Kur’an-ı Kerim’in mukaddes mesajı, zihinleri açmaya ve onunla aynı anda zihinleri hakka götüren yolda disiplin altına almaya dönüktür.
Kur’an-ı Kerim’in bir yanı, akla takılan kelepçeleri kırar; diğer yanı akıl için pencereler açar. Kur’an-ı Kerim, kelepçeleri kırarken de akla pencereler açarken de hep aynı hedefi gözetir: Batılın izalesi ve hakkın ikamesi.
Bu bağlamda İslam, beyni ve kalbi birer ev gibi görür. Nasıl ki evde batılın izalesi ve hakkın ikamesi gerekiyorsa beyin ve kalpte de batılın izalesi ve hakkın ikamesi gerekiyor. Bunun yolu ise zihni cahiliye baskısından, kulu kula kul eden bağlardan kurtarmak; beyin ve kalbe, hakka giden yollar vermektir.
“Bir müşrikin değeri ne ki?” diyebiliriz. Oysa yüce Allah, o “Değeri ne?” dediğimiz müşriki muhatap alıyor, Resulullah salallahü aleyhi vesellem vesilesiyle bize o müşrikle muhatap olmayı öğretiyor.
Mekkî Sûrelere şöyle bir bakalım. Sadece Rahman Sûresi’ndeki “O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” ayet-i kerimesinin ısrarlı tekrarı bile Kur’an’ın zihinleri açmak için nasıl bir ısrar içinde olduğuna yeterli delildir. Sonra Zümer Sûresi, Mülk Sûresi… Her biri beyin ve kalpleri açmak için birer anahtar değil midir?
“Müşrikler diyecekler ki: ‘Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız şirk koşmaz, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.’ Onlardan öncekiler de peygamberlerini yalancı saymışlardı da nihayet Bizim azabımızı tatmışlardı. De ki: “Sizin elinizde ortaya koyacağınız bir bilgi, bir belge varsa hemen çıkarıp gösterin! Ama gerçek şu ki: Siz sadece kuru bir zannın ardından gidiyorsunuz, düpedüz yalan atıyorsunuz.” (En’am, 48)
Dikkat edilirse Ayet-i Kerime açık bir ifadeyle “De ki! Sizin elinizde ortaya koyacağınız bir bilgi, bir belge varsa hemen çıkarıp gösterin!” diyerek inkârcıları fikirlerinin beyanına özellikle davet ediyor. Ama kuru, delilsiz sözü de mahkûm ediyor.
Kur’an’ın mesajı karşısında inanıp mü’min olanın zihni açılmış, gönlü ferahlamıştır. Ama her şey sadece o kadar değildir. Aynı zamanda o kişilerin zihni ve gönlü yeni bir disiplin kazanmıştır. Dolayısıyla İslam’da ifade özgürlüğü, bir yanıyla açılma, rahatlama, genişleme; diğer yanıyla disiplin ifade eder.
Kişi mü’min olunca zihni ve kalbi kelepçelerden kurtulur. Ama mü’min zihni başıboş; kalbi de yol geçen hanı değildir.
Mü’minin dilinin ise mutlak bir disiplini vardır. Zira bizde söz, ameldendir. Kişi, fiilinden olduğu gibi sözünden de hesaba çekilir. Öyleyse mümin; zihin ve kalbine gelen her ne ise onu şekillendirmek, disiplin altına almak, sonra ondan bir fayda umuyorsa onu söze dökmek durumundadır.
Bu disiplin İslam’da ifade özgürlüğüne dahildir. Başka bir ifadeyle İslam’da ifade özgürlüğü adalet üzere bir özgürlüktür. Adalet ise hakkını vermektir. Dolayısıyla mü’minin sözü, hakkı ikame etmek durumundadır.
Mü’min, “Bir sözdü işte, söyledim!” sorumluluk hissetme kusuru içinde olamaz. Mü’minin sözü bir değer taşır ve mü’minin sözü insanlığın büyük özgürlüğü hedefine hizmet etmek, insanlığı kula kulluktan kurtarma hedefi için söylenmek durumundadır.
Mü’min, malda savurgan olmadığı gibi sözde de savurgan olamaz. Mü’min sözü, savrulan bir cinsten değildir, bir hedefe doğru gönderilen bir ok gibidir. Büyük özgürlüğün hedefleri bağlamında özgürdür. O büyük özgürlük atmosferi içinde varlık bularak özgürlüğü yaşar. O büyük özgürlüğe hizmet etmeyen söz, insanlığa ve bizatihi mü’mine bir kelepçedir, bağdır.
Söz, insana yol aldırmalıdır. Oysa söz var ki insanı tutar, insanı bağlar, insanı vurur ve hatta katleder. Sözün mü’min için özgürlüğünü bu kapsamda almakta yarar vardır.
