İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Gerçek Zafer ve Hezimet

2014-05-09
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Dergimizin basiretli okuyucuları! Bu yeni sayıda da Allahu Teâlâ’nın lütuf ve tevfikiyle yine, huzurunuzdayız. Malum yeni siyasi mücadelemizde birinci sınavımız münasebetiyle yazımı gerçek zafer ve hezimet başlığı altında kaleme aldım. Bu husustaki ifade etmek istediğimi maddeler halinde zikretmeye çalışacağım.
Allahu Teâlâ’ya layıkıyla hamd, Efendimiz Muhammed’e, Onun pak Âline, muzaffer Ashabına ve onları her hususta kendilerine örnek alan tüm müminlere salat ve selam olsun.

Dergimizin basiretli okuyucuları! Bu yeni sayıda da Allahu Teâlâ’nın lütuf ve tevfikiyle yine, huzurunuzdayız. Malum yeni siyasi mücadelemizde birinci sınavımız münasebetiyle yazımı gerçek zafer ve hezimet başlığı altında kaleme aldım. Bu husustaki ifade etmek istediğimi maddeler halinde zikretmeye çalışacağım.

1- Allahu Teâlâ Kur`an-ı Kerim’de beyan ediyor ki; “Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve size dayanma gücü verir. İnkâr edenler ise, yok olsunlar! Allah onların bütün yaptıklarını boşa çıkartacaktır.” (Muhammed 7,8)

Başka bir ayette de şöyle beyan eder:

“Eğer Allah size yardım ederse, artık size galip gelecek hiçbir kimse yoktur. Yardımsız bırakırsa O’ndan başka size kim yardım edebilir?! Müminler yalnız Allah’a güvensinler.” (Al-i İmran 160)

Başka bir ayette de Allahu Teâlâ şunu buyurmaktadır: “Allah asla sözünden dönmeyecektir.” (Hac: 47)

Zikrettiğimiz ayetlerde görüyoruz ki Allah (cc) yardımını dinine yardım eden müminlere va’detmiştir. Dolayısıyla mümin olmayana veyahut dinini hâkim kılmak için mücadele etmeyene yardım etmez. Eğer etmişse ve onlara geçici bir galibiyet vermişse o nusret(yardım) değil istidraçtır/uyutmaktır. Kur`an’da istidraç Araf 182. ve Kalem 44. ayetlerde geçmektedir. Zira Allahu Teâlâ insanı küfür, zulüm ve masiyetten döndürmek için birkaç defa musibet, bela ve başarısızlıklarla uyarır. Uyanmadığı zaman artık onları uyarmaz, bilakis onlara bol nimet ve imkân veriyor, onunla onları uyutuyor ve onlara tayin ettiği helakinin zamanı gelince de onları şiddetli bir şekilde hezimete uğratarak helak ediyor. Bu bir sünnetullahtır ve helak ettiği bütün kavimleri bu muameleye tabi tutmuştur. Allahu Teâlâ helak ettiği kavimlerin kıssalarını Kur`an’da okuyana bu hakikat açıktır.

Ayrıca hiçbir yerde Allah (cc) ve Resulü (S.A.V) galibiyet ve mağlubiyeti hakka, doğruya veyahut batıla ve yanlışlığa ölçü saymamışlardır. Ama çok defa mağlubiyeti müminlere ikaz ve galibiyeti müşriklere, istidraç/uyutma aracı olarak istimal etmektedir.

Aslında mümin mümin olduğu müddetçe onun için mağlubiyet yoktur. Fakat bazen istediği ve hedeflediği galibiyeti değil başka bir çeşit galibiyetle Allahu Teâlâ onu mükâfatlandırmaktadır. Kendisi de bu durumu kendine mağlubiyet ad etmektedir. Zira birçok galibiyet çeşidi vardır. Allah (cc) bazen dünyevi mağlubiyetleri uhrevi galibiyete vesile etmektedir. Bazen onunla hata ve eksikliklere dikkat çekmek istemektedir. Bazen kesin bir zafer için taktik maksatlı kullanılmaktadır. Bazen düşmanı uyutmak ve müminleri uyarmak ve gayrete getirmek için yapılmaktadır. Bazen de münafıkları deşifre etmek, saf dışı etmek ve galibiyete ortak etmemek ve o tadı onlara tattırmamak için geçici mağlubiyetler gerçekleştirmektedir. Ve… Ve…

Allah (cc) düşmanlarına da hiçbir zaman gerçek galibiyet söz konusu değildir. Onlar ise bazı durumları kendilerine galibiyet saymaktadırlar, ancak o kendileri için ölümcül ve ebedi bir mağlubiyettir.

