Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik. Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.(Bakara 151-152)
Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da, er geç silecektir.
Rahmetle anılmak… Ebediyet budur, amma,
Sessiz yaşadım, kim, beni nerden bilecektir?
Derken Muhammed Akif, hem ebediyet duygusunun itminan bulma açısından dünyaya bakan yönünü şerh ediyordu hem de bunu elde etmenin yolunu…
Hayırla yâd edilmek… Bir insanın arkasından bırakmak istediği en zirve mirastır. Âlimler bir ömür boyu biriktirdikleri ilimlerini kaleme dökerken bu âlâ zirveye ulaşmayı hedef edindiklerindendir. Sanatçılar bütün hünerlerini kullanarak eşsiz bir eseri insanlığın hizmetine sunarlarken bilinçaltlarında aslında bundan başka bir amaç güdüyor değildiler.
Hatta belki iddialı bir görüş olur ama Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem ümmet ve insanlık için verdiği bunca emeğe karşılık kendilerinden tek bir şey talep ederken; “Benim üzerime salavat getirin” derken aslında hayırla yâd edilmenin her kes tarafından yerine getirilmesi mümkün olan şeklini dillendiriyordu.
İşte Allah azze ve celle bu makama erişmek için, bu ebediyet duygusunun dünyadan taraf itminan bulması için yapmamız gerekeni dile getiriyor bu ayet-i kerimelerde... Bunun için büyük ulema sınıfından olmaya gerek yok. Mahir bir sanatçı ya da büyük bir kumandan olmaya da gerek yok. Ya da büyük kitlelere rehberlik eden büyük bir önder olmaya da gerek. Sadece dilin “Allah” lafzı ve “Esmaü’l-Hüsna” ile ıslak olması kalbin ise Vacibü’l-Vücudu yâd etmesi… Bu, kâfidir.
Enbiya ve esfiyanın, evliya ve sulehanın bu kadar halk tabakasının en alt mertebelerine kadar inerek hayırla yâd edilmeleri bunun kanıtı olarak yeterli değil mi?
Onlar Allah’ı yâd ettiler, Allah da onları yâd etti. Ve yâd edilmelerini Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme emir buyurdu. “İbrahim’i de an…” “İsa ve Yahya’yı da an…” “Nuh’u, Yunus’u, Lut ve Hud’u ve diğerlerinin hepsini an…” bunlar ömürlerini Allah’ı anmakla, yâd etmekle geçirdiler. Allahu Teâlâ da onları yâd etti, O’nun melekleri de onları yâd ettiler. Hem ayrıca insanlık da ömrü boyunca onları yâd etmekle mükellef tutuldu. Hatta Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem bile bu emirden müstesna değildir.
Allah verdiği sözde durdu ki Allah’tan daha fazla verdiği sözde duran kim var ki… Onlara beni zikredin, beni anın ve beni yâd edin ben de sizleri daha hayırlı bir mecliste anayım” diye teklifte bulundu. Onlar Allah’ı hem andılar/hatırladılar ve hem de hatırlattılar. Allah da insanlık durdukça onları andı, onları hatırlattı. Onların anılmasını emretti. Ahirete intikal eden ruhları ebediyet âlemine göçtü, ama aynı zamanda namları da ebedi olarak insanlık içerisinde durdu ve duracaktır.
Peki, dilin lafzatullah ile ıslak olması bu iş için kâfi olabilir mi ki deme! Zira Âdem’in üstünlüğünün ispatı Allah tarafından kendisine öğretilen isimlerin kendisi tarafından meleklere haber verilmesiyleydi. Madem en büyük donanımı kendisine verilen diliydi, öyleyse bu uzvun en güzel olan ile meşgul olması onun üstünlüğüne daha layık değil miydi?
Belki de bu asli vazifesinin ihmali manasına geldiğinden dolayıdır ki, cennette insan için üzüntü diye bir şey olmayacağı halde bundan tek istisna ben-i adem’in dünyada iken zikirsiz geçirdiği anlarını hatırlamasıdır. Zira Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde buna işaret buyuruyorlar.
Yine zengin sahabelerin verdikleri infaklar dolayısıyla elde ettikleri makamlara gıpta eden fakir sahabeler Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemden kendileri için bir çözüm isteyince Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem kendilerine; “Her namazdan sonra otuz üç kere sübhanallah, otuz üç kere elhamdülillah ve otuz üç kere Allahu ekber deyin. Bir kimse bunları yerine getirmediği sürece başka ne yaparsa yapsın onunla sizi geçemez” çözümünü onlara sunuyor.
