“Allahu Teâlâ hakkında hayır murad ettiği bir kimseyi musibete uğratır.”(Buhari, Merda 1)
“Her kul öldüğü hal üzere diriltilir.” (Müslim, Cennet, 83)
Zindan nedir; diye sorulacak olsa, tek kelimelik cevabı: “Hasret vadisi” olabilir. Zira zindanda her şeyin hasreti çekilir ve zindan hasret kelimesine eştir. Zindan yılları; yıllarca yaşanan hüzün, hasret ve hicranın ifadesidir. Zindan, dünyadan tecrid, uzlet ve gurbet içinde hasret demektir. Musibet mektebinde sabır tahsilidir. Zindan, tefekkür dershanesidir. Hayatı, mematı, kâinatı ve insanı yeniden ve daha derinden okumak ve anlamak için müstesna bir zemindir. Çile ikliminde ve hasret ateşinde nice zamana kadar yanma, pişme ve olma yeridir. Zindan, şu fani dünyada henüz can ten kafesinde yaşarken uyanma, kaybın farkına varma, arama, bilme ve bulma vaktidir. Her biliş ve fark edişin ardından hasret çekilir. Hasret bir çiledir, çekmeyen bilmez. Zindanda ise hasretsiz gün geçmez; zindan, hasret vadisidir. Zindan, hasretin ta kendisidir.
Hasret, vuslatın hal duasıdır. Hasret çoğalınca, Hakk’ın inayetiyle vuslat yaklaşır. Hasret, vuslatın doğum sancısıdır. Hasret, vuslata âşıktır. Hasret, vuslat çağrısıdır. Hasret, kor gibi için için yanmak, pişmek ve olmaktır. Hasret, arayış ıstırabıyla yanıp tutuşmak ve vuslat diyarına doğru yola çıkmaktır. Hasret ciğeri dağlar, gözler yaş döküp ağlar ve insan kaybettiklerini arar. Her arayışın başında muhakkak bir hasret sancısı vardır.
Hasret, gönül toprağına umut tohumları ekmek ve çile ikliminde sabırla beklemektir.
Zindanda bazen hasret barajı dolup taşar ve ehl-i zindan tarifi imkânsız hasretlikler yaşar. Dış dünyada kimsenin aklına ve hayaline gelmeyen şeyler, ehl-i zindanın hayallerini süsler. Zindan, hasret vadisi, çile ve mahrumiyet yeridir. Bu garip ve müstesna mekânlarda, dışardaki insanların hiç farkında olmadığı nice şeylerin, üzerine basıp geçtiği bir kuru yaprağın bile hasreti çekilir. Bazen mahpuslar, rüzgârın uzaklardan getirdiği beton bahçeye düşen yaprakları alıp saklarlar. Bazen de gökten düşen kar tanelerine bakarak hayal kurarlar.
Sılada kalanlar hatıra gelir.
Uzun kış günleri hasret çekilir.
Sanki uzaklardan bir dost haberi,
Getirirler bize kar taneleri…
Zindan, dünyaya kapalı, Mevla’ya açık, aynı dünyada ama dünyadan çok ayrı ve uzak, garipliğin ve çaresizliğin timsali olmuş müstesna bir mekândır. Birkaç adım atınca, hemen duvarla kesişen beton avluda atılan her voltada yıllanmış acıların izleri ve nice hüzün ve hasret yüklü hayallerin görünmez resmi vardır. Zindanda volta, bir nebze de olsa boyuttan çıkma ve hayal ummanına yelken açma zamanıdır. Mahpuslar voltaya çıkarken sanki tahliye olurlar. Birkaç adım sonra mecburen geri dönülen kısa mesafeli beton bahçede volta atarken, ekseriyetle mazide kalan dış dünyanın sokaklarında dolaşırlar veya özgürlük hayalleri kurarlar. Bazen adımlar hızlanır da sanki hayallerine kavuşacakmış gibi olurlar. Derken volta saati aniden biter; demir kapılar hızla kapanır ve artık zindan hüzün ve hasret zamanıdır.
Kapılar kapanınca, gecenin karanlığında ve zindanın darlığında ciğerleri dağlayan hasret sancıları yaşanır. “Buldum, bilemedim; bildim, bulamadım!” sözü, zindanda yaşanan hasretliklerin adeta tercümanı sayılır. Ama ne kadar anlatılırsa anlatılsın, dış dünyanın cadde ve sokaklarında elini kolunu sallayarak özgürce dolaşan insanların, bu mekânlarda yaşanan hasret sancısını ve esaret ıstırabını yaşamadıkça ve tatmadıkça anlayabilmesi imkânsızdır. Zira bir nimeti elindeyken kaybetmeden bilen çok azdır.
Hadis-i şerifte buyurulduğu üzere: “Ölüp de pişmanlık duymayan hiç kimse yoktur. Şayet ölen iyi kimselerden ise, daha fazla salih amel işleyip hayrımı ve sevabımı artırsaydım diye pişmanlık duyar. Şayet ölen kötü kimselerden ise, zamanında tevbe edip (halimi düzeltip) kurtulsaydım diye pişmanlık duyar.” İşte muvakkat ölüm sayılan zindanda da bir zamanlar dış dünyada dolaşırken kolayca yapabileceği halde ihmal edip yaşamadığı pek çok şeyin hasreti yaşanır. Artık hayatın hatıralara dönüştüğü zindanda hasretlikler hatırladıkça çoğalır.
Zindan ve kabristan, esaret ve mevt, ikiz kardeş kadar birbirine benzer. Her ikisi de insanın alıştığı dünyadan, dost, aşina ve yakınlarından ayrıldığı mekândır. Birinde muvakkat, diğerinde ise mutlak bir ayrılık vardır. Zindan ve kabristan, hasret ve gurbet diyarıdır. Her ikisinde de kaybın farkına varış uykudan uyanış ve dünyadan soyutlanış yaşanır. Zindanda hürriyet nimetini kaybeden mahpus ve kabristanda hayat nimetini kaybeden mevta aynı noktada buluşur. Mevta tıbben, mahpus da hükmen ölü sayılmaktadır. Her ikisinin de iradesine kilit vurulmuştur. Dünyada sahip olduğu her türlü imkânı geride bırakarak, gönlünü dolduran dünya dolusu hatıra ve hayallerle birlikte dünyaya kapalı daracık bir mekâna konulmuştur. Zindan, hayatın binden bire kadar indiği ve insanın dünyada maddi planda sahip olduğunu sandığı hemen her şeyi kaybettiği; canından, iman ve umutlarından başka hiçbir şeyinin kalmadığı çile ve mahrumiyet mekânıdır. Dış dünyada yaşayanların içinde yüzdüğü halde göremediği yüzbinlerce nimetin en basiti bile, ehl-i zindan için erişilmez bir hayaldir. Duvarla kesilmeyen engelsiz bir yolda saatlerce yürümek ezan sesiyle birlikte mahalle mescidine gidebilmek… Bir fırından sıcak ekmek alıp yiyebilmek… Sevdikleriyle özgürce görüşebilmek… Bir ağacın altına uzanıp doyasıya gökyüzünü seyredebilmek… Bir kuzuyu veya kediyi sevmek… Ve daha bunun gibi dış dünyadakilerin hiç farkında olmadığı nice güzellikler ehl-i zindanın gece gündüz hayalini süsler.
Zindandaki insan, daha önce dünyada tattığı ve yaşadığı her şeyin; gezip dolaştığı yerlerin, tanıdığı ve sevdiği herkesin hasretini çeker. Kabir ehlinin bir Fatiha ve dua beklemesi gibi, dost, aşina ve yakınlarından daima mektup bekler.
