İnsanlar birlikte yaşayan ve hayatlarının devamını birlikte sürdüren varlıklardır. Kur’ân, “Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok sakınanızdır.” (Hucurât, 49/13) buyurarak insanın bir millete, bir kabileye mensup olarak dünyaya geldiğini vurgulamaktadır. Allah, kendi katında en değerli olma ölçüsü ile de toplum olarak yaşamanın en önemli gerekçesinin iyi insan ve iyi toplum olma yarışı üzerinde olduğu hususuna dikkat çekmektedir. Toplum olarak yaşamanın temelinde ise, fertlerin birbirlerini tanımaları, sosyal bir varlık olarak dayanışma ve ilişkiler içinde olmaları, güven esasına dayalı bir zeminde hayatı paylaşmaları yatmaktadır.
Sosyal hayatın temeli olan güven ve itimat, hemen her dönemde toplumların oluşturmaya çalıştıkları en önemli esaslardan biri olmuştur. Kanunlar, kurallar, ahlaki ilkeler hep bu amaca yönelik esaslar getirmişlerdir. Güven duygusu kalelerin surlarını, Çin Seddi gibi setleri sağlam barınakları ve sığınma merkezlerini ortaya çıkarmıştır. Zaman zaman yırtıcı ve vahşi hayvanlardan, zaman zaman da insanlardan korunmak ve güven altında kendisini hissetmek için mekanlar oluşturulmuştur. Maddi anlamda sağlanan güvenin yanında bir toplumu oluşturan bireyler arasında güven ve itimat duygusunun geliştirilmesine yönelik çalışmalar olmuştur. Bu çalışmalar, insanların yaşadıkları toplumu en ideal bir şekilde idare edebilmeleri, güvenli bir toplum yapısını oluşturmak için devlet düzenleri nasıl olmalı? sorularına cevaplar aramıştır. Platon’un konuşmalarından derlediği Devlet isimli eseri, Konfüçyus’un erdemli yönetici ve yönetilenlerle ilgili konuşmalarının yer aldığı Konuşmalar’ı (Lün-Yu), İslam’ın büyük filozoflarından Farabi’nin Medînetü’l-Fâdıla’sı, Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’i ve benzeri eserler, erdemli ve güvenli toplumun nasıl oluşturulabileceği sorularına cevap aramaktadırlar.
Hz. Adem'den bugüne kadar gelen hemen hemen her dinin hüküm olarak koyduğu ve bugün evrensel değerler olarak kabul edilen temizlik, doğruluk, yalan konuşmamak, çalmamak, öldürmemek, anaya babaya iyi davranmak, zina etmemek, adaletli olmak, emanete riayet etmek gibi sayısını artırabileceğimiz davranışlar, güvenli bir toplum oluşturmak için konulmuş ilkelerdir. Bu ilkeler, her insanın uyması gerekli olan temel esaslar olarak sağlıklı ve güvenli bir toplum oluşturma amacını hedeflemekte, bütün insanlık için güven ve hayatın temeli sayılabilecek “aklın, canın, malın, soyun, dinin” korunması olarak bilinen beş temel esasın korunmasını amaçlamaktadır.
Her insan, yaşama, mal ve mülk edinme, düşünme, soyunu sürdürme gibi temel haklara sahip olarak doğmaktadır. Sosyal bir varlık olarak da birlikte yaşadığı diğer insanlarla ortak bir hayatı paylaşmaktadır. Bu hayatı paylaşırken kurmak zorunda olduğu ilişkilerin temelinde, karşılıklı hak ve görevlerin yerine getirilmesi yatmaktadır. Hakların ihlal edilmesi, kısıtlanması veya elinden alınması karşılıklı ilişkilerin ve toplum dokusunun bozulmasına sebep olmaktadır. Tarihin her döneminde dinler ve toplumların oluşturduğu yasaların, toplumsal güvenin sağlanması için dokunulmaz kabul edilen bu değerleri koruma altına alındığı bilinmektedir. Bu temel hakları ortadan kaldıracak veya kısıtlayacak davranışlarla ilgili hemen her din ve inanç tarafından yasaklar ve müeyyideler konulduğu, kaynaklarda yer almaktadır. Çünkü bu ilkelerle değişik dini gelenek ve kültürlere mensup kişilerin bu farklılıklarını koruyarak bir arada barış ve güven içinde yaşamalarını sağlamaktadır. Bu kurallar, fertlere çocukluktan itibaren aile hayatı içerisinde gerek sözlü gerek davranış ile verilerek fıtratta var olan insanî özelliklerin gün yüzüne çıkmasını sağlamaktadır.