Hâsılı müminler ne galibiyetleri kendilerine mal ederek şımarmalıdırlar ne de mağlubiyetlerini düşmanın maharetine ve kendi beceriksizliklerine verip umutsuz olmalıdırlar. Bilakis her şeyi Allah’tan bilip ve “Nice hoşlanmadığınız şeyler vardır ki sizin için daha yararlıdır. Yine nice hoşunuza giden şeyler de vardır ki onlar sizin için daha zararlıdır. Bütün bunları Allah bilir siz bilmezsiniz.” (Bakara 216) ayet-i celileyi akıllarından çıkartmamalıdırlar. Fıtri olarak hoşa giden veya gitmeyen her durum ve takdire hikmet gözüyle bakmalı, istikbal için ondan dersler çıkartmalı ve hikmetsiz hiçbir şey yapmayan Allahu Teâlâ’ya şükretmelidirler.

Hadis-i şerifte vardır; “Müminin durumu gariptir. Zira her durumu onun için hayırdır/lehindedir. Müminler dışında böyle bir şey söz konusu değildir. Sevindirici bir durumu olursa şükrediyor onun için hayır oluyor. Sıkıcı bir durumu olduğunda da sabrediyor yine onun için hayır oluyor.”
(Müslim/Riyadu’s-Salihin H. No: 27)

2- Allah yardımı ve yardımın neticesi olan başarılar genelde keramet ve mucizevî değildir. Genel olarak sünnetullah çerçevesinde cereyan etmektedir. Yani sebeb-müsebbeb sünnetine tabidir. Başarı ve ödül genelde emekle ölçülür. Emekle beraber müsait zaman ve zeminin payı da büyüktür. Bir daneden on dane gelebilir ama bin dane gelemez. Bir kişinin emeği on kişinin emeğine denk gelebilir ancak bin kişinin emeğine denk gelemez. Bir tv. ile tebliğ yapan, yüzlerce tv ile propaganda yapanlara denk gelemez. Bununla beraber tahrip etmenin kolaylığı da hesaba katılırsa, artık siz düşünün.

Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem bizzat mücadele ve cihadın başında olup işi yürüttüğü halde zaman ve zemin müsait olmadığı için 23 yılda İslam Arap yarımadasına bile tam hâkim olamadı. Ancak o yirmi üç yılda verilen mücadele ile ekilen tohumun yeşermesine zaman ve zemin hazır hale geldi. Nasr suresi onun müjdesiydi ve Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin vazifesi de tamamlanmıştı. Vefatından sonra 8 yıl gibi kısa bir zamanda İslami tohum müthiş bir hızla yeşerdi, fetih ve zaferler artarda geldi, Sasani İmparatorluğunu tümden yıktı, Bizans İmparatorluğunu da Avrupa’ya sıkıştırdı. Asya ve Afrika kıtalarının çoğu fethedildi. İşte sünnetullah böyledir ve İslam’ın ilk nesli için sünnet ve adetullah ne ise son nesil için de odur, değişmez. Bazen Allahu Teâlâ’nın müminlere olağan üstü ikramları, yardımları ve zaferleri vardır. Ancak genellikle genel adet ve sünnet esastır.

Demek hiç durmadan İslami dava için çalışmalıyız. Daha geniş bir alanda daha büyük bir çabayla ve gayretle daha kâmil bir ihlasla ve daha kuvvetli bir umutla Rabbimizin dininin yardımına ve İslam ümmetinin mazlum ve mahrumlarının imdadına koşmalıyız. Biz müminlere va’dettiği yardım ve nusretine güvenmeliyiz. Sünnetullah’ın seyriyle hareket etme ve zafere yükselen merdivenin teker teker basamaklarını basma sabrını göstermekle Rabbimizin va’d ettiği kesin zaferine talip olmalıyız ve layık olmaya çalışmalıyız.

