Çoğu kez tarih sayfalarında iz bırakan iman erlerinin hayatlarına hayret ve gıpta ile bakarız.. Azimlerine, gayretlerine, sebatlarına ve dava aşklarına hayran oluruz.
Bu şekilde birçok müstesna şahsiyet geçer gözlerimizin önünden. Adeta bir yıldızlar geçidine tutuluruz.
Sorarız kendimize; etten, kemikten aciz bir insanı, bu ulvi dereceye taşıyan nedir acaba?
Bu minvalde, o müstesna hayatları okur ve inceleriz. Yaşamlarından, yaşamlarımıza katacağımız, muazzam notlar biriktiririz..
Her birinin örnek hikâyesinin baş karakteri olan aciz insanın, iman ile insan-ı kamil olup bir kahramana dönüşmesinin iz düşümleri yansır ruhumuzun en izbe köşelerine. O vakit hayretimiz aktif bir gayrete tebdil olur.
İnsan ve iman arasındaki ilişkiyi anlamak ister her hücremiz. Aciz bir insan olmaktan öte, imanı azık edinerek, varlık sahasında aziz bir varlık olmayı arzular özümüz.
Sahi kimdi insan ve iman ile ilişkisi neydi?
Modern bilim insanı, iki eli, iki ayağı bulunan- iki ayağı üstünde dik biçimde dolaşabilen, aklı ve düşünme yetisi olan, dille/ sözel olarak kendini ifade edebilen en gelişmiş canlı türü olarak tanımlar...
Bu nedenle, modern kültürün popüler insan modeli, hayatını tanzim ederken, gerek özel ve gerekse genel ilişkilerinde maddi ve süfli menfaatlere odaklıdır. Hayatının merkezinde bu kıstaslar vardır.
Rabbimiz ise, Kur’an-ı Mübin’de insanı, en güzel şekilde ahseni takvim üzere yaratılmış, sorumluluk ve görevlerini yerine getirecek donanıma ve hürriyete sahip, emanet-i kübranın hamili olan, Allah’ın (c.c) ruhundan ve nurundan nasibini almış-yeryüzündeki halifesi olarak tanımlar...
Kur’an- ı Mübin’in örnek insan modelinin hayatının merkezinde “ Allah” vardır.
Dolayısıyla, kendine dair çıktığı anlamlandırma ve konumlandırma yolculuğunda beslendiği, yönünü tayin ettiği, hedefini belirlediği temel kıstaslar hep bu merkezi ilişki ve bağ etrafında istikrarla deveran eder.
Aslında bu ilişki ‘Ma’bûd’ ve ‘abd’ arasındaki güven, eman, emniyet ve emanet, teslimiyet, temsiliyet ilişkisi olan imandır.
Lugat manasına baktığımızda e-m-n kökünden türeyen bir mastar olan iman kelimesinin asıl manası; emniyet ve güvendir. Daha geniş ifade edecek olursak kalbin her türlü korku ve tereddütten emin olması, huzur içinde sükûn bulması ve varlık sancısının inişli çıkışlı, gel gitli serüveninde, tevekkül ve teslimiyet makamında mutmain olmasıdır.
İslami ıstılahtaki manası; Allah’ın(c.c) Peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği tüm hakikatleri, emirleri tasdik etmek, inanmak ve uygulamaktır..
Bu inanca sahip kimseye ‘mümin’ denir. Aslında mümin insan aynı zamanda, Allah’ın (c.c) El-mümin esmasının mücessem bir örneğidir.
Mümin; Allah’a güvenen( teslim olan) ve Allah’ın’ da güvendiği ( temsiliyet makamında olan) kişidir.
Mümin; emin kişidir ve emanet-i kübrayı taşımaya layık kişidir.
İman kavramının, kendisine güvenilen, hıyanet etmeyen, sözünde duran, vefalı; başkalarından korkmayan kimse olmak olan emin olma kavramıyla çok yakın bir ilişkisi vardır. Kur’an-ı Mübin’de bine yakın yerde güven ve iman kavramı beraber geçer.