Bu değerlerin korunmasına yönelik son ve en mükemmel kurallar bütününün kendisinde toplandığı Kur’ân, vahyin mübeyyini ve mübelliği olarak yüksek meziyetlerle donanmış olan Hz. Peygambere (s.a.v) itaati, Allah’a itaatle eşdeğer tutmakta ve O'nun sevgisinin peygamber sevgisinden ayrılmayacağını belirtmektedir: “Resule itaat eden Allah’a itaat etmiş olur” (Nisâ 4/80). Ayrıca Kur’ân, Hz. Muhammed'in (s.a.v) oluşturmak istediği toplumun niteliklerini; “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız.” (Âl-i İmrân, 3/110) ayeti ile açıklamaktadır. Topluma hitap eden ayetlerde "ey iman edenler" sık sık tekrarlanmaktadır.
İman; inanmak, güvenmek, itimat etmek anlamlarına gelen bir kelimedir. İnanan ve inandıklarını hayata geçiren insanlar ise güvenilen insanlardır. Hz. Peygamber (s.a.v) kendisine peygamberlik gelmeden önce de bütün insanların kendisine itimat ettiği ve güvendiği bir kimse olarak el-Emîn/güvenilen lakabı ile tanınmıştır. Onun getirdiği dinin ilkelerine inananın sıfatı olan mümin de Allah’ın varlığına ve birliğine inanan olduğu gibi, başkalarına güven veren ve güvenilen kişi anlamını da taşır. Mümin, ahdine vefalı, anlaşmalarına sadık, sözü özü bir, dostluğuna güvenilen bir insandır. Hz. Peygamber (s.a.v), iman ile güvenilir kimse olmak arasında sıkı bir bağ bulunduğunu: ”Kişinin kalbinde iman ve küfür bir arada bulunmaz. Güvenilirlik ve hainlik de bir arada olmaz” ve “Mümin, insanların kendisine güvendiği kimsedir. Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların salim olduğu kişidir. Nefsim kudret elinde bulunan Allah’a and olsun ki, kötülüklerinden komşusunun emin olmadığı kimse cennete giremez” hadisleri ile iman ile güven arasındaki çizgiyi belirlemiştir.
İmanın tezahürü olarak ortaya çıkması gereken emniyet ve güvenin hâkim olması için toplumu ayakta tutan dinamiklerin de hâkim, diri ve canlı olması gereklidir. Bu, fertlerin, ailelerin, toplumun ve devletlerin huzur, güven, barış ve birlik içinde yaşayabilmesinin temel taşıdır. Ülkelerin gelişmişliği, refahı, huzuru ve başarılarının yegâne ölçüsünün temel unsuru emniyettir. Emniyet ve güven içinde olmayan toplumlar dışarıdan ne kadar kalkınmış ve gelişmiş görülürse görülsün içeriden harap olmuş, yıkılmış bir virane gibidir. Mal, can ve namus emniyetinin ortadan kalkması veya bunları tehdit edecek zeminin oluşması, bütün toplumların öncelikli problemidir. Güvenli toplum bu ilkelerin korunduğu veya bu ilkelere yönelik tehditlerin bertaraf edildiği toplumlardır. Güven duygusunun kalmadığı toplumda, insanlar arasında sevgi, saygı ve dayanışmanın hâkim olması mümkün olmadığı gibi, Allah’ın yeryüzünde saygın bir varlık olarak yarattığı insanın saygınlığını koruması da mümkün değildir. Günümüz modern toplumlarının da güven hususunda içinden çıkılmaz bir hale gelmelerinin başlıca sebeplerinden biri sevgi, saygı ve dayanışmanın olmamasıdır.