3- Sünnetullah olarak bunu da bilelim ki pazarda kaliteli malın müşterileri azdır. Kalite çıtası ne kadar yüksekse müşteri de o kadar az oluyor. Eğer biz yüksek kalitede bir mal piyasaya sürmüşsek ve müşteri azlığından şikâyet ediyorsak bu durumdan kurtulmanın üç yolu vardır. Ya kalitenin çıtasını indireceğiz, ya maddi kârdan vazgeçip sadece manevi kâra razı olup olağan üstü gayret sarf ederek müşteriyi beklemeden biz malımızı müşterinin ayağına götüreceğiz ve ucuza vereceğiz. Veyahut da yine olağan üstü bir gayretle kaliteli malın ucuz maldan daha kârlı olduğuna insanları ikna edeceğiz.

Tabi bizler prensip olarak birinci yolu madem kendimize kapatmışız, o zaman ikinci ve üçüncü yoldan başka çaremiz yoktur. Zira biz fazla ruhsat ve ehven-i şerre sarılmaya alışık değiliz. Onun için biz piyasada tutunmak istiyorsak veya üstün gelmeye talipsek ihlasla daha fazla gayretten başka tercih edilecek bir yol yoktur.

Biz unutmayalım ki biz ne insana ve ne de hiçbir faniye talip değiliz. Biz baki ve her şeyin halikı olan Allahu Teâlâ’nın rızasına talibiz. İnsanları kazanmak için İslam davamızı ne beşeri ideolojilerle ve ne de kokuşmuş şeytani milliyetçilikle bulandıramayız. Bilakis Allahu Teâlâ’nın rızasını kazanmak için gece-gündüz gayret sarf edip insanları İslam’ın berraklığıyla tek kurtuluş yol olduğunu kabul etme seviyesine yükseltmeye çalışmalıyız. Bu yolun zor ve uzun olduğunu da unutmayalım. Ancak onun baharı da Allah (cc) kısmet ederse çok mükemmel olacaktır. Bu ticaretin kârı hem dünyada ve hem ahirette olacaktır.

4- İslam adına, Allah (cc) adına ve O’nun hizbi olarak ortaya çıkmak ve zafere talip olmak akidede, niyette, amelde ve kullanılan dilde çok halislik, sadelik ve berraklık istiyor. Küfür adına veya bazı dünyevi hedefler adına yola çıkanlara Allahu Teâlâ zahiri, göstermelik bazı galibiyetler verebilir ve veriyor, ancak İslam adına meydana çıkanlar dört dörtlük İslam’a göre yaşamadıkça ve hareket etmedikçe istenilen derecede Allahu Teâlâ’nın yardımını alamaz. Hata ve eksiklikler nispetinde yardım ibresi inmekte ve imdad gecikmektedir.

Bedir’de şartlar yerinde olduğu için İslam ordusu az sayı ve kıt imkânlarla çok sayıya ve büyük imkânlara Allah (cc)’ın yardımıyla galip geldiler. Ancak Uhud ve Huneyn savaşlarında yine orduyu Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem yönettiği halde, İslam ordusunda yaşanan malum hatalardan dolayı Allah (cc)’ın yardımı gecikti. Ve hezimet kaçınılmaz oldu. Zira Mekke ve Hevazin müşrikleri Allah (cc) adına savaşa çıkmamışlardı. Onların savaşı kazanmaları için Allah’ın bazı kevni sünnetleri yerine getirmeleri yeterli idi. Ancak İslam ordusu Allahu Teâlâ adına meydana çıktıkları için kevni sünnetle beraber hem zahiri ve hem de batini olarak şer’i nizama da tabi olmak zorundaydılar. O hususta ufak bir eksiklik ilahi nusretin gecikmesine yeterliydi.

Bilindiği gibi Allahu Teâlâ’nın iki nizamı vardır. Biri kevni nizamdır. Yani kâinatın düzenini ve varlığını devam ettiren nizamdır. Diğeri ise şer’i ve teklifi nizamdır. Kevni nizamla bütün varlıklar mükelleftir. Şer’i nizamla ise insan ve cinler mükelleftir. Kevni nizama uymanın kazanımı ve uymamanın kaybı dünyadadır. Şer’i nizamın ise ahirettedir. Çoğu zaman kâfirler kevni nizama ve yahut bazı şer’i nizama uydukları için Allahu Teâlâ Adil vasfıyla imanları olmamakla ve düşmanları olmakla beraber onları mükâfatsız bırakmamaktadır. Geçici ve fani hayatlarında onlara birçok başarılar yaşatıyor ve birçok nimetlerle nimetlendiriyor. Ancak Allahu Teâlâ’nın şer’i nizamı olan İslam dinine inanmadıkları, bazen uymuş olsalar da Allah (cc)’ın emri için değil menfaatlerine geldiği için uydukları için ahirette bipar ve bütün nimetlerden mahrum kalacaklardır.