İfade özgürlüğü diye kölelere boş konuşma hakkı vermeyi mü’mince bir etkinlik olarak görmek caiz değildir. Böyle bir yaklaşım mü’mince değildir, İslamî değildir.
Mü’minler, köle değiller ki dilleri başıboş olsun, sözleri boş işleyip dursun. Mü’minler, sorumluluk sahibi özgür insanlardır ve hatta insanlığın efendileridir. Hür insanın, insanlığa efendi olan insanın, aynen bir ülkenin padişahının sözü gibi, sözünün varacağı bir yer vardır.
Köle boş sözlerle ülke fethedip ülke kurma edebiyatı yapabilir. Onu dinleyenler, sözüne güler geçerler. Oysa padişah, fethedeceğim diyorsa fethedecek; kuracağım diyorsa kuracaktır. Aksi hâlde itibarı olmaz ve padişahlık konumunu koruyamaz.
Mü’minler de insanlığın manevi padişahlarıdır. Bir söz söyleyecekleri zaman, nereye varacağını bilerek söylerler. Onların ifade özgürlüğü, konumlarına uygun ve büyük bir özgürlüktür. Mü’min, bu özgürlüğü terk edip asla kölelere özgü bir özgürlüğe meyletmez.
Gayr-i Müslimlerin İfade Özgürlüğü
İslam toplumlarında yaşayıp Müslüman olmayanlara, İslam’ın verdiği ifade özgürlüğü hakkı, dün gibi bugün de benzersizdir, İslam’ın bütünlük arz eden mesajı içinde harikuladedir.
İslam’ın Müslüman olmayanlara sağladığı ifade özgürlüğünün sınırlarının genişliğinin en büyük delili, Hz. Peygamber salallahü aleyhi vesellem döneminde münafık ve Yahudilerin kendilerini ifade özgürlüğüdür.
Münafıklar, vakayı gizli bir alaya kadar taşımışlar; mü’minlerin kafasını karıştıracak eylemler içinde bulunmuşlar. Buna rağmen Hz. Peygamber, hiçbir münafığı görüşünden dolayı cezalandırmamıştır. Hatta sözlerinin eylemsel sonuçları ve bunun İslam devletine yansıyan yönleri bulunmasına rağmen Hz. Peygamber, onları cezalandırmaktan sakınmıştır.
Bu haşa bir acziyet veya şartlara teslim olmak değildir. İfade özgürlüğünün toplumsal düzende kıymetine binaen, hikmetli bir tutumdur:
İfade özgürlüğü, toplumsal sorun ve hastalıkları ortaya çıkarır.
Toplumdaki insan niteliğine, olumlu veya olumsuzu ile ayna tutar.
Dile getirilen karşı görüşler üzerinden hakkın açıklanmasını ve dolayısıyla sağlamlaşmasını sağlar.
Toplumsal düzen için önlemler geliştirmenin önünü açar.
Bu bağlamda, Medine’de Yahudilerin İslam aleyhindeki ifadeleri, onların İslam düşmanlığının ifşası ve İslam’ın anlatılması için ortam oluştururken münafıkların itirazları ise diğer hikmetlere hizmet ediyordu.
Necran Hıristiyanları için Medine’de bir tür geçici münazara ortamının oluşturulduğunu ve onların o ortamda inançlarını özgürce beyan ettiklerini de biliyoruz.
Hülefa-i Raşidin Devri’nde de İslam dünyasında ifade özgürlüğü bu minval üzere kalmıştır. Sonraki döneme gelince durum koşullar içinde farklılıklar gösterebilmiştir.
Buna göre;
Dr. Abdulkadir Turan
- İslam’da gayr-i Müslimlerin inançlarını ifade özgürlüğü hep var olmuştur. Çok çok istisna hâller dışında bu ifade özgürlüğü İslam toplumlarının ayırıcı bir özelliğidir.
- Müslümanlar da bazı istisna dönemler dışında farklı görüşler beyan etmekte özgür olmuşlardır. Nitekim, İslam dünyasında farklı itikat ve fıkıh mezheplerinin teşekkülü, ifade özgürlüğünün en güçlü delilidir.
- Siyasi konulardaki ifade özgürlüğüne gelince bu, dönemin siyasi yapısıyla ilişkili olarak değişmiş; zaman zaman İslamî uygulamadan uzaklaşıldığı olmuştur. İktidarlar, kimi zaman müstebitleşmiş, muhalifler de zaman zaman sorumsuzca hareket ederek İslam’ın sağladığı muhalif olma ve karşı görüşü ifade hakkını suiistimal edebilmişlerdir. Bu, oldukça tabii bir durumdur. Zira insanın yapısı ve siyasi zeminin değişkenliği bu tür farklılıklar oluşturabiliyor.
Dr. Abdulkadir Turan