Emniyet ve güven esasına dayalı imana sahip olan Müslümanların ilişkilerinde samimiyet, güven, tevazu, kardeşlik, adaletli davranma, eşitliğe dayalı olarak sadelik, sevgi ve saygı esastır. Müslümanların birbirlerine karşı güvenli ve dürüst davranmaları güzel ahlakın bir özelliğidir. Birbirine güvenmeyen fertlerden oluşan bir toplum geleceğinden emin olamaz. Çünkü güven duygusu, harç nasıl tuğlaları birbirine kaynaştırıyorsa toplumun fertlerini birbirine kaynaştıran harçtır. Harç ile kaynaştırılmayan tuğlalar en basit sarsıntıda nasıl yıkılırsa, fertleri arasında güven olmayan toplumlar da en ufak sarsıntıda birbirine düşer.
Kur’an’da sorumluluk verilen ve değerli kılınan her varlığın öncelikle güvenle ilişkisine dikkat çekilir. Kutsal kitapları getiren meleğin sıfatının ‘Ruhu’l-Emin’ olması, peygamberlerin ortak sıfatlarından birinin ‘Emin’ olması, Mekke’nin ‘Beledü’l-Emin’ kılınması buna örnek gösterilebilir.
İslam toplumunda güvenliği sağlamak üzere kurumlar oluşturulmuştur. Müslüman idarecilerin esas görevi, toplumun güvenliğini sağlamak olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.), Medine Sözleşmesi ile şehirde yaşayan Müslüman, Yahudi ve putperestlerle karşılıklı güvene dayalı bir ortam tesis etmiş ve şehri güvenli hale getirmiştir.
İnsanlar Hz. Âdem’in (a.s.) soyundan geldiği için kardeş sayılırlar. Erdemli toplumun oluşması için kardeşlik ahlakı ve kardeşlik hukuku gereklidir. Müslümanlar inanç, amaç ve davranış birliği açısından birbirinin kardeşleridir. “Mü’minler ancak kardeştirler...”(Hucurât, 49/10) ayet-i kerimesi, nerede ve ne zaman yaşadığına, ırkına, cinsiyetine ve kabilesine bakılmaksızın, bütün Müslümanların kardeş olduğunu ilan eder. İslam kardeşliği İslam toplumlarını birleştirecek en kuvvetli bağ olarak görülür.
Modern dünyanın toplum dayanışması olarak nitelediği ve aradığı oluşum, asırlar öncesinde Medine’de tesis edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından Ensar ile Muhacir’in kardeş ilan edilmesiyle ortaya çıkan kardeşlik hukuku, İslam toplumunu diğer toplumlardan ayıran önemli unsurlardan biridir. Güven toplumunun tesisi için emniyet ne kadar önemlisi ise toplum üyeleri arasındaki kardeşlik de bir o kadar önemlidir.
Müslüman toplumu oluşturan fertler arasındaki yardımlaşma ve dayanışma ruhuna dayalı bağlılık, bir vücudun organları arasındaki irtibat gibidir. Muhtaç insanların ve mağdur edilen grupların mağduriyetinin giderilmesi Müslümanlar üzerine yüklenmiş bir borçtur. İslam toplumunda; “a- Müslümanlar iyilik ve takva üzerine yardımlaşmaya davet edilir. b- İhtiyaç sahiplerinin gözetilmesinde aile fertleri, akrabalar, komşular vb. yakın olandan başlanılması esastır. c- Çalışma gücü olmayan, çalıştığı halde ihtiyaçlarını karşılayamayan fakir ve yetimlerin, muhtaç ve düşkünlerin temel ihtiyaçları toplum tarafından karşılanır. d- Karşılıksız yardım esastır.”
Toplumda ortak bir şuurun meydana gelmesini sağlayan iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma ilkesi, İslam’ın temel dinamiğidir. Kur’an’da çocuklara, kadınlara, yaşlılara, çevreye, insan haklarına, toplumsal barışa ve iş hayatına yönelik zararlı ve yıkıcı eğilimlerin etkisiz kılınmasını, fitne ve fesadın önlenmesini ihtiva eden çok sayıda hüküm bulunmaktadır. İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma ilkesinin ihmali, insanî değerler sisteminin zayıflamasına, insanın amaçsız hale gelmesine, toplum hayatında telâfisi mümkün olmayan sorunların ortaya çıkmasına sebep olur.
Müslümanlar Hisbe teşkilatını kurarak, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma konusunda büyük bir adım atmışlardır. Hisbe teşkilatı her zaman ve mekânda iyiliği emretme kötülükten sakındırma hususunda örnek bir metot sergilemiştir. Güven toplumunun tesisi için böyle bir müessesenin varlığı zorunludur. Şartlar ve zaman buna imkân vermiyorsa her bir Müslüman bu görevi vasat bir şekilde yerine getirmesi gerekmektedir.
İslamiyet, bir hak ve hakikat medeniyetidir. Kur’an’da hak ve adaletin mutlaklığı güçlü şekilde vurgulanır. Hesap gününde kimseye haksızlık yapılmayacağı, herkese adaletle hükmedileceği ve hak sahiplerine haklarının verileceği belirtilir. Kanun koyarken, yönetirken ve yargılama yaparken herhangi bir menfaat gözetmeyen yöneticilerle, birbirlerine ve çevreye karşı hak ve adaleti gözeterek hareket edenlere kurtuluş müjdelenir.
Adalet, insanlar arası ilişkileri tanzim etmek konusunda üzerinde en çok durulan kavramdır. Hakkı teslim etmek ve hukuka riayet etmek anlamındaki adalet, insanların haklarına saygı göstermek, herkese layık olduğu ve hak ettiğinin karşılığını vermek gibi erdemleri içerir. Adalet ahlak hukuki, dinî ve evrensel bir değerdir. İslam medeniyetinde toplumsal hayatın esası ve mülkün temeli sayılmıştır. Şahsi menfaat temini, akrabalık ya da düşmanlık gibi hissî durumlar veya makam-mevki, cinsiyet ve maddi durum gibi üstünlük anlamında yorumlanabilecek statüler, adalet ilkesinden sapmayı mazur göstermez.
İslam hukuk sisteminde adaletle ilgili kurumlar Hz. Peygamberle (s.a.v.) birlikte gelişmeye başlamıştır. Veda Hutbesi bir insan hakları beyannamesidir. Veda Hutbesinde ferdin ailesi, yakınları ve içinde yaşadığı toplumla olan ilişkileri ele alınmış, karşılıklı haklarının neler olduğu belirlenmiştir. Bu esaslar, İslam medeniyetinin gelişmesine ve kurumlaşmasına rehberlik yapmış; İslam hukuk sistemi içinde kadılık, şurta, hisbe ve mezalim gibi kurumlar meydana getirilmiştir.
Güven toplumunun oluşturulması için özetle güven ve emniyet duygusunun hâkim olması, Ensar ve Muhacir örneğinde olduğu gibi kardeşliğin sağlanması, Müslümanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmanın gerçekleştirilmesi, her zaman denetleyici faktör özelliğini ön plana çıkaran iyiliği emretmek kötülükten sakındırma teşkilatının kurulması ve son olarak hak ve adaleti gözeterek toplumun tüm üyelerine eşit bir şekilde davranmak gerekir.
inzar
inzar