Müslümanlar ise şer’i nizama genelde uymakla beraber çoğu zaman kevni nizama uymadıkları için Allahu Teâlâ ceza olarak dünyada onları birçok başarı ve nimetlerden mahrum bırakıyor. Ancak İslam’a inandıkları ve şer’i tekliflere genel manada uydukları için ebedi hayatta ebedi rahmet ve nimetlerle inşallah mükâfatlandırılacaklar. Tabi iki nizama da uyanlar her iki hayatta da başarı kazanıyorlar. İşte biz Müslümanların hedefi hem dünya hem ahiret olduğu için ikisine de uymalıyız.

Zira adalet ve adetullah gereği “Kim zerre ağırlığınca bir iyilik yapmışsa onun karşılığını görür. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük yapmışsa onun da karşılığını görür.” (Zilzal 7,8)

5- Demin zikrettik… Kâfir olsun Müslüman olsun, sünnetullaha uyan dünyada başarılı oluyor. Örneğin ihlas ve samimiyete sarılan kâfir de olsa ve küfürde de olsa genelde başarılı oluyor. Bu Üstad Bediüzzaman’ın bir tespitidir. Tabi niyetler ve hedefler farklıdır. Zira ihlas kim neyin mücadelesini veriyorsa ona sadık ve dürüst kalmaktır. Örneğin Müslüman Allahu Teâlâ’ya tapıyor, onlar için ihlas, sadece O’nun rızasını kazanmak için koşmaktır. Bütün davranışlarında O’nu düşünmektir. Bir lidere tapan, onun için ihlas, onun rızasını kazanmaya çalışmaktır. Bir kavme tapan onun için ihlas, kendini o kavmin menfaatine feda etmek ve şahsi menfaatini düşünmemektir.

Tabii Allah (cc) için ihlasa sarılan hem dünyada hem ahirette kazançlı çıkıyor. Diğerleri ise sadece dünyada kazançlı çıkabilirler.

Sabır da sünnetullah olarak başarının bir sebebidir. Ona sarılan kâfir olsa Müslüman olsa genelde hedefine kavuşmaktadır.

Cesaret de başarmanın bir vesilesidir. Ona sarılan da genelde korkaklardan daha fazla hedefini yakalamaktadır.

Fedakârlık da başarmanın bir yoludur. Onun yolcuları da genelde hedeflerine varmaktadırlar.

Doğruluk ve dürüstlük de başarmanın bir aracıdır. Ona sahip olan genelde hile ve yalancılardan daha çabuk hedeflerine varmaktadırlar.

İlim de başarmanın bir imkânıdır. Ona sahip olan da sünnetullah olarak üstün gelmektedir.

Cehd, gayret ve emek de başarının bir bineğidir. Ondan inmeyeni inşaallah başarıya götürüyor.

Tabi bir insan bu sünnetullahlara uymakta ne kadar pay sahibi ise o kadar başarma payı fazla ve ne kadar azalsa o kadar ihtimali azalmaktadır.

6- İslami dava ve mücadelede İslami olmayan metod ve kişileri taklit etmek de başarısızlığın bir nedeni, dava ve mücadeleyi öldüren bir zehirdir. Müslüman davetçilerin metodları ve örnek alınan şahsiyetleri öz be öz İslam’a ait olmalıdırlar. Metod kaynaklarımız tartışmasız olarak Kitap ve Sünnettir. Tartışmasız dava önderlerimiz de başta Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem ve Onun beş Raşit Halifeleridirler. Allah onlardan razı olsun. Onlar dışında da İslam tarihinde gelip geçen İslami imamlar, önderler ve büyük şahsiyetler zaman ve zeminlerinin şartlarını hesaba katarsak hiç şüphesiz onları da örnek alabiliriz. İzahat ve tecrübelerinden istifade edilebilir. Hatta önceki peygamberlerin de akide dışındaki hükümlerde mutlak olarak taklid edilme zorunluluğu yoktur. Bilakis kitap ve sünnete muhalif olmayan hükümlerde taklid edilebilirler. Zira onların şeriatindeki birçok hüküm şeriatımızca nesh edilmiştir ve birçoğu da tahrif edilmiştir.

