Merhaba ey sultan! Keşke seni layıkıyla karşılayabilseydik. “Merhaba ya Şehr-i Ramazan” sözlerini kalbimizin derinliklerinden haykırabilseydik. Gönül kapılarımızı ardına kadar açıp, en güzel sofralarımızı senin önüne serebilseydik.
Ey Ramazan! İtiraf etmeliyiz ki, biraz da ürküntüyle karşıladık seni. Oruç hususunda hep idmansız ve hazırlıksız olduğumuzdan, yıl boyunca günde üç öğün tıka basa yemek suretiyle midelerimizi açlığa alıştıramadığımızdan, aylar ve haftalar içindeki sünnet oruçları tutma noktasında gafil kaldığımızdan ve toplum olarak açlığa alışık olmadığımızdan, biraz korku, biraz ürküntüyle merhaba dedik sana. İmam Ali’nin “Yazın en sıcak ve en uzun günlerinde oruç tutmak en sevdiğim ibadetlerdendir” sözünün sırrına muttali olamadık. Dolayısıyla “Yazın bu sıcak ve uzun günlerinde nasıl oruç tutacağız?!” şeklinde yakınmalara sıkça şahit olduk.
Ey sultanlar sultanı, on bir ayın sultanı Ramazan! Rabbimizin haber verdiği gibi, insanoğlu kendini müstağni gördüğü için azmaya başladı. Azgınlık emareleri neredeyse her tarafta kendini göstermekte. Bu da açlıktan ziyade tokluktan, yokluktan ziyade varlıktan, israftan ve şımarıklıktan kaynaklanmakta. Ey insaniyet mektebinin aziz öğretmeni Kutlu Ramazan! Sen bu kötü gidişata bir dur diyebilecek misin? Aslından, özünden, fıtratından uzaklaştıkça uzaklaşan, haddini ve hududunu aştıkça aşan, kul ve köle olduğunu, fani ve ölümlü olduğunu unutuveren insanlığa… “Ya eyyuhe’l insanu ma ğerreke bi Rebbike’l Kerim, Ey insan! İkram sahibi olan Rabbine karşı seni azdıran ve isyana sevk eden nedir?!” (İnfitar-6) ilahi mesajını kulakları çatlatırcasına ihtar eyler misin? Ve hakeza; “…Muhakkak ki insan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisa 28) dersini vererek insana haddini bildirir misin? Bizler bu asrın davetçileri olarak bunu yapamadık. İnsanlığın kötü gidişatına dur diyemedik. Ümitlerimizi yitirdiğimiz anda sen imdadımıza yetişebilecek misin ey Ramazan? İnsanlığa insanlık dersini verip acizliğini, zayıflığını, kulluğunu… kısacası insanlığını öğretecek misin ey insanı insan-ı kâmil yapan kutlu mektep.
Ve duydum ki ey Sultan! Sen geldiğinde iblisler diyarında vaveylalar koparmış. Şeytanlar zincirlere ve prangalara vurulur, her zamanki gibi ellerini kollarını sallaya sallaya gezemezlermiş. Bilmiyorum yoksa bu durum bizim göremediğimiz cin taifesinden olan iblisler için mi geçerli? Zira ey Sultan, bizim görebildiğimiz ve duyabildiğimiz şu insi şeytanlar dur durak bilmiyorlar. Receb, Şaban, Ramazan demeden ifsad çalışmalarına devam ediyorlar. Zulüm, talan ve tuğyanlarını kesintisiz bir şekilde sürdürüyorlar. Şu iblis hanedanını, şu şeytan taifesini, şu zalim ve zorbaları alaşağı etmez misin ey Sultan? Onları hiçbir zaman çözülemeyecek zincirlere ve prangalara vurmaz mısın ey Ramazan?
Zulmettik nefislerimize ey merhametli yâr! Zulmettik yıl boyunca ruhlarımıza, bedenlerimize, gözlerimize, kulaklarımıza, midelerimize ve sair uzuvlarımıza. Zulmettik, ölçüsüz bir şekilde yiyip içmekle, midelerimizi tıka basa doldurmakla. Zulmettik, isimsiz günahları ve haramları irtikap etmekle. Zulmettik, merhametli Padişaha isyan edip kaçmakla. Ne olur acı bizlere, merhamet buyur ey Ramazan. Uzuvlarımıza sıhhat, bedenlerimize afiyet, ruhlarımıza saadet, gözlerimize nur, gönüllerimize sürur, hanelerimize huzur… bahşeylemez misin ey Can?!
