Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin. Allah`a ve Resulüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. ﴾33﴿
Siz evlerinizde okunan Allah`ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah en gizli şeyi bilendir, hakkıyla haberdardır. ﴾34﴿
Bir insan niye riyakârlık/gösteriş yapma ihtiyacı hisseder. Eğer derinlemesine bir psikolojik inceleme yapılacak olursa, görünür bir şeye sahip olmadığından olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır.
Aynı şekilde bir insan niye kibirlenme/büyüklenme ihtiyacını hisseder? Bila tereddüt eğer psikolojik detaylı bir inceleme yapılacak olunursa aynı şekilde bunun da sebebinin çok küçük olmasından kaynaklandığı anlaşılacak. Zira çok küçük olduğu için kayboluyor ve büyüklenmek suretiyle kendini göstermek istiyor.
İslam’ın bu çirkin manevi günahlara şiddetle karşı olmasının nedeni de fıtrata yerleştirilmiş bu ihtiyaç ona kusurunu gösterip kusurunu gidermesi için onu uyarırken o bu uyarıyı zahmetsiz geçiştirmeye ve fıtratı kandırmaya çalışıyor. Oysa bu uyarı tıpkı hastalıkları haber veren belirtiler gibidir. Tedavi olması gerektiğini ona haber veriyor. O ise aldığı bir ağrı kesici ile bu işi geçiştiriyor. Oysa hastalık içinde kalıyor ve gittikçe büyüyüp gelişiyor. Eğer ısrarcı davranırsa hastalık onu öldürecek ama o hala oyalanıyor.
Peki, bir insan niye her rüzgârın önünde savrulur, en ufak çekim gücüne sahip merkezler arasında gidip gelir, tabiri caizse kendisi ile oynan top gibi ayaklar altında gidip gelir? Bila tereddüt buna verilecek cevap da bu haldeki insana gidecek en iyi yakıştırma ‘hafifmeşreplik’ olacaktır. İstikrar yakalamamış olmaktır. Ruh yüceliğine varamamış olmanın sıkıntısıdır ve bu sıkıntıyı gidermek için ruhu tarafından sıkıştırılıyor, ama tedavi olacağı ve tedavinin bedelini ödeyeceği adrese değil, yanlış, bedelsiz adreslere sığınıyor. Hafif meşreplik erkekte olsa kendisini sıkıntıya sokar, en fazla yakın çevresine o da belki biraz sıkıntı verir. Ama hafifmeşreplik kadında olsa bu, toplumu kendisiyle beraber ailesini ve en sonunda da bütün toplumu sıkıntıya sokar. Zira toplumun ıslahı da ifsadı da kadın üzerinden yürümektedir.
Konuyu bir başka açıdan izah etmek istersek; insan bedeninin kemali; uzuvlarının dengeyi yakalaması ve sıhhatini bulmasıdır. Eğer bu kemalde bir sıkıntı varsa mesela uzuvları dengeli değilse ve sıhhati yerinde değilse bu kendini değişik sıkıntılarla ortaya koyar. Hastalık ve benzeri sorunlarla sahibini tedaviye zorlar. Sahibi tedaviye yönelirse bu sıkıntılar atlatılır ve beden huzur bulur. Ama sadece belirtileri yok etmek üzerine kurulu olan ağrıları dindirme yoluna başvurursa, sonuç ölüme kadar gider.
Manevi kemal ise ki bizim asıl konumuz budur; ruhun münciat denilen sıfatlarla bezenmesidir. Yani insanı dünya ve ahirette kurtaracak sıfatlarla bezenmesidir. Cömertlik, ihlas, sadakat, eminlik vb. sıfatlarla bezenmedir. Allahu Teâlâ’nın insan fıtratına hammadde olarak yerleştirdiği güzellikleri büyük bir özveri ile işleyip gün yüzüne çıkarmak ve bunları zirvelere taşımaktır. Tabi bu, zirveye tırmanmak gibi büyük gayret ve özveri isteyen işlerdir. Eğer burada bir noksanlık söz konusu ise fıtrat tarafından manevi sıkıntılarla tedaviye zorlanır. Eğer noksan olan ruhun sahibi tedavinin zahmet ve sıkıntılarını göze alır ve acı reçeteleri uygulamaya koyarsa Allah’ın yardımı ile ölüm hariç her hastalığın tedavisi mümkündür. Ama eğer noksan ruhun sahibi bu tedavinin zahmet ve sıkıntılarına gelmezse fıtratının tazyiklerini bertaraf etmek için tabiri caizse yalancı ağrıkesicilere yönelmek zorunda kalır ki bu da kendini kibir, riyakârlık, hased, cimrilik vb. belirtilerle gösterir.
