Türkiye’nin “Fıratın Doğusu” diye adlandırdığı ve YGP’nin ABD ile ortaklaşa kontrol ettiği Suriye Kürdistanı’na müdahale hazırlıkları, “Güvenli bölge” adında mahiyeti ve detayları henüz kamuoyunca meçhul olan bir sürece ABD ile anlaşma adı altında adım atmayı beraberinde getirdi. Bunun yanında Mayıs’ın başında Rusya ve Suriye’nin “Soçi mutabakatına rağmen” Kuzey Hama ve İdlip kırsalına yönelik başlatılan saldırılar, Suriye’de yaşananlara taraf olan ülkeler açısından ilginç bir güç kombinasyonunu beraberinde getirdi.
ABD ile “Güvenli bölge” anlaşması, iki yönüyle dikkat çekicidir.
İlki; detaylarının meçhul olması ve oluşan görüntünün Türkiye tarafının “Bir gece ansızın gelebiliriz” mottosuna zıt bir görüntünün oluşmasıdır. Askeri birlikler sınır bölgesine yığdırılıp “Girer çıkarız” açıklamaları en yüksek perdeden seslendirilirken, Amerikan askerlerinin “Bir gece ansızın Ş.Urfa’da askeri üs inşası” ile karşılaşıldı. Gerçekten de bu ilginç bir tabloydu.
Diğeri; genel olarak Suriye sahası, özel olarak da YPG meselesinde “Stratejik müttefiki” ile arası açılan Türkiye’nin “Taktik müttefik” olarak Rusya’ya yanaşması ve Rusya’nın da iki “Stratejik müttefik” arasında yaşanan sorunları fırsata çevirmek adına bir çok konuda kapıyı Ankara’ya sonuna kadar açmasıydı. ABD ile yaşanan son “Güvenli bölge” anlaşması, muhtemeldir ki Moskova’da “Taktik ittifak” çerçevesinde soru işaretlerini beraberinde getirmiştir.
Şam ve Tahran’a rağmen Soçi mutabakatı ile İdlip’e yönelik saldırıları durduran Rusya’nın şu sıralar Türkiye’nin taleplerini redderek, hatta Türkiye’nin Soçi mutabakatındaki yükümlülüklerini yerine getirmediğini söyleyerek yeni saldırı dalgasının öncülüğünü yapması, belki de “Güvenli Bölge” anlaşmasıyla ABD’ye yeniden yanaşan Türkiye’nin tutumuna karşı aldığı yeni bir tavır olarak da algılanabilir.
İdlip Meselesine Gelirsek…
Mayıs ayının başlarında karar alınan ve şu sıralar şiddetlenen Kuzey Hama ve İdlip kırsalını hedeflediği söylenen Suriye-Rusya ortak operasyonları, Soçi mutabakatı öncesinde düşünülen, ancak “Elverişsiz şartlar” nedeniyle dondurulan taarruzun bugünlerde icra ediliyor olmasıdır.
2018 yılı, bazı cephelerde İran, bazı cephelerde de Rusya’nın etkisiyle Şam yönetiminin birçok bölgeyi silahlı gruplardan aldığı yıl oldu. “Fırat’ın Doğusu” hariç tutulursa, Şam yönetimi birçok cephede silahlı grupların etkinliğine son verdi. Anlaşma yoluna başvuran silahlı gruplar İdlip bölgesine sevk edildi. Sonuçta Şam yönetimi etkinlik alanını genişletirken, İdlip, birbirleriyle de sorunlu olan silahlı örgütlerin sıkıştırıldığı alan haline geldi. Ancak merkezi yerlere yakınlığı ve Suriye ordusu ile yaşanan çatışmalarda İdlip’in silahlı gruplar için en büyük askeri ve lojistik merkez üsse dönüşmesi, Suriye ve müttefiklerinin bu bölgeye yeniden yoğunlaşmasına neden oldu.
Şu sıralar İdlip kırsalında yoğunlaşan çatışmalar, Soçi mutabakatıyla “Çatışmasızlık bölgeleri” oluşturan tarafların karşılıklı suçlamaları eşliğinde sürmektedir. Türkiye; Rusya ve Şam yönetiminin başlattığı ortak saldırıları Soçi mutabakatına aykırı ilan edip Rusya nezdinde girişimlerde bulunmaktadır. Rusya ise, Soçi mutabakatının şartlarının yerine getirilmediğini, dolayısıyla Türkiye’nin taahhütlerine uymadığını ileri sürerek saldırıları durdurmaya yanaşmamaktadır. Hımeymim askeri üssüne zaman zaman yönelen insansız uçak ve roket saldırıları ise Rusya’nın en büyük gerekçesi haline gelmiştir.
Haliyle bu noktada gözler Soçi mutabakatına ve taraflara yüklediği yükümlülüklere çevrilmektedir.
17 Eylül 2018’de imzalanan ve medyaya sızan Soçi mutabakatı şu maddelerden oluşmaktaydı:
1- İdlib gerginliği azaltma bölgesi korunacak. Türkiye gözlem noktaları güçlendirilecek
2- Rusya Federasyonu, İdlib’de askeri operasyonlar ve saldırılardan kaçınılması için gerekli önlemleri alacak ve mevcut statüko korunacak.
3- Silahsızlandırma bölgesi oluşturulacak ve bölge 15 – 20 km derinlikte olacak.
4- Silahsızlandırma bölgesinin sınırları sahadaki çalışmalarla belirlenecek.
5- Tüm radikal terörist gruplar silahsızlandırma bölgesinden 15 Ekim’e kadar çıkarılacak.
6- Çatışan taraflara ait tüm tanklar, çok namlulu roketatarlar, toplar ve havanların da aralarında olduğu ağır silahlar 10 Ekim’de İdlib’deki silahsızlandırma bölgesinden çekilecek.
7- Silahsızlandırma bölgelerindeki denetimler Türk ve Rus askerleri tarafından yapılacak. Denetimler insansız hava araçlarıyla havadan da yapılacak.
8- M4 – M5 otoyolu güvenliği yıl sonuna kadar sağlanacak ve trafiğe açılacak.
9- İdlib’de sürdürülebilir ateşkes rejiminin sağlanabilmesi için etkili önlemler alınacak. İran, Türkiye, Rusya ortak koordinasyon merkezi geliştirecek.
10- İki taraf her türlü tezahürde Suriye’deki terörizmle mücadele konusunda kararlılıklarını yineledi.
Yukarıda da değindiğimiz gibi Soçi mutabakatı, Suriye ve müttefikleri açısından tercih meselesi olmaktan ziyade saha ve uluslar arası “Şartların elverişsizliğiyle” ilgili bir durumdu. “Elverişsiz durum” ise birçok etken barındırmaktaydı. ABD ile arası açılan Türkiye’nin memnun edilmesi, bu bölgeye yapılan saldırılara karşı tepkilerin uluslar arası boyutlarının olması, her saldırı dalgasında “Kimyasal silah” tartışmasının gündeme gelmesi ve ABD başta olmak üzere tüm batılı müttefiklerinin “Kimyasal gerekçeler” üzerinden müdahale tehditleri ve burada yaşanan çatışmalarda Türkiye’nin ABD’den yana tavır alıp uluslar arası askeri müdahale çağrılarında bulunması gibi bir çok etken sıralanabilir. Nitekim Rusya’nın saldırıları durdurmaya yanaşmadığı Soçi mutabakatı arefesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Amerikan Wall Street Journal gazetesine yazdığı makalede, ABD ve batılı müttefikleri olası saldırılara karşı açıktan pozisyon almaya davet etmişti.
Haliyle Soçi’de tarafların mutabakata varıp İdlip’e yönelik olası saldırıların durdurulması bu yönüyle aslında Türkiye’nin başarısıydı.
Nitekim uzlaşma sağlandı ve Soçi mutabakatı imzalandı. Mutabakat maddelerine bakıldığında Rusya ve İran Suriye’nin operasyonel sorumluluğunu üstlenirken, Türkiye’ye de İdlip bölgesine sıkışan silahlı grupların sorumluluğu verilmişti. Mutabakata varmak Türkiye’nin başarısıydı, ama paylaşılan sorumluluklar açısından Türkiye’nin kucağına deyim yerindeyse pimi çekilmiş bomba bırakılmıştı. Neticede İdlip denen defakto bir bölge vardı ve tarafların öngörüleri, anlaşma maddeleri uygulanması koşuluyla nihai çözümü Suriye genelini kapsayacak olası siyasal uzlaşmaya bırakılmıştı. Ancak uzlaşı masasında yazıya dökülen taahhütler ile saha gerçekleri birbirleriyle pek de orantılı gibi durmamaktaydı.
