Hicret bir tercih, bir yaşam, bir adanış;
Muharrem ise bu tercihi her sene-i devriyede canlı tutan bir zaman dilimi...
Her hicret bir inkılâp, bir hayat dönüşümü...
Her Muharrem Muhammedî hicreti ve Hüseyni kıyamı yeniden canlı tutan, zihinlerde bu iki numune ve model tercihlere ışık tutan bir vakit yansıması...
Kiminin tercihi dünyayadır, hicreti ona olur; kiminin tercihi bir kadınadır, hicreti ona olur; kiminin tercihi Allah`adır, hicreti O’na olur.
Hicretin hakka, doğruya bakanı Allah için olanıdır.
Hazret-i İbrahim aleyhisselamın hicreti, Salih aleyhisselamın hicreti, Musa aleyhisselam`ın hicreti, Hazret-i Muhammed aleyhissalatu vesselam`ın hicreti, bu amaca matuftu.
Tehcirle hicret aynı kökten iki mastardır; ikisi de soyutlanma manasını taşır; ama ortaya çıkışlarındaki etkenler farklıdır.
Tehcir, birinin yurdundan, yuvasından kovulması, koparılmasıyla ortaya çıkar. Tehcir, mülteciliği sonuç verir.
Hicret ise tercihini yaşam biçimine dönüştürmenin zorluğu/engellendiği görülünce şartları lehine çevirme adına, sağlam bir yapılanma yolunda, güçlü bir bilenme amacıyla gönüllü ortaya çıkan bir yolculuk/soyutlanmadır. Hicret ise muhacirliği sonuç verir.
Muhacir, gönülden göze dökülen hasret gözyaşıdır.
Muhacir, Mekke`lerden çıkmak/ayrılmak istemese de Mekkeleri Medinelerle buluşturma adına gönüllü bir ferağattır.
Muhacir, fetih gününe ulaşma adına, vuslata bir an önce erişme hesabıyla hasreti/özlemi/sılayı sabırla içendir.
Şehid Rehber, muhaciri şu sözüyle tanımlarken bu hakikate dikkatleri çekiyor:
" Muhacerat kaçmak değildir. Muhacerat mü`minlerin, baş eğmezlerin güç yettiremeyince teslim olmayışlarıdır. Muhacir, yüksek dağlardan geldiği yerin kokusunu teneffüs ederken dağlar kadar büyük zulüm dağlarını hatırlar."
Hicret ve Muhaciri bu gözle görmek ve aşağıya aldığımız ayet-i celile ve hadis-i şeriflerdeki beyanla bilmek lazımdır:
"Onlar ki inanıp hicret ettiler, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda savaştılar ve onlar ki hicret edenleri barındırdılar, onlara yardım ettiler, işte onlar birbirlerinin dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, hicret edecekleri vakte kadar size onların yönetiminden bir şey düşmüyor. Ama sizden dinde yardım isterlerse, sizinle aralarında antlaşma bulunan bir topluluk aleyhinde olmamak üzere, kendilerine yardım etmeniz gerekir. Allah, yapmakta olduklarınızı iyice görmektedir." (Enfal Suresi: 72)
Hz. Ömer radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki:
"Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah`a ve Resulüne ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir."
....
Hazret-i Hüseyin`in Kerbela dinamiğini böylesi bir hicret gözüyle okumak lazımdır.
Muharrem`i, Muharrem`in onuncu günü Aşura`yı bu dinamikler çerçevesinde bilmek/konuşmak ve anlatmak lazımdır.
Yezid, fasık bir yönetici olduğu gibi gasıp bir idareciydi. İlahi emir ve nehiylere karşı lakayttı. Fasıklığı onun nehyini, gasıplığı onun idareden defini gerektiriyordu. Böyle biri için halifelik, İslam’ın saptırılma tehlikesinde olması veya kökten yok olması demekti.
Hazret-i Hüseyin, zalime boyun eğilmeyeceği ve fasıka biat edilmeyeceği dersini dedesi Hazret-i Muhammed aleyhisselam`dan almıştı.
Hz. Hüseyin, Müslümanları gün be gün büyüyen bu tehlikeye karşı uyarmak ve Yezidvari bir anlayışla yönetilen zihniyetlerin İslami olmadığı gerçeğini gelecek nesillere miras bırakmak için kıyam etti.
Yer: Kerbela
Gün: Muharrem’in 10. günü… Aşura!
İki ordu arasında günlerdir süregelen gidiş-geliş sona erer, müzakereler netice vermez… Ve korkunç savaş başlar.
Gök kızgın, çöl ateş savurmakta;
Diller lal, bedenler ise çaresiz…
Kerbela!
