İslam fıkhına göre ticari mallar, ikiye ayrılır. Ribevi olan mallar ve ribevi olamayan mallar. Buna göre mübadeleli akitlerde taraflardan sadece birinin hakkı mahfuz kabul edilerek garantilenen akitler faiz olduğu gibi peşinen şart koşulan fazlalık da faizdir. Faiz; ölçü, tartı veya sayı ile alınıp satılan standart (misli) mallarda cereyan eder. Altın, gümüş ve nakit para çeşitleri de buna dahildir.
Kur'an-ı Kerim'deki Riba yani faiz ayetlerini incelediğimizde faiz yasağının haksız kazancı önlemek, paranın yalnız mübadele aracı olarak kalmasını sağlamak, ödeme darlığı çekenleri istismar ettirmemek, kamu ve özel sektöre daha sağlam kredi imkânları sunmak, maliyetleri düşürmek ve paranın satın alma gücünü korumak gibi sebeplere dayandığını göreceğiz.
Faizli kredilerde ana paranın faiziyle birlikte geri ödeme taahhüdü, taraflardan birisini haksız kazançla karşı karşıya getirir. Kredi kullananın zarar ettiği halde, ana para ile birlikte faizini de ödemek zorunda kalması veya bu kredi sayesinde yüksek satın alma gücü elde ettiği halde bunun önceden miktarı belirlenmiş küçük bir kısmını sermaye sahibine ödemesi, rizikoyu tek yanlı hale getirir.
İslam'a göre ise, her şey "müşareket" yani ortaklık esasına göre değerlendirilir. Kazancın ortaklı olduğu gibi, rizikonun da ortaklı olması gerekir. İslam'ın iktisat nizamına göre "Muşarake" ve "Mudarabe" usulü vardır. Buna göre birinde sermaye gücü, diğerinden de iş gücü üzerinden anlaşma yapılır. Riziko da sermayeyi çalıştıranın bir ihaneti olmadığı sürece sermaye sahibine aittir.
Faiz kesinlikle meşru bir kazanç yolu ve ekonominin olmazsa olmaz bir rüknü değildir. Faizcilikle ticareti birbirine karıştırmamak gerekir. Sebebine gelince birinde hareket var diğerinde donukluk vardır. Hareket bereket getirir, donukluk ise tembelliği, durağanlığı doğurur.
Çoğunlukla faizcilerin argümanı, faizcilik ile ticaretin aynı sonuçlar doğurduğu iddialarıdır. Eski faizcilerin de yenilerinin de dayandıkları tek bahane, faizciliği ticarete benzetmeleridir. Oysa Allah'u Teala bu iki şeyi, kesin bir hükümle birbirinden tefrik etmiştir:
"Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların "Alım-satım tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alım-satımı helal, faizi ise haram kılmıştır..." (Bakara: 275)
Bu gerçeğin kanıtlarını dünyadaki pratik hayatımızda fazlasıyla görmek mümkündür. Nitekim faizciler, bugün olduğu gibi, Resulüllah sallellahu aleyhi vesellem döneminde de faizin haram kılınmasına karşı çıkmış ticarete karıştırmışlardı. O zaman da faiz işlemlerinin haram, ticaretin ise helal kılınmasını gerektirecek bir nedenin bulunmadığını söylemişlerdi:
Dayandıkları tek dayanak, faiz gibi ticaretin de fayda ve kâr sağlamasıydı. Kuşkusuz bu boş bir benzetmedir. Çünkü ticari işlemlerde kâr da zarar da mümkündür. Ayrıca kişisel yetenek ve çaba, hayatta yürürlükte olan tabii şartlar kâr ve zarar üzerinde etkili olmaktadır. Faiz işlemlerinde ise, bütün durumlarda kâr haddi peşinen belirlenmiş olmaktadır.
İşte faiz ile alım-satım arasındaki fark budur. Haram ve helal kılınma nedeni burada yatmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun, kârın garantiye alındığı tüm işlemler, kârın kesin ve belirlenmiş olmasından dolayı faiz kapsamına girerler:
"Oysa Allah, alım-satımı helal, faizi ise haram kılmıştır."
Bu ayeti kerime, özel mülkiyeti ortadan kaldıran ve her şeyi kamulaştıran komünizmin mal anlayışını reddettiği gibi, bütün yönleriyle faize dayalı olan kapitalizmin sermaye anlayışını da reddetmektedir. Çünkü bu her iki sistem de insanın asıl değerini, onur ve itibarını yok sayarak sömürmekte, emeğini çalarak zulmetmektedir. Biri insanın iradesini elinden alarak köle gibi karın tokluğuna çalıştırırken diğeri de sermaye kulu yaparak dolaylı yollarla emeğini çalmaktadır.
İşte İslam'ın bu ayeti kerimede ortaya koyduğu iktisadi nizamı, insanın hür iradesini serbest bırakmak suretiyle alım-satımı serbest bırakmış, sermaye sahiplerinin de hiç yorulmadan ve risk almadan yerinde oturarak paradan para kazanmak suretiyle faizciliği de yasaklamıştır. Böylelikle ticaretin aslında insan hayatı için olmazsa olmazı kabul ederken, faizciliği ise, zararlı, tekelci ve sömürü aracı olduğunu ortaya koymuştur.
İslam'ın ticari ve iktisadi nizamının sermayeyi yönetme ve değerlendirme anlayışı, faizcilik değil, kar ortaklığıdır. Bu usulde sermaye faizsiz el değiştirdiği için piyasada maliyet düşecek, enflasyon problemi ortadan kalkacak, mülkiyete iştirak tabana doğru yaygınlaşacak, ekonomik ve sosyal farklılaşma asgari seviyeye inecek; sermayeye, yatırımlara ve ticarete kötü gözle bakılmayacaktır.
Ne var ki, günümüzde para, bir değişim ve dönüşüm aracı olarak kullanılmaktadır. Onu, alınıp satılan bir mal olmaktan öte başkaları üzerinde baskı aracı olarak kullanılmaktadır. Bu yönüyle nefse tatlı gelebilir, ancak zehirli yiyeceklerle beslenmeye benzer bir hali vardır, tesirini gösterince çoğu defa iş işten geçmiş olacak. Çünkü faiz yok eder. Çünkü faizli kazançta birçok mazlumun hakkı, emeği ve ahı vardır.
"Allah faizi tüketir (Faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez." (Bakara: 276)
Normalde sadaka malı azaltır, faiz ise çoğaltır gibi görünür. Ama ayeti kerime, bunun tam tersini söylüyor. Bunun anlamı şudur; sadaka malı bereketlendirir. Eğer bir şeyde bereket varsa, kemiyeti az da olsa faydası büyüktür. Eğer bir şeyde bereket yoksa, kemiyeti ne kadar çok olursa olsun kıymeti az, menfaati yoktur.
Çoğunlukla faizciler kazandığını yiyemez, ondan bir fayda göremezler. Onun yüzünden başı hep dertte, beladadır. Şu yedi, beriki götürdü, öbürü ki ödemedi diye kahırlanırken dünyası hep teşqale, velvele, kavga ve şamata ile geçer. Çevresi aç horozlar misali malına göz diken çapulcularla dolar. bazıları kellesini de üstünde verir.
Faizciliğin temel felsefesi menfaat ve çıkardır. Faizci menfaati olmayan yere bir fülüs vermez; verse bile karşılığını bekler ve kuruşu kuruşuna hesabını sorar. İslam'ın temel gaye ve felsefesi ise, kendi fertleri arasında yardımlaşma ve dayanışma ilkesinin hâkim kılınmasıdır. Bakınız şu ayeti kerime bu ilkeyi ne güzel ifade ediyor:
"İyilik ve takvada yardımlaşın; günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın! Allah'tan sakının, çünkü Allah'ın azabı pek şiddetlidir." (Maide: 2)
Yani "Ey müminler! Dünya ve ahiretiniz için yararlı olan işler konusunda birbirinizle yardımlaşınız, aranızda iş birliği yaparak gücünüzü birleştirin ve sözünüzü bir yapın. Günahta, düşmanlık, saldırganlık, taşkınlık ve haksızlıkta sakın ha! Yardımlaşmayın. Haksızlık yapan öz kardeşiniz de olsa desteklemeyin, ona arka çıkmayın."
Müminler arasında olması gereken yardımlaşma ve dayanışma konusunda peygamberimiz sallellahu aleyhi vesellem de bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Kişi Mümin kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımındadır. Kim mümin kardeşinin dünyadaki bir sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet günü sıkıntılarından onun bir sıkıntısını giderir." (Taberani Mu'cemülevsat: c, 1. s, 63)
Allah'u Teala, ihtiyaç sahiplerine işi görülsün diye ödünç para vereni övmüş, ahirette ona kat kat ecir verileceğini bildirmiştir. Yine birçok hadisi şeriflerde bir sadakaya on katı, Karz-ı Hasene'ye yani ödünç para verene ise on sekiz katı ecir verileceği nakledilmiştir. Bu bilinçle yapılan işlerin sahibine verdiği zevk, başka hiçbir şeyde bulunmaz.
Tabi ki, bu anlayış, ahiret bilincine sahip olan ve ölümden sonrası hayata inanan insanlar için geçerlidir. Bundan yoksun olan sözde medeni insanlar, batı kültürünü almış Marksist ve kapitalist zihniyetin zebunları bundan ne anlar! Hatta dürüst ve namuslu çalışanlara, "yemesini bilmiyor" deyip gericilikle itham ederler. İşte içimizde türeyen modern toplumun insanlık anlayışı?
Onların kitaplarında karşılıksız bir şey verme anlayışı yok. Kardeş, kardeşe faizle para verir. Aile sorumluluğu, kardeşlik hukuku, sılayı rahim ve komşu hakkı diye bir kavram yoktur kültürlerinde. Sadece devlete karşı bir sorumluluk ve saygınlık var. O da her şeyi devletten bildikleri için devleti ilahlaştırmış olmalarındandır. Çünkü Sosyal devlet onların her şeyidir. Adam anasını-babasını bilmez, Rabbini tanımaz, ama devleti tanır.
İşte bu sakat ve çarpık zihniyet, kapitalist batının kültürünü içimize ithal ederek bizdeki karz-ı hasene kültürünü, fedakârlık ve cömertlik ahlakını silip götürdü. Bizi bizden etti, bizden çıkarıp uzaklaştırdı. "komşusu aç iken tok yatan bizden değildir" diyen yüce peygamberin, o güzel öğüdünden uzaklaştırıp materyalizmin kirleriyle mülevves hale getirdi.
Sonuç olarak, dejenere olmuş Müslüman halkların ıslah olmaları, huzur ve barış içinde yaşamaları için bir an evvel silkelenip yeniden özüne, öz kültürüne dönmeleri gerekir. Aralarında karz-ı hasene gibi asil kültürlerini canlandırıp faizcilik mikrobunu öldürmeleri gerekir. İman kardeşliğinin öngördüğü yardımlaşma ve dayanışma kültürünü yeniden ihya etmeleri gerekir. Yoksa gidişat hayra alamet değil. Mevla akıbetimizi hayra döndürsün.
Mehmet Şenlik
Mehmet Şenlik