İnsan yaradılışında isteme arzusu vardır. Hatta bu isteme ursuzu aklı yönlendirmede etkendir. Bu yüzden isteme arzusu birincil etken, akıl ise sonradan gelir, ikincil unsurdur. İsteme bireyde daha önceliklidir. Her birey farklı bir karakterde olduğu ve karakterlerin farklı olmasından dolayı isteme istenci de bireyler arasında farklıdır. İsteme istenci insan daha ana rahmindeyken başlıyor ta ölümüne yani nefsin son anına kadar devam ediyor.
Çocukluk ve gençlik dönemindeki istenç yaşlılık dönemine göre daha hararetli ve güçlüdür. İnsan yaşlandıkça daha çok iz bırakmadan geçer, gider. İlerleyen zaman diliminde yaşlılığa bağlı hastalıklar, beyinde hasar, delilik gibi birçok faktör insana bütün hafızasını kaybettiriyor. Ancak kişiliğin kimliği yani benliği bu şekilde yok olmaz. Kişinin kimliğinin dayanağı değişmeyen isteme ve onun değiştirilemez karakteridir. Bakış açısını değiştirilemez yapan budur. Gerçek benliğimiz, isteme istememe, mutlu olma ya da olamama ve ayrıca hisler, duygular ve tutkular denilen değişkenler dışında hiçbir şey bilmez.
Mevlana Mesnevi-i şerifte insanın isteme( yani nefsin arzuları) istencinin olumsuzluklarına şu şekilde açıklık getiriyor “İnsan-ı kâmil bu dünyanın suretiyle eğlenemez ve zevk edemez. İnsan-ı nakıs ise bu iştiyakı batinîsini tatmin için, zevk edeceğim, eğleneceğim diye çırpınır durur fakat neticede her şeyden bıkar, sebebini idrak edemediği için bir zevksizlik ve ıstırab içinde yaşar.
Nitekim ayet-i kerimede “Beni anmaktan yüz çeviren kimse için, muhakkak sıkıntılı bir yaşayış vardır …” (20/124) buyrulur. İnsanda öyle bir aşk, bir talep, bir ıstırap ve serzenişte bulunma, başa kakma vardır ki, eğer bu alem-i mümkünün yüz bin mislisini verseler, fariğ, yani vazgeçmiş ve müsterip olmaz. Çünkü maksud olan şeyi elde edememiştir. Niyahet sevgiliye yani maşuka firaktan sonra vuslat eder, yani gönlünü onunla karar kılar ve rahat eder. İsteme ve idrak insanın inşasını gerçekleştirir. Herkes kendini özne olarak bulur, sadece düşündüklerimiz ve algıladıklarımız değil.
İnsan görmediği ve işitmediği, anlamadığı şeyin talip ve aşıkıdır; gece gündüz onu arar durur. “Ben görmediğinin bendesidir. İnsanın benliği iyilik ve kötülük üzerine şekillenmiştir. “ İnsan cinsi elbette ziyanda ve hüsran içindedir. Ancak iman edenler ve iyi amel edenler müstesnadır.(Asr 2/3)”
İnsan fıtratındaki iyilik ve kötülük kodlaması, hangisi üstün gelirse insanın o yöne meyli olur. Allah ilk insanı yaratırken dünyada bir yaşam sunacağını vaad etmiş. Bu yaşamında insan fıtratına hem iyiliği hem de kötülüğü yerleştirmesine rağmen insandaki algı ve algının yansıması kibir ve günaha göz kırparken kendisini günah işlemeyen masum peygamberler zümresinde görmeye çalışarak başka bir günahın kapsını aralamağa çalışıyor. İnsanda isteme bağımlılığı vardır. Bu bağımlılık daha çok günaha meyillidir. İsteme bağışıklığı altında yer alan zihinsel/düşünsel durumlar listesi oldukça kapsamlıdır.
Olumlu ya da istenen şeyler – arzu, çaba, dilek, taleb, özlem, umut, sevgi sevinç, sevinme vb. İstenmeyen ya da karşı konulan şeylerden iğrenme, kaçma ve korkma, kızma, nefret etme, yas tutma, acı çekme vb. Bu duygular ve tutkular zayıf ya da daha güçlü, şiddetli ve fırtınalı ya da kişinin kendi istemesinden kısıtlanmış veya serbest bırakılmış, tatmin olmuş ya da olmamış her koşulda sessiz itkidirler.
Pek çok durumda bu itkiler istenmiş olma, ulaşma ya da ulaşamama veya nefret edilene tahammül etmeme onu bertaraf etmeyle ilgilidir. İnsandaki günah kavramı bu illet üzerinde şekillenir, hayat bulur. Oysa hayır – iyilik ve güzellik de bu listedeki maddeler üzerinde hayat bularak insanı yaratıcısına yakınlaştırır. Her günah için atılan adım veya tohum insanı Allah’tan uzaklaştırır. Mesafe uzar, sonradan günahın masumiyet olmayan perdesiyle perdelenir. Artık o insan Allah’a yakın olsa bile Allah’ın ona iyilik ve güzellik olarak bahşettiği fıtrattan kaynaklı cemalin nurunu göremez. Kalp gözü zulmet perdesiyle perdelenmiş, insan dili kelime meyveleri kaktüs çiçeğine dönüşmüştür.
Günahın meyvesiyle beslenen her birey benlik dili ile insanı rahatsız eder, ameli ile kendinden uzaklaştırır. İblis insanoğlunu azdıracağım derken Allah’ı açıkça inkâra kalkışacağım demiyor. İnsanoğlunun amel yolunun üstüne oturacağım, vesveselerimle, ilham arzularımla onları fersah fersah Allah’ı anmaktan alıkoyarak, Allah’ı unutturarak ameli küfre sürükleyip sonra inkârcılığı, putperestliği insana hoş göstereceğim, diyor.
Allah ayet-i kerimede “İnsanlar! Allah'ın vâdi elbette gerçektir, öyleyse sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o çok hilekâr şeytan da Allah'ın kerem ve merhametini ileri sürerek sizi aldatmasın. (Fatır suresi, ayet 5) ayeti ile insanın benliğine yapmış olduğu şeytanın hile ve tuzağını hatırlatıyor zira putperestlere Allah kimdir diye sorduğumuzda; Kur’an onların Allah’ı inkâr etmediğini, sadece putları vesile kılarak Allah’a yakınlaşmaya çalıştıklarını mazeret olarak belirttiklerini ifade ediyor. Böylece şeytan insanın benliğindeki tevhid sanatını bozmaya çalışıyor.
“Bu ney’i dinle, nasıl şikâyet ediyor? Ayrılıktan hikayet ediyor”
Hazreti pir ney’i insanın yaratılıştan sonraki vücut bulmuş haline benzetiyor. Bu ney’i dinle tabiriyle kendi vücud-u şeriflerine işaret buyuruyor. Zira ney’in içi boş olup, üfleyen kimsenin nefesi onda yankılanır. Üfleyen kişi arzularının, günahının nefesini üflerse şeytanı bir ins karşımızda vucud bulur. Rahmani bir nefes üflese insan-ı kâmil karşımızda vücud bulur. Ney’in yedi deliği, insanın yedi azasına işarettir ki beşerin fiilleri bu uzuvlardan sadır olur. Mesnevi-i şerifin dinle hitabıyla başlaması insanın yaratıcısını dinlemek üzere dünyaya gönderdiği emirle başlıyor. Nitakim firavuna davete memur olan hz. Musa ve Harun aleyselama hitaben Hakk Teâla “Korkmayınız! Muhakkak ki Ben sizinle beraberim işitirim ve görürüm” (Ta ha /146) buyurmuştur. İnsan ilahi emirden yüz çevirip beşeri emirden korkmaya başladığında günahı işleyen tuğyana dönüşür.
Selamet ve dua ile
mehmetakifikbal234@gmail.com
inzar
inzar