Ehl-i zindan, insanın ölüm esnasında dünyadan ayrılırken çektiği hasret sancılarının benzerini hemen her gün defalarca yaşar. Zaten zindan, hayat ve memat arasında kalan bir fasılada yaşanan ve tarifi kelimelere sığmayan nice sırlarla dolu acayip bir berzahtır. Zindandaki insan, dünyadan ziyade kabir ehline yakındır. Ama ne var ki hükmen ölü sayılsa da fiilen sağdır ve hayalleriyle yaşamaktadır. Acı çekmek, en bariz hayat belirtisidir; acı çeken hala diri demektir. Acı çekmeyen artık ölmüş gibidir. Zindan, insanın acı ve ıstıraba tahammül etme kabiliyetini artırıp geliştirir. Sabretmeyi; aza kanaat edip şükretmeyi ve elindeki nimetlerin kıymetini bilip azami nispette değerlendirmeyi de öğretir. Hasret ve musibetin öğrettiği dersleri, on fakülte bir araya gelse öğretemez. Hasret ve musibet, hakiki manada yaşayarak öğrenmenin bedeli olsa gerektir.
Hayatta insanın başına her şey gelebilir; zindan ve esaret de bunlardan biridir. Hangi makam ve mevkide olursa olsun bir gün herkesin başına gelebilir. “Ne oldum, dememeli; ne olacağım, demeli” sözü mücerreb bir hakikatin en veciz ifadesidir. “Bir musibet bin nasihatten evladır” sözü de aynı gerçeğin resmidir. Musibet mektebinde okunan bir tek ders bile, okullarda sözde okutulan binlerce derse bedeldir. Musibet, öğretir ana ödetir. Musibet mektebinde yaşanan çile ve hasretin bir saati bile, belki bin saate denk bir dersin tahsilidir. Zira insanoğlu ekseren, aramadan ve bedelini ödemeden bulduğu bedava nimetlerin kadrini bilmez ve boşu boşuna onları çarçur etmekten çekinmez. İşte günün birinde, tıpkı mezara girer gibi, dünyada elde ettiği her şeyi geride bırakarak zindana girdiğinde, uykudan uyanır. Elindeyken göremediği, kıymetini bilemeyip çarçur ettiği ve hakkıyla değerlendiremeyip zayi ettiği maddi ve manevi yüzbinlerce nimeti hatırlar.
İnsanın zindanda durup düşünmek, halini, seyir ve gidişatını yeniden gözden geçirip hedef, gaye ve istikametini düzeltmek için yeterince vakti vardır. Nasibi olan, musibet darbesiyle daldığı gaflet ve cehalet uykusundan uyanır ve kaybın farkına varır. Elbette kayıp acıdır ama kaybın farkında olmadan şuursuzca sarhoş gibi yaşayıp gitmek çok daha acıdır. Ancak kafayı mezar taşına vurunca uyanmak telafisi olmayan bir kayıp ve hüsrandır. Zindanda yaşanan maddi ve dünyevi kayıplardan ders alan ebedi hayatını kurtarmak için canla başla çalışmalı ve Din-i Mubin-i İslam’a dört elle sarılmalıdır.
Bela, mihnet ve musibet, her ne kadar nefse ağır gelse de, netice ve akıbette hayır ve rahmet vesilesidir. Gelip geçici şu üç günlük fani dünyadan hepten ebediyen ayrılmadan önce insana verilen en büyük nasihat ve derstir. Şu fani dünyanın muvakkat ıstırabına tahammül edemeyen aciz insana; “Önünde seni bekleyen ebedi bir saadet veya hasret var! İşte dünyada zindana girmek suretiyle farkına varıp hasretini çektiğin maddi kayıplardan yeterince ibret almaya bak! Yarın ahiret yurdunda ebediyen hasret çeken bedbahtlardan olmamak için, kalk, gafletten uyan ve ahirete hazırlan!” mesajı vardır.
Dünya penceresinden bakıldığında, zindan acı bir kayıptır ama asıl kayıp kabristana varınca ortaya çıkacak, herkes ne kazanıp neyi kaybettiğini orada ayne’l-yakiyn görüp anlayacaktır. Nimetlerin kadrini elindeyken bilmek ve hakkıyla değerlendirip ahirete tahvil edebilmek duasıyla…
Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Mayıs 2014 (116. Sayı)
Yusuf Akyüz