Dikkate mucip bir hakikattir ki;
Yüce Allah’ın kutlu vahyini Peygambere götüren melek Cibril-i Emin, o vahyi insanlara tebliğ eden Peygamber ise, Muhammed’ül Emindir. Bu minvalde Peygamberin tebliğine muhatap olup, teslim olan mümin de emin kişidir.
Yani bu hiyerarşi bir güven, sadakat, teslimiyet ve emniyete dayalıdır.
Bu nedenle samimiyet, itaat, teslimiyet ve temsiliyet bu güven ilişkisine yani imana dayalıdır. İmanlı kişi bu ilişkiden beslenir ve güç alır. Bu güven bağı nispetinde güç ve kuvvet bulur. Zayıflığı halinde ise erir ve kaybolur.
Tam da bu sebeple imani bakımdan zayıflayan insan ameli bakımdan da bozulmaya başlar.
Çoğu kez ameli noktadaki eksiklikleri ve zaafiyetleri farklı sebeplere bağlama yanılgısına düşüyor olsak bile, hakikat şu ki; amel noksanlığı iman noksanlığındandır.
Kişinin amel kalitesi ve zenginliği, imanının samimiyeti, kalitesi ve zenginliğindendir.
Yine aynı şekilde kişinin sosyal ilişkilerindeki durumunu da bu kıstaslar belirler.
Zira iman, iman edilen, gönülden bağlanılan, güvenilen otoritenin istediği doğrultuda hayatı tanzim etmeyi, yani o otoritenin sistemine, nizamına, dinine samimiyetle bağlı olmayı gerektirir.
Madem bu otorite Alemlerin Rabbi ve Meliki olan Allah Azze ve Celle’dir, bu din, sistem, nizam da elbette ki İslâm’dır.
Dinin özünde de yine aynı samimiyet vardır.
Bu hususta Hz. Peygamber ﷺ bir mecliste, "Din samimi olmaktır diye (üç kez) buyurdu.
Ashab sordu: Kimlere karşı?
Kutlu Nebi cevaben: Allah’a karşı, O’nun Kitabına karşı, Peygamberine karşı, Müslümanların yöneticileri ve umumuna karşı" buyurdular. (Müslim)
Bu nebevî nasihatten de anlaşılacağı üzere, iman merkezli bir hayat, her yönüyle samimiyet eksenli bir sorumluluk bilincini ve bu bilincin ferdi ve içtimai hayatta fiiliyata geçirilmesini gerektiriyor.
Elbette bu samimiyet silsilesinden önce, kişinin önce kendi özündeki samimiyetini ihya etmesi gerekir. Eğer özünde imani anlamda bir samimiyet yok ise, böyle bir samimiyet inşası asla mümkün değildir.
بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّهٖࣕ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَࣖ ﴿١١٢﴾
Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek yüzünü (özünü ) Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.( Bakara,112)
Bu bağlamda ihlas (Saflaşmak, arınmak, kalbin özünden, içten, temiz ve riyadan uzak olması) ve ihsan ( Allah’ı görüyormuşcasına ve Allah’ın onun her halini ve kalbinin özünü görüyor olması bilinci) kavramlarının bu konudaki önemini de muhakkak vurgulamak gerekir.
Yine, imandan inkişaf eden samimiyet bilincine ve bu bilinçle oluşturulması gereken samimiyet zincirine dönelim..
Kişinin kendine karşı olan samimiyetinin tesisi; iç/öz disiplinini, irade terbiyesini, nefis tezkiyesini sağlaması ve sevgiyi, saygıyı doğru bir dengede taksim edip, kontrol etmesiyle mümkündür.
Allah’ a (c.c) karşı samimiyetinin tesisi için; ihlas, ihsan merkezli bir kulluk motivasyonu, aksiyonu ve bu doğrultuda emirlerine, yasaklarına karşı, teslimiyet, temsiliyet, itaat, ibadet bilinci ve bunlara yaraşır fiiller gerekmektedir.