İster maddi, ister manevi hastalık olsun, İslam bunları tedavisiz bırakıp karantinaya almaz. Eğer İslam insanı zararlı bir şeyden alıkoymuşsa ona alternatifler sunmadan bunu yapmaz. Eğer insanı kibirden alıkoymuşsa ona yücelmenin yollarını göstermeden yapmaz. Ta ki kibir denilen illet kendiliğinden tedavi olsun. Eğer riyakârlıktan menetmişse ona mutlaka yer ehli ile gök ehlinin kendisinin hayırla yadedeceği yollar gösterdikten sonra bunu emretmiştir.
İşte bu ayet-i kerimelerde de Allahu Teâlâ kadınların ortalıkta dolanan hafifmeşrep varlıklar olmalarını yasaklamışsa onların vakarını sağlayacak, ruhları tarafından böyle bir sıkıntıya uğramalarının yolunu kapattıktan sonra bunu emretmiştir. Hiç şüphesiz Müslüman kadının vakarı, edebi ve yüceliği sultan olduğu hane-i saadetinde Allah’ın ayetleri ve Resulün hikmet dolu sünnetini müzakere etmesidir. Buyurun ayetlerimizi beraber tefsir edelim.
وَقَرْنَ في بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُولٰى
Evlerinizde vakarınızı koruyunuz ve ilk dönem cahiliyesi kadınlarının teberrücü(açılıp saçıldığı) gibi teberrüc etmeyiniz.
İlk dönem cahiliye kadınlarının teberrücü; kadının bütün dikkatleri üzerinde toplayacak bir tarzda açılıp saçılması ve ortaya atılmasıydı. Gerek mimik ve davranışları ve gerekse giyim ve kuşamı bu amaca matuftu. Tıpkı son dönem cahiliye kadınının şu an da yaptığı gibi… Oysa bu durum beden ve ruh denkleminde ruhun aleyhine olan bir durumdu. Kadının dişiliği, Allahu Teâlâ’nın kendisine verdiği diğer tüm meziyetleri katlediyordu. Bu sonuç ise kadını kullanılan bir meta olmanın ötesine taşımıyordu. Neticede yuvasını saadet diyarına dönüştürecek, çocuklarına rahmetin kucağında olduklarını hissettirecek, erkeğin sertliğini ve gazabını dindirecek bütün yetilerini bu sayede kaybediyordu kadın… bu ise toplumların beşiği olan aileyi dinamitliyordu.
İslam ise bunu yasakladı. Belki bu bir ıslah hareketi değil bir devrimdi. Zira her şeyden önce İslam dışarıya salınmayı adet haline getirmiş kadınlar taifesine eve kapanmayı emrediyordu. Hatta çok zaruri hallerde dışarı çıkılacaksa bile Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin uyarısı ile göze batacak, dikkatleri üzerine toplayacak şekilde caddelerin orta yerinden değil kenarlarından yürümeleri kendilerine emredildi. Müslüman kadınlar bu emre o kadar sarıldılar ki annemiz Hz. Aişe’nin ifadesi ile elbiseleri duvarlara sürtünmekten çabuk yıpranır hale geldi.
