Sen gittikten sonra bir ocak ayında, sönen ocağımızı yeniden yakmak, viran olmuş hanemizi yeniden mamur kılmak ve dağılan birliğimizi yeniden toparlamak için ne zorluklar yaşadık bir bilsen… Küreği kırık bir kayıkta, nihayetsiz bir okyanusa düşmüş gibiydik senden sonra ve göğüs germeye çalıştık üstümüze kopan fırtınalara, bizi yutmaya çalışan dev dalgalara, Nuh Tufanı’nı andıran bela ve musibetlere, duygu dünyamızı alabora eden kasırgalara… Hayat bütün acımasızlığıyla üstümüze üstümüze geldiğinde, damarlarımıza aşıladığın ideallerindi bizi ayakta tutan… Bir bilsen ne çok düşmanımız vardı ve buna karşı ne kadar da az dostumuz… Bütün genişliğine rağmen dar gelmişti bize dünya ve ancak o zaman anlamıştık Uhud’da, Hendek’te, Huneyn’de Müslümanların yaşadığı duygu kırılmalarının nasıl olabildiğini… Rahman’ın ayetlerini böylesine canlı, sanki üzerimize nazil oluyormuşçasına bu kadar taze ve bu kadar bize hitap ediyormuş gibi görememiştik o zamana değin… “Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmişti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz…” ayetini nasıl yaşadıysa sahabeler, aynı hüznü yaşadık yüreklerimizin en derununda… “O ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz?” sorusuna “Asla!” dedik bu yüzden hiç tereddüt etmeden, hiç düşünmeden, hiçbir hesap içine girmeden… “Onun davası uğruna mücadele etmekten asla geri kalmayacağız?” dedik hemen ardından en gür sesimizle bir an bile beklemeden…
Rabbimizden başka bir dostumuzun olmadığını hiç bu kadar açık, bir bu kadar somut, hiç bu kadar yalın bir şekilde anlamamıştık o güne kadar. Bütün dostluklar bittiğinde, O’nun dostluğu bize yetti de arttı bu yüzden… O’nun dostluğuyla avunduk yalnız kaldığımızda… O’na sığınmakla kendimizi güvenceye aldık evsiz barksız kaldığımızda… O’nu yar bilmekle teselli bulduk bütün insanlar bizi dışladığında… En dost bildiğimiz kimseler tanımazdan geldiğinde bizler şikâyetimizi erteledik, ta ki Rabbimiz için alnımızı toprağa vurduğumuz ana değin hüzün ve gözyaşlarıyla…
Ne Medinelerimiz vardı Hicret yurdu olarak seçebileceğimiz, ne de Ensar yürekli birileri vardı bir yerlerde evini kullandıracak, ekmeğini bölüşecek, bir müddet de olsa bela yağmurlarından koruyacak…
Nemrut karakteri, firavun kibri, Ebu Cehil düşmanlığı ile dolu olanlar çağdaş Ramdaları, İbrahimlerle, Musalarla, Bilallerle doldurduğunda, ciğerden yükselsen ahlarımız Arş-ı alaya ulaştı o günlerde… Zindanlar medrese olmayı özlemişti ve sen gittikten sonra ardına kadar açıldı zindan kapıları Yusuf yüzlülerle tanışmak için yeniden…
Herkes bittiğimizin ilanını verirken, herkes dağılışımızın düğününü yaparken, herkes İslam’ın ve Müslümanların asrımızdaki hamilerinden kurtulmuş olmanın sevincini yaşarken Rabbimiz yeni bir merhale açmıştı önümüzde haberimiz olmadan, dava O’nundu çünkü ve O, davasına samimiyetle sarılanları hiçbir surette zayi etmeyeceğini, izzet ve şerefini koruyacağını göstermişti gün be gün bizlere… Şahısların değil, davanın önemli olduğunu ve Allah’a ait bir davanın asla yıkılmayacağını anlamamız zor olmadı bu yüzden… Sonrasında da hiç ummadığımız anda, hiç ummadığımız yerlerden peş peşe geldi Rabbimizin yardımları…
