Hz. Süleyman’dan sonra ikiye bölünen İsrailoğulları önce Asurlular tarafından işgal edilmiş daha sonra Babil bozgununa ve yurtlarından sürülme belasına uğramışlar. Ardından Perslerin Babil’i yenmesiyle birlikte sürgünden tekrar yurtlarına dönmüşler.
İlginçtir, İsrailoğulları Babil sürgünündeyken akılları başlarına gelmiş, hatalarını görmüşler, günahları terk etmişler, dinlerine iyice sarılmışlar, Tevrat’a her açıdan daha iyi yönelmişler, eğitim ve dini ilimleri derleme adına güzel mesafeler kat etmişlerdir.
Bu defa Filistin Makedonya tarafından işgal edilmiş, Yunan-Helen kültürünün etkisinde kalmış, birazcık zengin olanlar bu kötü yolun başını çekmişler.
İsrailoğulları daha sonra Roma işgaline uğramış ve bir daha belini doğrultamamıştır. Roma işgal ettiği yerleri kendi atadığı valilerle yönettiği gibi bazılarını da taşeron krallarla yönetmiştir.
İsrailoğullarının yönetimini de Herodes hanedanına bırakmıştır. Bu hanedan soy olarak her ne kadar İsrailî olduğunu iddia etse de tam bir Roma ve Yunan hayranıydı, Sarayda tam bir kozmopolit hayat tarzı sürüyorlardı. Aslında bundan dolayı genel olarak Yahudi halkının tepkisini çekiyordu ama ellerinden bir şey gelmiyordu.
İşte böyle bir dönemde Hz. Yahya ortaya çıktı. Genç yaşında iman ve heyecan doluydu ve hızlı bir şekilde insanları tövbeye çağırıyor, göklerin egemenliğinin yakın olduğunu söylüyor, Şeria nehrinin kıyısında kendisine katılanları vaftiz ediyordu.
Kısa zamanda yüzlerce, binlerce insanı etrafında toplamıştı, İsa Aleyhisselam da onlardan biriydi.
Roma’nın işgalinden kurtulmak isteyen İsrailoğulları heyecanlanmıştı; “Sen kimsin?” diye sormuşlar, “Sen Mesih misin?” demişlerdi, o da; “Hayır, ben Mesih değilim” dedi. Bu defa “Yoksa sen İlyas mısın?” demişler, “Hayır, ben İlyas da değilim” dediğinde bu defa “Yoksa sen O musun?” demişler, “Hayır, ben o da değilim. Ben ondan önce Tanrının yolunu temizlemek üzere çölden gelen sesim” dedi.
Hz. Yahya iman ve heyecanıyla birlikte tam bir iffet ve hayâ timsaliydi. Herodes hanedanının sürdüğü hayat tarzının sarayda kalmayacağını, aynı zamanda İsrailoğullarını zehirlemeye yönelik olduğunun farkındaydı.
Üstelik kral Herod Antipas Yahudiliğin haram gördüğü kardeşinin eşiyle birlikte oluyordu. Hz. Yahya sohbetlerinde Kralı şiddetle eleştiriyordu. Kral da onu zindana attı. Fakat başta Kralın metresi olmak üzere saray sosyetesi Hz. Yahya’dan rahatsızdı, O var olduğu müddetçe serbestçe yaşayamayacaklarını biliyorlardı, bu yüzden Onun mutlaka öldürülmesini istiyorlardı. Hz. Yahya’nın sevenlerinin çok olmasından dolayı Kral onu öldürmekten çekiniyordu, arada kalmıştı.
Kral kendisinin doğum günü dolayısıyla sarayda bir parti vermiş, o partide yatağına aldığı bayanın kızı çok pervasızca bir dans ederek Kralı kendinden geçirmiş, kızı çağırarak; “dile benden ne dilersen” demişti. Kız da ne isteyeceğini şaşırmış ve gidip annesine danışmıştı. Kadın da tam fırsattır diyerek zindandaki Hz. Yahya’nın başının kesilip bir tepside getirilmesini istemiş, Kral Herod Antipas istemeyerek de olsa Hz. Yahya’yı şehid etmiş, başını bir tepside saraya getirtmiştir.
Hz. Yahya bir fuhuş rejiminin kurbanı aziz bir şehiddir. Ne ilginçtir ki onu şehid eden Romalı veya Yunanlı bir kral değil, onlara köpeklik yapan Yahudi asıllı taşeron bir kralcıktır.
Ne acıdır ki son bir asırdır İslam Dünyasının başına gelen belalar da aynısıdır. Emperyalistlere köpeklik yapan kralcıklar İslam ülkelerinin her birinde nice Yahyaları şehid eylemişlerdir.
Rolleri hiç değişmemiştir. İsterseniz şöyle bir bakın, hemen anlayacaksınız. Çünkü bu taşeronların görevi efendilerinin hayat tarzını insanımıza dayatmaktır.
Günümüz dünyasında Müslümanların verdiği asıl savaş, edep ve hayânın savaşı, iffet ve nezahetin savaşıdır. Bu savaşı kokuşmuşluğa karşı, çürümüşlüğe ve tükenmişliğe karşı yürütmektedir.
Herodes hanedanlığının yaptığı gibi İslam ülkelerindeki yozlaşma da aynen onlar gibi atanmış generaller ve bürokratlar tarafından yürütülmüş, dipçikle dayatılmıştır.
Mehmet Göktaş
Mehmet Göktaş