iktidara gelmeden yayınlama yoluna gitti. Bu agresif tavır, aslında bu şartları kabullenerek iktidarı tercih edecek İhvan’ın akibeti için nasıl bir çerçeve çizildiğini de göstermektedir. Öyle anlaşılıyor ki, tavsiye edilen Türkiye modeline İhvan’ın yaptığı itiraz, tavsiye erbabını cuntaya yöneltmiş ve 28 Şubat kararlarını peşinen yayınlamasına vesile olmuşlardır.

İhvan, tarihsel bir birikime sahip olduğu kadar, İslam dünyasındaki birçok İslami hareketin de ilham kaynağı olagelmiştir. Dünden bugüne taşınan tarihsel birikim ve üstlendiği misyon, bugün için büyük bir kırılmanın eşiğindeki Mısır’da şanına layık bir rol alma sorumluluğunu yüklemektedir. İhvan’ın Washington-Tel Aviv ekseninde pişirilip cunta marifetiyle dayatılan haksız uygulamalara karşı geliştireceği tavır, Hak ile batılın kapışma alanına dönüşmekte olan Mısır’ı bir cephe ülkesi haline dönüştürmüş durumdadır.

Hasan El Benna’nın mirası, Seyyid Kutup’un birikimi, Abdulkadir Udeyh’in kanı ve tüm Müslümanların beklentileri, duaları, İhvan’ın alacağı tavırla daha bir anlam kazanacaktır. Mısır’ın, Amerika, siyonist rejim ve yardakçıları için Batı’nın İslam dünyasının hakimiyet nişanesi olarak kalmasına son vermenin zamanı çoktan gelmiştir.

Elbette Batı’nın, hakimiyet nişanesi olarak Mısır’ı kolayca feda etmeyeceği bilinmektedir. Bu yönde her türlü provokasyon, kargaşa ve hatta katliamlara yöneleceği aşikardır. Ancak bugüne kadar ilim, tebliğ, teşkilatlanma alanında İslam dünyasına belli bir kültür kazandıran İhvan, buna destansı bir direniş kültürünü de eklemek durumundadır.

İhvan, eğer tüm zulümlere rağmen sınır aşan bir harekete ulaşmışsa, bu durum kapasitelerini ortaya koymaktadır. İhvan, bugüne kadar çok badireler atlatmış, liderleri şehid edilmiş, kitleler halinde zindanlara tıkılmış, tüm çalışmaları yasadışı ilan edilmiş, Firavunlar zincirinin insanlık dışı tüm tutumlarına muhatap olmuş bir harekettir. Ancak yapılan baskıların tümüne meydan okurcasına diriliğini, tazeliğini bugünlere taşımayı bilmiş bir harekettir. Kısacası bir çok imtihandan yüzünün akıyla çıkmıştır.

Ancak şimdi yepyeni bir imtihan İhvan’ı beklemektedir. Elbette İslami hareketlerin “İslam devrimini” gerçekleştirme diye bir farziyeti, olmazsa olmazı yoktur. Ancak gelinen noktada İhvan’ın devrimle imtihanı da kaçınılmaz olmuştur.

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Temmuz 2012
 


Ali Özgür

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS