Varsayalım ki zamanın her hangi bir diliminde, yeryüzünün herhangi bir coğrafyasında, herhangi bir toplum; acısıyla- tatlısıyla, doğrusuyla-yanlışıyla yerleşik hayat kurallarıyla hayatını idame ettirirken. Günün birinde düzenini ters yüz edecek, daha önce hiç işitmediği şeylere itaate çağıracak ve bundan sonra hayatını yeni getirilen düzen çerçevesinde sürdüreceği, artık böyle yaşaması gerektiğini kendisine söyleyecek bir bilgi kaynağı olursa bu durumu bir tehlike olarak görecek ve çok temkinli davranacaktır. Ailesini, çevresini, ticaretini, sosyal düzenini bu tehlikeden korumak için fıtri bir koruma refleksiyle bilgi kaynağına kimden gelirse gelsin muhalefet edip bilgi sahibiyle ihtilafa düşecektir. Çünkü böyle bir şeyi daha önce öğrenmemiştir, uygulayanını da görememiştir. Kendisine ister ilk defa isterse de daha önce de uyarıcı gönderilmiş bir toplum olsun hemen işin başında gösterdikleri ilk tepki karşı koyma şeklinde görülecektir.
Bu aşamadan sonra artık deliller ortaya konulur. Allah(c.c)’ın göndermiş olduğu elçi gönderildiği kavmi ikna etmek için Allah’ın izniyle her türlü delili beyan eder. Bu mucize olabileceği gibi onları kendine getirici bir söz de olabilir. Mutlak anlamda iman etmek için tereddüdün ve korkunun ortadan kaldırılması gerekir. Hangi saikle söylemiş olursa olsun Firavun dahi bir korku yaşıyordu. Hz. Musa(a.s)’yı öldürmek istemesinin sebebini kavmine şöyle açıklamıştı: “... Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.”(Mümim-26) . Hz Musa(a.s)’a ihtilaf edip O’nu öldürmek istemesinin nedenini dinlerini değiştirmesinden ve bozgunculuk(!) çıkarmasından korktuğu için diye açıklıyor.
Kelimenin tam anlamıyla inkâr edenleri istisna tutarsak, gerek ehli kitaptan gerekse de müşriklerden iman etmeme gerekçelerinin bir nedeninde vahyi doğrulayacakları yerde çeşitli bahanelerin arkasına sığınarak peygamberlerle ayrı düşmeleri yani ihtilaf etmeleri yatar. Bunlar göz önünde bulundurularak ihtilafın yeni bir tanımı ortaya çıkar ki o da şudur: ihtilaf, iki tarafın da haklı olduğunu iddia eden ortak bir noktaları neredeyse bulunmayan, bilgi üzerindeki ayrılıktır. Konunun iyice açığa çıkması için basit bir örnek verirsek, Resulullah(s.a.v) diyordu ki, “Bu putlar sizi Allah’a yaklaştırmaz”, müşrikler de “hayır! Bunlar bizi Allah’a yaklaştıracaktır.” Şeklinde karşılık veriyorlardı. Bu iki zıt düşüncenin birleşmesi imkânsızdır. Ya put Allah’a yaklaştırır ya da Allah’a yaklaştırmaz. Üçüncü bir yol yok. Doğal olarak da bir çatışma kaçınılmaz olacaktır.
Müslümanların kendi aralarındaki ihtilaflarında da aynı mantık söz konusudur. Şu var ki Peygamberleriyle ihtilaf etmiyorlar. Peygamberin söyledikleri ve ona indirilenleri anlama noktasında kendi aralarında ihtilafa düşüyorlar. “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisine bu noktada mazhar olurlar. Yani fıkhi ihtilaflar rahmettir. Nitekim Kur’an-ı Kerim ihtilaftan Müslüman’ı sakındırır. “... Çünkü Allah, kitabı gerçekle indirmiştir. Kitab hakkında ihtilafa düşenler derin bir anlaşmazlığa saplanmışlardır.” (Bakara:176), “Sakın kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa saplanıp ihtilafa düşenler gibi olmayınız.” (Al-i imran:19). Aslında Allah (cc) dilemiş olsaydı ne bir ihtilaf olurdu ne de bir ayrılık. Fakat imtihan edilme gereği olarak ihtilaftan, ayrı düşmekten kurtuluş yok...
Hz. Mu`az İbnu Cebel radıyallahu anh anlatıyor: "Bir gün, Resülullah aleyhissalâtu vesselam, bir namaz kılmış ve namazı çok uzatmıştı. Namazdan çıkınca biz: "Ey Allah`ın Resülü! Bugün namazı çok uzattınız!" dedik. Şu açıklamayı yaptılar: "Ben bugün, bir ümit ve korku namazı kıldım. Ben (namazda) aziz ve celil olan Allah`tan ümmetim için üç şey talep ettim. Allah bunlardan ikisini verdi, birini vermedi. Ben Allah`tan ümmetime, kendileri dışında bir düşman musallat etmemesini talep ettim, bu talebimi kabul etti. Allah`tan ümmetimi (eski ümmetler gibi) toptan suda boğarak helak etmemesini talep ettim. Allah bunu da kabul etti. Allah`tan ümmetimin kendi aralarında savaşmamalarını talep ettim, Allah bunu reddetti."