Kitap ve sünnetçe yasaklanmayan akıl ve insan tecrübesinin ürünü olan metodları da taklid etmenin mahzuru yoktur. Zira dinimizde yasaklanmayan her yol mubahtır.

Asıl tehlikeli olan körü körüne taklitçiliktir. Örneğin bazı insanlar kavmi milliyetçilikle kısmi bir başarı elde ettikleri için kıt düşünceli ve taklitçi bazı insanlar hemen onları taklit etmeye başlıyor ve kendi ilkelerine yüzde yüz zıt olan bir metodu düşüncesiz olarak kendine metod haline getiriyorlar. Bu sefer hem kendi yürüyüşlerini unutuyorlar hem de başkalarının yürüyüşünü de öğrenemiyorlar. Başka bir değişle hem camiden oluyorlar hem de kiliseden... Zira İslam’da yeri olmadığı için halis Müslümanların onlardan soğumasına sebebiyet verdiği gibi kavmiyetçileri de kazanamıyorlar. Zira orijinal varken kimse taklid mala talip olmaz ve taklitçiler hiç kimseye şirin görünmezler.

Evet, önceki peygamberler özel kavimlere geldikleri için onların dininde kavimciliğin yeri olabilirdi. Ancak Hz. Muhammed (S.A.V.) bütün insaniyete geldiği için Onun dininde kavmi milliyetçiliğin yerine ümmet ve İslam milliyetçiliği ikame edilmiştir. Bu hakikat, Mücadele 22, Hucurat 10 ve 13. ayetler ile sahih hadislerle beyan edilmiştir. Ayrıca Kur`an’da hep “Ya Eyyuhennas” (Ey insanlar!) veya “Ya eyyuhe’l-lezine amenu” (Ey iman edenler!) diye hitap etmektedir. Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem de kendi hayatında hep Kur`an’ı uygulamıştır. Hiçbir zaman “Ey insanlar veya iman edenler” dışında bir tabir kullanmamıştır. Kavmi milliyetçilik yolu ve metodu bize kapalıdır. Allah (cc) adına meydana çıkmayan bazı insanlar bu metodla geçici bir başarı kazanabilirler. Ancak Allah (cc) adına ve Allah (cc) adıyla meydana çıkanlar Allah (cc)’ın ezeli kitabında yasakladığı bir metodla hiçbir zaman başarı kazanamazlar. Ancak Allah (cc) muhafaza Allah (cc) adını bırakıp başka adlarla meydana çıkmaya başlarsa o zaman durum değişebilir. Emevi devletinin yıkılışının bir sebebi kavmiyetçilikti. Abbasilerin uzun yaşamasının bir nedeni ümmetçilikti. Osmanlı ümmetçi yöneticilerle yönetildiği müddetçe yükseliyordu ve ayakta kalıyordu. Türkçü yöneticiler iş başına geldikten sonra hızla yıkıldı. Hâsılı mücadele ve dava metodumuzda kavmiyetçi söylemlerden uzak durmalıyız.

Kat’i naslarla yasaklanan bütün metodlar böyledir. Geçici başarılar getirseler de sonuç hezimettir. Veyahut Allah (cc) adına meydana çıkmayanlar için başarı getirseler de Allah (cc) adına çıkanlar için hezimetten başka getirmezler.

7- Başarısızlık ilahi ikazdır. Başarısız olan davetçiler kendi davalarını değil metodlarını, niyetlerini, amellerini, ibadetlerini… gözden geçirmeleri gerekiyor. Zira Sahabe-i Kiram savaşlarda zafer ve fetih geciktiği zaman amellerini gözden geçiriyorlardı. Bazen onlarda bir sünnetin ihmali bile zaferin gecikmesine sebeb oluyordu. Yoksa davetçilerin kendilerini temize çıkartıp başkalarında sebep aramaları doğru değildir. Onun yerine kendimizde sebep arayıp eksikliklerimizi tamamlamaya çalışırsak daha doğrudur. Zira Allahu Teâlâ zafer ödülünü kâmil olmayan davetçiye ikram etmez. Şer’i olarak sahih amelin ve ihlasın derecesine göre ilahi ödüller artmaktadır.

8- Müslümanların birbirine gıybetleri ve birbirinin mazeret ve imkânsızlıklarını göz önünde bulundurmadan hasmane eleştirileri de ilahi nusrete mani olabilmektedir. Zira haramdır. Ve her haram ilahi yardıma manidir. Parti olsun cemaatler olsun onlarla ilgili eleştirilerimizde şer’i ölçüyü, İslam kardeşliğimizin hukukunu çiğnetmemeye azami dikkat göstermeliyiz. Bazı mazeretlerden dolayı yapamadıklarımızın ve dışarda hata görünen durumlarımızın olduğu gibi onların da böyle durumları olabilir diye düşünmeliyiz. Ancak emr-i bilmaruf ve nehyi ani’l-münker babında münasip dil ve metodla ikaz ve eleştirilerimizi yapabiliriz. Ancak İslam’la alakası olmayanlara ve düşmanca davrananlara hikmet dairesinde sivri ve hasmane takınabiliriz. Zira Maide 54. Ve Fetih surelerinin 29. Ayetleri bize böyle davranmamızı emretmektedir.

İlahi kaza ve kadere imanımızın gereği Rabbimizin bizim için takdir ettiği her şeye razı olmalıyız ve her takdirin altında mutlaka bir hayır ve hikmetin yattığına inanmalıyız. Durum ne olursa olsun daima elhamdü lillah ala külli hal sive’l-küfrü ve’d-dalal (Her hal ve durum için Allah (cc)’a hamd olsun küfür ve dalalet hali dışında) demeliyiz.

Aday olduğumuz görevlere belki biz henüz hazır değildik. Belki İslam ümmetinin özellikle Mısır, Filistin, Tunus, Libya, Somali, Myanmar, Suriye ve sair mazlumların morali, bizim ve ülkemizin istikbali için dışımızdaki bazı Müslümanların üstün gelmesi daha hayırlıydı. Belki defalarca Müslümanların ciğerine ve kalbine hançer saplayanların kaybetmesi ve çöküşü için bunlarla mücadeleye başlayanın güçlü bir şekilde ayakta kalması gerekiyordu. Belki İslam ülkelerinde istediğimiz her şeyi yapabiliriz, havasına kapılan emperyalist güçlerin havalarının düşmesi için söz konusu Müslümanların galip gelmesi gerekiyordu.

9- Seçim hak ve batılın ölçüsü değildir. Hak ve batılı belirleyen Allah (cc)’ın son kitabı Kur`an ve peygamberinin sünnetidir. Zira bizim ve bütün kâinatın yaratıcısı ve sahibi Allahu Teâlâ’dır ve O’nun adına konuşabilecek ancak kendine peygamber ve elçi tayin ettiği son elçisi ve peygamberi Muhammed Mustafa(s.a.v)’dır. Onlar neye hak ve doğru deseler o hak ve doğrudur. Neye de batıl ve yanlış deseler o batıl ve yanlıştır. Onlardan başka hüküm ve emir verme yetkisine müstakil bir şekilde sahip olduğuna inanan İslam milletinden çıkmaktadır. İcma ve kıyas da onların izni ve tayin ettikleri dairede olduğu bir şekilde yapıldığı için yine asıl merci Allah (cc) ve Peygamberidir.

Seçim ise bizim açımızdan kimin toplumda ne kadar etkin ve çalışmaları ne kadar toplumu etkilediğinin bir göstergesidir. Bir sınav gibi her beş yılda bir herkes kendisinin ve çalışmalarının toplumda tesir açısından ölçüsünü alıyor. Ve neticesinde doğru olsa yanlış olsa toplumu yöneten o oluyor. Biz seçime bu pencereden bakmamız gerektiğini düşünüyoruz. Her seçimde toplumda ne kadar etkili olduğumuzu ve İslami çalışma ve hizmetimizin ne kadar etkili olduğunu anlarız. Seçimden sonra yeniden çalışmalarımızın ve adaylarımızın muhasebesini yapar ve yeni bir yarışa girmeliyiz. Başarılı olduğumuz nispette toplumda elimiz güçlenir ve güçlü olduğumuz nispetinde kazandığımız yerlerde şer’i ölçüleri gözeterek bizi kabul eden insanları yönetiriz. Gücümüzü aşan durum ve işlerde mesul sayılmayız inşallah. Zira insan, gücü nispetinde mesuldür. Dinimizde “Ya hep ya hiç” diye bir kural yoktur. Bilakis “Bir şey tümden elde edilemiyorsa tümden terk edilemez” diye usulün bir kuralı vardır.