Ama şuna dikkat edilmesi gerekiyor. İslam, kadınlara sokaklardan çekilmelerini emrederken onları evlere hapsetmedi. Tam aksine sokaklara salınıp dünya ve içindekilerle uğraşacaklarına kendilerine bir vakar verecek ve dolayısıyla hem dünyada izzetlerini koruyacak hem de ahiret saadetlerini temin edecek yüce eylemlere yönlendiriliyorlar. Öyle ya dünya ve dünyalıklarla uğraşmaktan muaf tutulmuş kadınlar taifesi ne için boş boş dışarılarda olsun ki… tam aksine kendilerine tahsis edilmiş adeta sultanları oldukları hane-i saadetlerinde geleceğin nesillerini kendileri doğurdukları gibi kendileri yetiştirme hakkına sahiptirler de… bu görevi layıkıyla yerine getirebilmek için de:
وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰتينَ الزَّكٰوةَ وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ اِنَّمَا يُريدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهيراً
Namazı ikame etmeleri, zekatı vermeleri ve Allah ve resulüne itaat etmeleri ile mümkündür. En yüce şahsiyetli önderleri çokça namaz ikame eden, zekat verebilen, Allah’a ve Resulüne itaat eden kadınlar yetiştirebilmişler. Belki iddialı olur ama Hz. Musa (a.s)’nın kıssasında kendisi ile beraber annesinden çokça söz edilmesi, yine Hz. İsa (a.s) ile beraber annesi Hz. Meryem’den çokça zikredilmesi belki buna işarettir. Şüphesiz Hz. Yusuf ile beraber babası Yakup (a.s)’tan da söz edilmiş, ama hepimizin de bildiği gibi bir erkek bir çocuğu bir kadının koruduğu gibi koruyamamış… (Eğer bu düşüncede hakka muhalif bir şey sözkonusu ise Allah af ve seydalarımdan uyarı bekliyorum.)
Değinmek istediğim bir husus da Allahu Teâlâ “evlerinizde oturunuz” manasına gelecek “جلس “ fiilini değil “vakarlanın” fiilini kullanıyor. Öyle ise bu eve mahkum etme değil, boş şeylerle uğraşmayı bırakıp hanesinde kendisini yetiştirmeye vermesidir.
Bir diğer husus ise; aslında bu hitap Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin eşlerinedir. Ve bu şekilde davranmaları halinde dünyanın kirlerinden temizlemeyi onlara vadediyor Allahu Teâlâ… Dikkat çekmek istediğim husus şu; Allahu Teâlâ Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin eşlerine seslenirken “eşleri” diye seslenmiyor. Onlara “hane halkı” manasına gelen “ehl-i beyt” diye hitap ediyor. Bu ibarenin işmam ettirdiği husus kanaatimce; “Hane halkı olma sıfatına bir kadın ne kadar haiz ise, ki bu evinden çok zaruri olmadıkça dışarı çıkmayan kadın için kullanılır, dünya kirlerinden o oranda temizlenme sıfatına yakın oluyor.”
Dünya kirlerinden temizlenme de ancak:
وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلٰى في بُيُوتِكُنَّ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ وَالْحِكْمَةِ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ لَطيفاً خَبيراً
Allahu Teâlâ’nın ayetlerini ve Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin hikmetli sünnetini evlerinde müzakere etmeleri ile mümkündür. Eğer İslam’ın bu projesinin tam olarak hedefine ulaşması isteniyorsa bütün detayları ile yerine getirilmesi gerekiyor. Eğer bu projeyi formalize etmek istersek:
1- İslam kadını sokaktan çekmekten yanadır.
2- Böylelikle onu vakar sahibi gelecek nesillerin mürebbisi yapabilecek
3- Vakar sahibi olabilmesi ve de onun eve hapsedilmiş olma duygusuna kapılmaması için mukaddes işlerle meşgul olmalı ki bu da en büyük eylem olan namazı ikame etme, zekâtı verme ve Allahu Teâlâ’nın ayetleri ile Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin hikmetli sünnetini müzakere eden alimeler olmak ile mümkündür.
İşte o zaman sokaklardan çekilmekle dünya kirlerinden temizlenmiş gelecek nesillerin mürebbiyeleri tarih sahnesine en ihtişamlı bir şekilde arz edeceklerdir.
Ve işte o zaman Muhammed İkbal’in; “Avrupa kültüründen etkilenmiş olan kadın her şey oldu ama anne olamadı. Fakat benim yontulmamış bacılarımın kucağında yetişen bebelerin alınlarından İslam’ın güneşleri doğacaktır.” Hayali gerçekleşmiş olacaktır.
Faruk Hamza / İnzar Dergisi – Şubat 2015 (125. Sayı)
Faruk Hamza