Müslümanların yöneticilerine karşı samimiyetin tesisi için; öncelikle bu samimiyeti hak eden yöneticinin ‘Müslüman yönetici' vasfına haiz olması gerekir ki, Müslümanların bu konudaki samimiyetlerine layık olabilsin.
Zira içini dolduracağımız bu samimiyet tanımının muhatabı Müslüman yöneticilerdir!
Müslümanların yöneticilerine karşı samimiyet konusuna örnek olarak, şu hadisi zikredebiliriz.
Abdullah b. Ömer (R.A.)’den rivayet edilen diğer bir hadis-i şerifte de Resulullah ﷺ “Müslüman bir kimseye, hoşuna giden veya gitmeyen her hususta amirini dinleyip itaat etmek gerekir. Ancak, bir masiyetle yani Allah Teâlâ’ya isyan emredilmişse o müstesna! Eğer bir masiyet emredilmişse ne dinlemek vardır, ne de itaat, buyurmuşlardır.”
Dinin hükümlerine bir hilaf, masiyet, fitne vb. durumlar müstesna, Müslüman yöneticilere karşı samimiyet; saygı, itaat, güven ve sadakatle mümkündür.
İslam toplumuna karşı samimiyetin tesisi; kardeşlik hukukunu özenle tesis etmek-uhuvvet, suhulet, merhamet, muhabbet, isâr ve güzel ahlâkla mümkündür.
Tüm bu samimiyet noktalarından yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, imani anlamda özel ve genel hayatını bu samimiyetlerle tanzim eden, varlık sahasında bu ilkelere göre kendini konumlandıran ve gereğini yapan insan, Allahu Teala’nın hoşnut olacağı toplum modelinin de mayasıdır.
Ve.. Aslında iman hem kişisel ve hem de toplumsal anlamda huzurun, refahın kaynağıdır. Her türlü hastalığın, sorunun, kaosun şifası, çözümü ve çaresidir.
İman varsa, tüm hüzünlere, kederlere, dertlere rağmen huzur vardır!
İman varsa, her türlü imkânsızlığa rağmen, imkân vardır!
İman varsa, azlık ve yokluk yoktur. Az olan da çoktur. Bir olanda on, on olanda yüz, yüz olanda bin bereket vardır!
İman varsa, her çeşit çözümsüzlüğe karşı muhakkak bir çözüm vardır!
İman varsa, maddi ve manevi her hastalığa şifa vardır!
Hülâsa iman varsa, iki cihan saadeti vardır...
Tüm bunlar bizi hayrete düşürüyor ise, tarihteki iman erlerini yeniden okuyalım, tanıyalım, anlayalım..
En başta gayretleriyle ve azimleriyle insanlığa hidayet rehberi ve bereket vesilesi olan, samimiyet ve sadakatleriyle imanın zirvelerinde en ulvi mertebelere çıkan, Ulû’l Azm Peygamberlerini..
Sonrasında da hayreti bırakıp gayrete sarılalım..
Sadi Şirâzi’nin veciz ifadesiyle:
“Dünya, vazgeçenleri değil, azmedenleri hatırlar. Hayret etme, gayret et!”
Bu konuda başarılı olmak için; düşünceleri fiillere, söylemleri eylemlere, teorileri pratiğe dökmek ve samimice çok ama çok çalışmak, meselenin en önemli kısmıdır.
Ulemadan bir zatın güzel bir nasihatiyle yazımızı sonlandıralım..
“Suyu düşünmek, susuzluğu gidermez. Odunu düşünmek, insanı ısıtmaz. Bu misaller gibi, insanın bir şeyi sadece düşünmesi ve istemesi de, insanı hedefine ulaştırmaz. Başarı için, çok gayret, çok çalışmak ve uyulması gerekli tüm şartlara riayet etmek lâzımdır.”
Rabbimiz bizleri, Gayretullâha dokunacak her türlü acizlikten, pasiflikten, tembellikten ve zulümden muhafaza buyursun. Son nefese kadar, kulluk emanetini hakkıyla, gayret ve azimle taşıyan seçkin kullarından kılsın...
inzar
inzar