10- Son olarak tavsiyem biz seçimlerde üstün gelmeyi ve iktidar olmayı hedef ve amaç etmemeliyiz. Bilakis hedefimiz ve tek amacımız milletimizin ıslahı ve hidayeti olmalıdır. Bütün çalışmalarımız ve mücadelemiz bu hedefe yönelik olmalıdır. Üstün gelmemiz ve iktidarımız bunun neticesi ve meyvesi olmalıdır. Ancak bu şekilde İslam istikametinde kalabiliriz ve dava ilkelerimizi koruyabiliriz. Aksi takdirde iktidar hırsı bizi yozlaştırır, yıllarca koruduğumuz İslami davamızın ilkelerini elimizle yıktırır. Bizi rejimin sıradan bir partisi haline getirir. O zaman kazanmışsak bile kaybetmişiz ve iktidarımız İslam’ın iktidarı olmayacaktır. Bunun için iktidara gelmek için değil insanları ıslah ve İslam bilinciyle bilinçlenmelerine hırs göstermeli ve canla başla gece gündüz çalışmalıyız.

11- Kitle partisi olmaya değil Müslümanların partisi olmaya çalışmalıyız ve hedef etmeliyiz. İslam’ı yaşamayanların oyunu almayı hedef etmeyelim ve onun için net İslami söylemlerimizi değiştirmeyelim ve İslami hedeflerimizi gizlemeyelim. Takiyye ve tevriyelere azla sarılmayalım. Zira zamanla bizde tabii bir hal alabilirler. Yozlaşmamıza sebebiyet verebilirler. Hatta imanımızı bile tehlikeye sokabilirler. Hatta “demokrasi” gibi batı terimleri yerine cumhuriyet, şura, çoğunluk gibi öz kelimelerimizi kullanalım. Batının ve beşeri sistemlerin söylemlerinden içtinap edelim. Siyasette ve particilikte yeni bir model ve çığırımız olsun. İslam referansıyla hareket eden diğer partileri kendimize model seçmeyelim. İslam açısından daha ileri bir merhaleye geçelim. Yoksa İslam ve Müslümanlara yeni bir şey kazandıramayız. Hatta onlar kadar da o metodu beceremeyiz.

“Ey Rabbimiz, bize doğru yolu gösterdikten sonra kalplerimizi saptırma. Bize katından rahmet bağışla. Kuşkusuz, yegâne bağışlayan Sensin.” (Al-i İmran 8)

Bu münasebetle Allahu Teâlâ Muhammed Sudan abimize de rahmet etsin, taksiratını af ve mağfiret etsin ve onu Cennetü’l-Firdevse dâhil etsin. Bizi onun ecrinden mahrum etmesin ve ondan sonra bizi hak dininden ve davasından saptırmasın. Kederli ailesine sabr-ı cemil ve büyük mükâfatlar ihsan etsin. Bütün cemaat mensuplarına ve İslam ümmetine üsve-i hasene kılsın. Mehmed Abimiz örnek alınacak büyük bir şahsiyetti. Cemaatimiz ve İslam ümmeti için büyük bir kayıp oldu. Ölüm her insanın tadacağı bir şeydir. Ancak hiç beklemediğimiz bir anda vefatı olduğu için ben çok üzüldüm ve sarsıldım. Çok beraberliğimiz oldu ancak Allah için şahidim ki hayırdan başka onda görmedim ve şahid olmadım. Tekrar Allahu Teâlâ ona rahmet etsin ve cennetine dâhil etsin. Âmin. Onun ruhuna salavatla beraber Fatiha okuyalım.

Mehmet Beşir Varol / İnzar Dergisi – Mayıs 2014 (116. Sayı)
 

 


Mehmet Beşir Varol

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS