Kapatın medreseleri. Dağıtın talebeleri, hocaları. Ne kadar dernek ve vakıf varsa hepsini feshedin. Politik, siyasi, İslami faaliyet sürdüren tüm partileri kapatın. İster görsel, ister yazılı ya da internet üzerinden İslami yayın yapan, basın-yayın ve medya adına ne varsa, basım ve yayımlarına son verilsin. Yardım kuruluşları, tüm yardım toplama ve dağıtma faaliyetlerini durdursun. Afrika ya Asya'ya ve dünyanın birçok farklı bölgesine gönderilen yardım görevlilerini geri çağırın. Kısacası, tüm İslami çalışmaları durdurun. Uyarıyorum günaha giriyorsunuz. Allah'ın işine karışıyorsunuz. Tövbe tövbe estağfirullah. Sen bizi affet ya Rab! İnsan hiç Allah'ın işine karışır mı? Bu ne cüret? İnsanların hidayetinden sana ne? Kâinatta birine hidayet verecekse Allah verir. Sizin bunda hiçbir rolünüz yok. Dolayısıyla oturun oturduğunuz yerde. Zaten Mehdi (as) gelecek, deccalle savaşacak ve yeryüzünde İslam hâkim olacak. Herkes otursun paydos. Mehdi (as)'ı bekleyeceğiz.
Birileri, ısrarla bunları söylememizi istiyor. Israrla bu düşünceyi aramızda hâkim kılmak istiyor. Bu düşünce sahiplerinin söylememizi istediği bu sözler, bu hastalıklı zihniyet, batılı müsteşriklerin yüzyıllardır İslam âlemi içerisine soktukları sözler ve zihniyettir. Her şeyi Allah yapar, ya da yapacak. Hiçbir şey yapmaya gerek yok. Allah'ın işine karışmayın. İbadetlerinizi yapın, hiçbir şeye karışmayın. Bir şey yapılacaksa Allah yapsın. O'nun her şeye gücü yeter. Nasıl? Bu düşünce bir yerden tanıdık geliyor değil mi? Bu düşünceyi hatırladınız değil mi? Evet evet. Hiç çekinmeden, korkmadan söyleyin. Bu düşünce Kur'an'da İsrail oğullarının, Musa (as)'a: "Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız" dedikleri düşüncenin günümüz versiyonudur. Bugün İslam adına çalışma ve gayret etme güç ve kuvvetine sahip nice insanların arkasına sığındıkları bahane bu. Bunu açıktan da en yüksek perde de deklere etmekten imtina etmiyorlar. Çünkü yanlış bir şey yapmıyorlar ki, gizleme ihtiyacı hissetsinler.
اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّه۪ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ ﴿١٤﴾ "Rabbinin katından açık bir belgesi olan kimse, kötü işleri kendisine güzel gösterilen ve nefislerinin arzularına uyan kimseler gibi midir?" Şeytan onlara yaptıkları bu ameli onlara süsleyecek ya. Bizler nasıl, bir gayret içerisinde olunması gerektiğinin, Allah'ın dinine hizmet edilmesi gerektiğinin, İslami olarak isbatına çalışıyorsak, onlar da bir şey yapılmaması gerektiğinin ispatına çalışıyorlar. Neymiş? Bizim hiçbir şey yapmamıza gerek yokmuş. Allah her şeyi yazmış. Bizim yapıp yapmamız bir anlam ifade etmez. Zaten mehdi (as)'ın gelmesinin eli kulağında. Ha geldi ha gelecek. Peygamber Efendimiz (as) bir ikindi vaktinde gelmişse akşam, oldu olacak. O halde yorulmaya gerek yok. En mantıklı yol, Mehdi (as)'ı beklemek.
Hâlbuki Kur'an Mehdi (as)'ı bekleyelim, bir şey yapmayalım, zihniyetinin değişik bir versiyonu olan; "Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız" düşüncesini red ediyor. İsrail oğullarının, Rablerine ve Peygamberlerine karşı yaptıkları bu pervasızlığı kınıyor. Kuran, Efendimiz (as)'dan çok uzun zaman önce yaşanmış bu olayı Efendimiz ve ümmetine haber veriyor. Bunun nedeni ise, bu ümmetin de aynı yanlışa düşmemelerini sağlamaktır. Ve peygamber (as) bunu kendi öğrencileri olan sahabe-i kiram efendilerimize ders olarak vermiştir. Ve onlar da bu dersi çok iyi anlamışlardı. Bundan dolayıdır ki, Bedir savaşında savaşla ilgili, sahabeyi kiramın görüşünü almak isteyen Efendimiz (sav)'e Sa'd b. Muaz (ra) şunları söylemiştir: ″Yâ Nebiyyallah! Biz Sana İsrailoğullarının Hz. Mûsâ’ya dedikleri gibi, ″Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız″ demeyeceğiz. Seni hak üzere gönderen Allah’a yemin ederiz ki, bizi derin suyun içine sevk etsen, bu şekilde öleceğimizi de bilsek yine sana tâbi oluruz″ dediler.[1]
İslam, bir insanı sadece kendi şahsı için Allah karşısında sorumlu kabul etmemektedir. İnsanı Allah'a karşı sorumlu gördüğü gibi, topluma karşı da sorumlu görmektedir. Emri bil maruf ve nehyi anil münker dediğimiz olay, tam da budur. Yani Allah'ın dinine hizmet. İslam’ı kendine dert edinmek. Müslümanların çile ve ızdırabını kalbinin ta derinliğinde hissetmek. Bakın Efendimiz (as) bunu terk eden insanlar için ne diyor: "İsrail oğullarına giren ilk noksanlık şuydu: Adamın biri, (günah işlemekte olan) birisine rastladığında ona: Ey adam, Allah'tan sakın ve yapmakta olduğun (kötü) işi bırak. Bu sana helâl değildir, derdi. Ertesi gün tekrar o adama aynı haldeyken rastladığında, onun bu durumu, kendisiyle beraber yiyip içmesine ve oturmasına engel olmazdı. Onlar böyle yapınca, Cenab-ı Allah kalplerini birbirlerininkine vurdu."
Sonra Resulullah (s.a.v.) şu ayeti okudu:
"İsrâil oğullarından inkâr edenler, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdi. Bu, baş kaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mâni olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi!"[2] Bundan sonra da Resulullah (s.a.v.) şöyle dedi:
"Hayır, Allah'a and olsun ki sizler mutlaka iyiliği emredecek, kötülükten sakındıracaksınız. Sonra da zalimin elinden tutacak, onu hakka meylettireceksiniz. Ona hakkı zorla kabul ettireceksiniz. Ya da (böyle yapmadığınız takdirde Cenab-ı Allah) kalplerinizi birbirinizinkine vuracak (benzetecek) sonra da onlara lânet ettiği gibi, size de lanet edecektir."[3] Bu son cümle çok önemli; " onlara lânet ettiği gibi, size de lanet edecektir." Demek ki neymiş; Mehdi (as) gelecek diye, insanlara oturmayı telkin edenler, Allah korusun, Allah'ın lanetiyle karşı karşıya kalma tehlikesi içerisindedirler. Demek oluyor ki, akılsızlıkla itham ettikleri, Allah'ın işine karışmakla kınadıkları insanlar, aslında Allah ve Resulünün emirlerine bihakkın iman etmiş insanlardır. Rabbim bizleri de onlardan eylesin inşallah.
Eğer bu kardeşlerimiz, Ömer b. Abdulaziz (ra)'nun sözünü ettiği, şu insanlar gibi düşünseydiler onlara hak verirdim. Ömer b. Abdulaziz, şerrin belirdiği, hayrın kaybolduğu bir zamanda, bazı insanların seyahat ettiklerinden bahseder. Bu insanlar, böyle bir ortamda, iyiliği emir, kötülüğü nehiy anlamında, ellerinden bir şey gelmediği için, gelmesi yakın olan bir azaptan kurtulmak için her şeylerini bırakıp seyahat ettiler. Yırtıcı hayvanların komşuluğunu ve yerin bitirdiği bitkilerden yemeyi, bu kimselerin komşuluğundan ve nimetlerinden daha hayırlı gördüler. Ama mesele böyle değil. Bu kardeşlerimiz, İslam düşmanlarının oyunları ve nefislerinin de aldatmasıyla böyle bir yola tevessül ediyorlar.
Devir Allah'ın davasına her zamankinden daha çok sarılma, insanlara iyiliği emretme ve kötülüklerden sakındırma devridir. Gözümüzün önünde İslam’a ve Müslümanlara bu kadar zulüm ve hakaret edilirken, sözünü ettiğimiz bu düşüncede olmak, başımızı kuma gömmek olur. Satırlarıma Efendimiz (sav)'in bir hadisiyle son veriyorum. Bir dahaki yazımızda buluşuncaya dek, Allah'a emanet olun. Dualarınızda bizleri de unutmamanızı istirham ediyorum. "Yemin ederim! Ya siz iyiliği emreder kötülükten sakındırırsınız veya Allah Teâlâ, sizin kötülerinizi size musallat eder. Böyle olduktan sonra sizin hayırlılarınız dua ederler, fakat duaları kabul edilmez"[4]
[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 12486, 18073.
[2] Maide 78-79
[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, 2/93-95
[4] Bezzar, Taberânî
Mühacid Haksever
Mühacid Haksever