Haykırış, bağrışma, inilti, at kişnemeleri, kılıç şakırtıları içinde ıssız…
Fırat ise ahu zarla bağrını dağlamakta…
Ve güzide topluluk, yetmiş iki seçkin insan, Ehl-i Beyt kuşatılmış, ölüm çemberinde… Bununla beraber izzet ve direniş adına kılıçları düşmana inmekte…
Sanki susuz bırakılan bu güzide topluluk değil gibi... Öyle ki az önce kana kana su içmiş gibiler... Artık dünya suyu onlara haz vermiyor... Tercihlerini bilerek yapmış bu topluluğun, hicretleri Allah için olan bu kervanın, adanışları Rableri uğruna olan bu mübarek ailenin hasreti vuslata muntazır...
Gün boyu süren savaş sonunda; hain ellerin kirliliğinde parıldayan kılıç darbeleri nazik bedenlere iner, yetmiş iki gül Kerbela kumlarına devrilir. Bunlardan yirmi üçü Hz. Hüseyin’in ev halkı ve akrabaları idi…
Tarih, böylesine bir aile katliamına şahidlik etmemiştir. Artık Hz. Hüseyin ölüm gerdanlığını şerefle boynuna geçirir ve ‘İslam’ın ayakta kalmasını kendi bedeninin fedasıyla’ olacağını haykıran İmam Hüseyin şehid olur.
Kerbela şehidlerinin başları bedenlerinden ayrılmış ve İbn-i Ziyad’a gönderilmiştir. Halkı bir araya toplayan İbn-i Ziyad, onların gözü önünde elindeki çubukla Hz. Hüseyin’in başını dürter, çubuğu onun dudaklarının arasına geçirir ve kaldırmaz.
Bu hakarete yüreği dayanmayan Zeyd b. Erkam ( r.a ) :
“Kaldır çubuğu! O`ndan başka ilah olmayan zat’a yemin olsun. Ben Resulullah (s.a.v )’ın dudaklarını bu dudakların üzerinde, onları öperken gördüm!” der ve kendini tutamayıp ağlar…
Bilahare şehidlerin kopuk başları ve esir edilen muhterem insanlar Yezid’e gönderilir. Yezid, Hz. Hüseyin’in şehadetini haber alınca güya(!) üzülür -tıpkı bugün Müslümanların dökülen kanları ve paramparça olan bedenleri için üzülen(!) zalim, diktatörler gibi- ve:
“ Allah ibn-i Mercena( İbn-i Ziyad)’ye lanet etsin! Hüseyin’in isteklerini kabul etmeyip de onu şehid ettirdi. Böylece beni kötü tanıttı.” Deyip şeytani sırıtışla timsah gözyaşları döker. Ama aynı Yezid`in rivayetlere göre Hz. Hüseyin’in başını görünce “ Bedr’in öcünü aldım!” der.
Zalim, yine zalim... Anlayış, yine kirli zihniyetin sızıntısı... Zemin, zaman değişse de değişmeyen bir gerçek var:
Hüseyin varisleri yine tercihlerini Allah(c.c)`tan yana yapılmış yeniden Kerbelalar yaşıyor... Yezid`in varisleri de tercihlerini şeytan ve tağuttan yana yapmış müminlerden sadece Allah`a iman ettiler diye intikam almaktalar...
Ne diyelim? Hicret, bir tercihtir. Herkes tercihini ortaya koymuştur. Tercihi iman olan Muhammedilere ne mutlu!
…
Muharrem denince akla ilk olarak Hazret-i Hüseyin`in gelmesinin birçok öncülü vardır. Çünkü;
O, şehid olacağı bilinciyle kıyam etti.
O, önündeki engellerin farkında bir yolculuğa çıktı.
O, "hayat ve ölümün yaratılışındaki cilvenin güzel amel işleyenin ortaya çıkması" olduğunu biliyordu.
O, "korku, açlıkla, mal, can ve mallardan eksiltilmekle imtihan olunacağının" bilincindeydi.
O, mübarek başını İslam’ın ayakta kalması için feda etti. Gelecek nesillere de bu öğretiyi miras olarak bıraktı.
Kerbela olayı mürekkebi kandan olan acı bir faciadır. Ancak gelecek nesillere örnek olması açısından da yol kılavuzudur.
Hüseyni fedakârlık bir silsile, bir misyon, bir mirastır.
Allah ( c.c )’ın rızası uğrunda cihadı kuşanan erler için her yer Kerbela, her gün Aşura olmuştur, olacaktır…
Günümüzde aynı hakikati, feda olan Hüseyinleri, Kerbelaları, Aşuraları, İslami adanmışlığı Mısır, Suriye, Myanmar, Afganistan ve Çeçenistan’da… Müşahede etmekteyiz.
Hüseyinleri şehid etmekle saltanatlarını sağlamlaştırdığını sanan Yezidler, Sisiler, Esadlar, Obamalar… ataları Firavun, Nemrut, Şeddadlar... gibi Cehennem’e yolcu olduklarını anlamadılar, anlamazlar. Ta ki ecel vakti gelip çatsın!
Oysa ‘ son pişmanlık fayda vermez!’
İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Kasım 2013 (110.Sayı)
İbrahim Dağılma