Müçtehit ve Rabbani imamlarımızın ihtilafları gerçekten de bizler için rahmettir. Ferasetleri ve ilimleri çerçevesinde görüş belirtmişlerdir. Yanılma ihtimallerini hiçbir zaman göz ardı etmemişlerdir. İmam Şafii, muarızlarının da haklı olabileceğini şu veciz sözle ifade eder: “Benim söylediklerim, içinde yanlış bulunma ihtimali bulunan bir doğrudur; sizin söyledikleriniz ise içinde doğru bulunma ihtimali bulunan bir yanlıştır.” Dini doğru anlamak ve tatbik etmek için delil getirmede herhangi bir sakınca olmadığı gibi teşvik dahi edilmiştir. Fakat İbn-i Teymiyye(r.a)’nin dediği gibi: “ Tarafların çatışma sebebi bazen kötü niyettir. Bu durumda vicdanları kin ve azgınlık duyguları, yeryüzünde kargaşalık çıkararak mevki kapma ihtirası ve buna benzer çirkin arzular egemen olur. O zaman insan karşısına aldığı kimseye üstün gelebilmek için onun sözünü veya davranışını kınamaktan ya da onu küçük düşürmekten zevk duyar. Tıpkı bunlar gibi kendisi ile aynı soyu, aynı mezhebi, aynı beldeyi paylaşanların veya dostlarının görüşlerini destekler.Çünkü bu yollardan kendisine yakın gördüğü görüşlerin yaygınlaşıp tutulması ona şeref ve mevki kazandırır. İnsanlar arasında bu tip tutumlar ne kadar da yaygındır! İhtilafın bu çeşidi zulümdür, hak sınırını aşmaktır.” Burada anlatılan durumlar söz konusuysa kesinlikle yasaklanmıştır. Haklılığını ispat için karşıdakinin söylediği bir ayete başka bir ayetle cevap vermek ise delaletin ta kendisidir. Ashabın Kur’an üzerinde tartıştıklarını görünce Resulullah(s.a.v) ikazı oldukça sertti buyurdular ki: “ Ağır olunuz, ey Sahabelerim. Sizden önceki ümmetler bu yüzden helak oldular. Yani onlar peygamberlerine ters düştükleri ve kendilerine gelen kitabın hükümleri arasında çelişki aradıkları için helak oldular. Kur’an, bazı ayetleri ile diğer bazı ayetlerini çürütmek, yalanlamak için değil, bütün ayetleri ile birbirini desteklemek üzere inmiştir. Kur’an’ın bildiğiniz kısımlarını uygulayınız ve bilmediğiniz kısımlarını da bilenlere havale ediniz.”
Fıkhi ayrılıklar üzerinde taraf tutulmaz. Bir imam taklit edilebilir ancak düşünsel ve sistematik bir oluşum meydana getirilemez. Zira böyle bir şey müslümanların arasına kıyamete kadar kalkmayacak olan kılıcı getirir. Tarihimizde yaşadığımız fıkhi gruplar arasındaki öldürmeler bunun acı bir örneğini sergiliyor. Evet, ne acıdır ki müçtehit imamlarımızın takipçileri imamlarımızın şiddetle sakındırmalarına rağmen onlar için bir birlerini öldürdüler. Oysaki Allah(c.c) şöyle buyuruyordu: “ Allah’a ve Resul’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”(Enfal:46)
Bugün ise fıkhi ayrılıklar yerine siyasi ihtilaflar hiç olmadıkları kadar türedi. Siyasi ihtilaflar asla vahdeti sağlayıcı değil, Hz. Resulullah (s.a.v)’ın sözüne ettiği rahmet hiç değil. Kuşatıcı da değildir. Fıkhi bir ihtilafta taassup olmazsa daha sahih bir delille anlaşmazlık çözülebilir. Fakat siyasi ihtilafta egemenlik kurma anlayışı, diğerlerini ya kendi anlayışı çerçevesinde yeniden dizayn etme ya da varlığını ortadan kaldırma ihtilafın alt yapısını oluşturduğundan kin ve düşmanlığa sebep oluyor. Kardeşinin elindeki güce, başarıya sevinmesi gerekirken eninde sonunda bu gücün, kendisine döneceğinin korkusunu yaşıyor. Hiçbir surette siyasi ihtilafların rahmet olamayacağının farkında olunması lazım. Aksi durumu gaflettir. Siyasi ihtilaflar hezimete yol açmaktan başka hiçbir şey değil, bugüne kadar hiçbir faydasını göremedik asla da göremeyeceğiz.
Kamuran Yürekli / İnzar Dergisi - Aralık 2012
Kamuran Yürekli