Kırgındık insanların vefasızlığına karşı, ama kutsal bir davanın yükü vardı omuzlarımızda insanlara ulaştırmamız gereken… Göğsümüzde herkese yetecek kadar sevgi, yılmayacak kadar cesaret, bedenimizde yorgunluk duymayacak kadar enerji vardı, yediğimiz onca darbelere rağmen. Hira Mağarasında “oku” emriyle başlayan ve kıyamete kadar sürüp gidecek olan bir hayalimiz vardı, gerçekleştirmek için candan, canandan, maldan, evladu iyalden geçtiğimiz… Hedefimiz, senin hedefindi ve senin gösterdiğin hedeflere ulaşan sarp yolları düzleştirmek, uçurumların üzerine köprü olmak ve uzak yolları yakınlaştırmak için bedenlerimizden başka kalmamıştı verecek bir şeyimiz… Hiç cimrilik etmedik, hiç geri durmadık, aileme bıraktığım bir şeyim kalmadı, diye hiç düşünmedik sahip olduğumuz tek sermayemizi hedefe ulaşma yolunda harcarken…
Sen gittikten sonra bin bir korkuyla şerha şerha yarıldıysa da yüreklerimiz, şeytan basit hesaplarla iğfal etmeye çalıştıysa da düşünmedik, yine de yenilmedik nefsimizin şeytanın ve korkularımıza... Dünya dört elle boynumuza sarıldığı halde hiç yüz vermedik ve dava sevgimizden ödün vermedik bir an bile… Dönenlerimiz, basit hesaplara takılanlarımız, yorulup oturanlarımız oldu elbette, ama yüreğinde iflah olmaz kara bir sevda taşıyanların davasıydı bu dava… Gözünü budaktan sakınmayanlar, yaşamı ölümün içinde arayanlar ve özgürlüğü demir parmaklıkların ardında bilenler için yaşamın kaynağı, kulluğun gereği, ibadetin ta kendisiydi İslam Davası… Ve içimizdeki bu sevdanın ateşi, Nuh Tufanı kadar bela ve musibet yağmurlarıyla söndürülmeye çalışıldığı halde daha gür ve bir daha sönmeyecek şekilde ayağa kaldırdı bizi yeniden…
Sen gittikten sonra bir müddet kış rengine boyanan mevsimler, Allah’ın yardımı ve Müslümanların sadakatiyle bahara döndü bu yüzden… Tam da umut bu toprakları terk etmişken tam da yüzlere umutsuzluğun kara gölgesi çökmüşken, tam da İslam düşmanları viran olmuş gönüllerde umutsuzluğun çadırını kurmak için heveslenmişken, “bitti” denilen dava, bir güneş gibi doğdu üzerimize yeniden… Ebu Bekir dirayetiyle, Ömer destekli, Ali yürekli, Mus’ab dilli, Yusuf yüzlü Allah erlerinin ak ellerinde tuttukları nurlu kalemlerle umudu yazdık insanların yüreklerine bir kez daha…
Tam on üç yıl geçti aradan ve sen yoksun önümüzde bize yol göstermek için… Sen yoksun, ama bize emanet edip gittiğin mücadelen bir daha yıkılmayacak şekilde kök saldı dört bir tarafta… Sen yoksan da aramızda, uğruna hayatını verdiğin mücadelen dipdiri duruyor yine aramızda… Sen yoksan da aramızda bugün, her başarıda senin imzanı, her hidayette senin katkını görüyoruz geçtiğimiz her merhalede… Sen, bugün önümüzde olmasan da, geride bıraktığın Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar ve Aliler kılavuzluk görevini yerine getiriyorlar en güzel şekilde… Buna rağmen özlüyoruz seni yüreğimizin en derinliklerinde ve unutamıyoruz seni aradan yıllar geçse de… Bir garip yalnızlık hissidir yaşadığımız senin yokluğunda… Gurbet diyarında kalan bir insan gibi kendimizi yalnız ve çaresiz hissediyoruz etrafımızdaki bunca insan arasında… Sensizlik, hiç silinmeyecek bir ukdedir yüreğimizde, bu yüzden zaman merheminin asla tedavi edemeyeceği…
Ey Peygamber yolunun takipçisi! Ey Kerbela Şahı Hüseyin’in günümüzdeki varisi! Ey Şeyh Said’in sancaktarı Rehberimiz, Can Hüseynimiz! Yolun yolumuz, hayalin hayalimiz, hedefin hedefimizdir, idealin idealimizdir! Ruhun şad, şehadetin kutlu, cennet makamın sana mübarek olsun!
Naşit Tutar / İnzar Dergisi - Ocak 2013
Naşit Tutar