Neticede çatışmaların dozu düşse de karşılıklı suçlamalar eşliğinde karşılıklı saldırılar bugünlere kadar süregeldi. Zaman zaman alevlenip sönmeye yüz tutan çatışmalarda Türkiye tarafı sürekli Suriye tarafının taahhütlere uymadığını iddia ederken, karşı taraf ise tam tersini iddia etmeyi sürdürdü. Türkiye’nin mutabakattan doğan yükümlülüklerini yerine getir(e)mediğini tekrarlayıp durdu.
Mutabakat, “Çatışmasızlık” bölgelerini öngörüyor ve içinde askeri kontrol noktalarını içeriyordu. Buna göre silahlı gruplar cephe hattından 15-20 km geri çekilecek ve boşalan alan çatışmasızlık bölgesi olacaktı. Genel kanı, Türkiye’nin silahlı gruplar üzerinde etkili olduğu yönündeydi. Oysa öyle olmadı. Türkiye’nin etkili olduğu gruplar bu konuda Türkiye’yi dinlerken, anlaşmaya taraf olmayıp şiddetle karşı çıkan malum bazı gruplar bu anlaşmaya uymayacaklarını açıkça ilan ettiler. Hatta anlaşmaya yanaşmayan gruplar, çatışmasızlık bölgelerine uymadıkları gibi, Türkiye destekli gruplara karşı savaş açarak tümünü tasfiye ettiler. Rusya tarafı Türkiye’den silahlı gruplara karşı daha etkin önlemler almayı beklerken zaman zaman Suriye askerleriyle yaşanan çatışmalarda da sürekli bahse konu gruplar suçlanarak Türkiye’nin garantörlüğüne vurgular yapıldı.
Türkiye tarafı ise tam tersine yaşanan çatışmaların Suriye askerlerinden kaynaklandığını belirterek Rusya’nın suçlamalarını reddetmekteydi.
Bugün yaşananlar ise, Soçi mutabakatının artık sahada işlevsel olmadığını ortaya koymaktadır. Karşılıklı suçlamalar eşliğinde bugünlere kadar gelen mutabakat, çatışmaların şiddetlenmesi ve bazı zamanlarda Rus askeri üssü Hımeymim’e yönelen saldırılar da gerekçe gösterilerek rafa kaldırıldığı gözlemlenmektedir. Rusya-Suriye ortak saldırıların nihai hedefi şu an için muğlak durmaktadır. Suriye tarafı yeni saldırı dalgası başladığında hedef olarak Soçi mutabakatı gereğince “Çatışmasızlık bölgeleri”ni kapsayacak “Sınırlı” bir harekattan bahsetti. Hedef bölgelerde M4 ve M5 karayolunun kontrolü de yer almaktadır.
Yeni çatışma alanları belirlenen bölgelerle sınırlı kalıp kalmayacağı belli olmasa da, nihai olarak İdlip’i hedef alması durumunda Türkiye için yeni mülteci kabusu, siviller için göç ve mağduriyet dalgasının yeniden başlayacak olması herkesi kara kara düşündürmektedir.
Üstelik geçen zamanlarda yaşanan lokal çatışmalarda Türkiye’nin Rusya nezdinde yaptığı girişimler genellikle sonuç verirken, bu kez Ruslar Türkiye’nin taleplerini geri çevirmekte ve saldırıların dozunu giderek artırmaktadır.
Ruslar, gerekçe olarak askeri üslerine yönelik tekrarlanan saldırıları öne sürerken, bu kez Türkiye’nin girişimlerini dikkate almamasının son zamanlarda Türkiye ile ABD arasında yaşanan yakınlaşma ve “Güvenli bölge” üzerinden Rusya ile Suriye politikasında düştüğü tezatın etkili olduğu söylenebilir.
İdlip’e doğru yaklaşan yeni operasyon ve çatışmalar karşısında ABD cenahından yükselen “Kimyasal silahlar kullanılırsa müdahale ederiz” tehditleri yeniden tekrarlanırken, bu tür tehditlerin faili meçhul kimyasal saldırılara yeniden kapı aralayacağı ihtimalini de doğurmaktadır.
Kim ne derse desin, suçlamalar ve tehditlerin boyutu ne olursa olsun Suriye sahası geçen zaman içerisinde şu gerçeği önümüze koymuştur:
Sahada kalıcı olabilecek ittifaklar ya da ihtilaflar yerine dengeleri belirleyici olan asıl unsur güçtür. Anlaşmalar, mutabakatlar, diplomasi vs genellikle zaman ve mevzi kazanmaya dönük manevralardır ve uzatmaları hedeflemektedir.
Ali Özgür
Ali Özgür