Zira insanın yüceliği kalbindeki itminana bağlıdır. Kalbin istikrar bulması, sükûnete ermesi ve insanlığın yüceliğine engel olan nefis ve şehvetin ve bunların unsurlarının yüceliğin önündeki engellerinin geri çekilmesi ve bu sayede kalbin mutmain olması oranıncadır. Kalbin itminanı da ancak zikrullahla mümkündür. Allahu Teâlâ Ra’d sûresi 28. Ayet-i kerimede; “Bunlar iman edip kalpleri Allah’ın zikriyle huzur bulan kimselerdir; haberiniz olsun ki, kalpler sadece Allah’ın zikriyle huzur bulur” buyururken kalbi itminana kavuşturmanın dolayısı ile yüceliğin tek yolunun kalbin Allahu Teâlâyı zikretmesiyle mümkün olduğunu ifade ediyor.
Allahu Teâlâ dünyaya gönderdiği her mahlûku noksan olarak gönderiyor. Onun dünyada kendisine verdiği irade ve donanımlarla kendisini mükemmelleştirmesini diliyor. Ve rızası da mahlûkun bu noksanlıklarını telafisi ile muallaktır. Bu gerçeği şu şekilde de ifade etmek mümkündür. Dünyaya gönderilen her mahlûk aç olarak gönderiliyor ve açlığını/noksanlığını gidermesi için uygun gıdaları onların hizmetine sunuyor. İnsanın midesi açtır, açlığın giderilmesi için gıdaya ihtiyacı vardır. İnsanın nefsi açtır, şehveti açtır, aklı açtır, kalbi açtır. Kısacası her şey unsurları ile açtır ve bu açlığı giderecek uygun helal gıdalar yaratılmıştır. Aklın açlığını ancak ilim giderir. Midenin açlığını ancak besinler giderir. Şehvetin ve bedenin açlığını da ancak helal olan eşler giderir. Hiçbir zaman insan bu yöndeki açlığını haram bir yolla gideremez. Buna en güzel örnek de kötülüğe bulaşanların her gün daha çok azgınlaşmalarıdır.
Aynı şekilde kalbin açlığını da ancak Allah’ın zikri giderir. Zira kalbe gıda olacak başka bir şey yaratılmamıştır. Onun dışındaki her şey kalbi daha çok çoraklaştırır.
Ayet-i kerimenin tefsirine detaylı bir şekilde giremeyeceğiz, zira burada ayet-i kerimeden bir nükteyi dikkatlerinize sunmayı diledik. Ama özellikle dikkat çekmek istediğimiz bir husus var ki ayetlerin siyak ve sibakları göz önünde bulundurulduğu zaman kanaatimizce meramı ifadeye takviye bir detay olacak.
Dikkat edilirse birinci ayet-i kerimede; “Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.” Buyrularak Allahu Teâlâ ümmete olan nimetini hatırlatıyor. En büyük nimetini… ümmet için Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemden, ve onun bize olan iyiliklerinden daha büyük bir nimetle nimetlenmiş değildir. Doğal olarak daha fazla minnet altına da girmiş değildir. Allahu Teâlâ bu nimetin karşılığını istiyor. Bir nevi bu nimeti hak etmiş olmanın pahasını istiyor. O da Allahu Teâlâ’yı zikirdir. Ama zikir öyle bir ibadettir ki hem Resul gibi büyük bir nimeti hak etmiş olduğumuzu gösteriyor ama aynı zamanda Allahu Teâlâ’dan yeni bir nimete daha mazhar olmayı hak ettiğimizi ortaya koyuyor. O yeni nimet de Allahu Teâlâ tarafından anılmak… Eğer bir zikri kendi nefsimizde gizil olarak yapıyorsak Allahu Teâlâ da kendi nefsinde bizi zikrediyor. Eğer Allahu Teâlâ’yı bir mecliste zikretmek suretiyle insanları ondan haberdar ediyorsak, o da bizi daha hayırlı bir mecliste, mukarreb meleklerin meclisinde zikrediyor. Onlara bizi rahmet dilemelerini emrediyor.
Ha bir de Allahu Teâlâ kendisine şükretmemizi emrediyor. Ama şükür için yeni bir nimet vadetmiyor. Zikir hem memur olan ibadetin ifasıdır, ama aynı zamanda yeni bir makamı, nimeti, karşılık beklemeyi gerektiriyor. Ama şükür sadece memur olan ibadeti ifadır.
Zikir için çok değişik yorumlar ve açıklamalar yapılmıştır. Şüphesiz bunların hepsi de selefi salihinimizin yaptığı açıklama ve yorumlardır. Ama her şeyden önce zikir derken insanın aklına elde doksan dokuzluk tespih ve dilin Lafzatullahı ve Esmaü’l-Hüsna’yı ve Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin öğrettiği diğer kelimeleri tekrar etmesi geliyor. Selef-i salihinin yapmış olduğu yorum ve açıklamalar ise bu zikrin mükemmelleştirilmesine yöneliktir. Ama evveli elde tespih ve dilin öğretilen kelimeleri tekrarıdır.
Allahu Teâlâ bizi ömrünün tek bir anını dahi zikirsiz geçirmeyenlerden kılması temenni ve duasıyla…
Faruk Hamza / İnzar Dergisi – Aralık 2014 (123. Sayı)
Faruk Hamza