Kirlendik ey Ramazan Günah ve çirkefliklerle dolu sokak ve caddelerde yürürken. Gün oldu necis sular aktı üzerimize bilmedik yerlerden. Bembeyaz giysilerimiz bambaşka renklere dönüştü. Bizleri arındıracak rüzgâr sen olmaz mısın ey Ramazan?!
Susadık ey Ramazan. Dillerimiz damaklarımız kurudu susuzluktan. İçtiğimiz sular deniz suyu gibi tuzlu çıktı da susuzluğumuzu ve hararetimizi daha bir artırdı. Bizleri kandıracak umman, üzerimize akacak pınar sen olmaz mısın ey Ramazan?!
Rabbimiz buyurdu ki: “Sonra kalpleriniz katılaştı. Taş gibi hata daha katı oldu. Çünkü taşların öylesi vardır ki, içinden nehirler kaynar. Öylesi vardır ki çatlar da içinden sular fışkırır. Öyle taşlar da vardır ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanır…” (Bakara-74)
İtiraf etmeliyiz ki ey Ramazan, gerçekten kalplerimiz katılaştı. Bu her halimizden belli olmuyor mu? İslam coğrafyasında her gün sayısızca beden kan revan toprağa gömülürken, masum çocuklar her tarafta ölürken, Arakan’da Müslüman genç kızlar Budist vahşilerin tecavüzüne maruz kalırken ve bunlardan onlarcası ırzlarını koruma pahasına deniz sularına atlayıp boğulurken, yanı başımızda mümin kardeşlerimiz halen zindanlarda inim inim inleyip, zindan zindan sürgün edilirken, masum kızlarımız Müslümanların izzeti olan başörtü ve tesettürlerinden ötürü okul okul sürgün edilirken…. Ve daha yüzlerce hazin tablo karşısında gözlerimizden seccadelerimize bir damla gözyaşı akmaması, gönüllerimizden dua dua çığlıkların kopmaması ve acizlik içerisinde kıvranmaya devam edişimiz, kalplerimizin katılaştığını göstermiyor mu? Hal bu iken ey merhamet öğretmeni, gönüllerimizi yumuşatacak bir derman bir iksir bahşeylemez misin? Bunca yetim öksüz, çaresiz ve perişanlar yanı başımızda dururken, merhamet duygularımızı kamçılamaz mısın ey Ramazan?
Her şeye rağmen sonsuz merhamet sahibi Rabbimizin çağrısı bizlere ümit aşılıyor ey Ramazan! Bak ne güzel buyuruyor Mevlamız: “De ki: Ey kendileri aleyhine aşırı gitmiş kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Zümer-53) “(Ey kullarım!) mağfirete koşun. (Hakeza) genişliği gökler ve yer kadar olan ve muttakiler için hazırlanmış cennete koşun.” (Al-i İmran–133) Ve sen tutmuş iken elimizden ey Ramazan, bu mübarek yolculuk için bütün imkânları sunmuş iken bizlere, kaldırmış iken bütün engel ve manileri önümüzden hemen şimdi değil de ne zaman icabet edeceğiz bu çağrıya? Rabbimizin cennet ve mağfiret teklifini hangi yüz ile, hangi akıl ve mantık ile red edeceğiz ey Nurlu Ramazan?
Allah’ın sevgili kulu (Hz. Ali) şöyle buyurmuştur hikmetli sözlerinin birinde: “Fırsatlar gökteki bulutlar gibidir, gelip geçerler.” Sen de tıpkı gökteki bulut gibisin ey Ramazan. Rahmet yüklü bulut, rahmetini boşaltır, yağmurunu yağdırırsın. Yeryüzünü temizler, güllük gülistana çevirirsin. Vazifeni ifa ettikten sonra sessiz sedasız göçüp gidersin. Gözlerden ırak olursun.
Ne mutlu kadr-u kıymetini bilenlere!
Ne mutlu rahmet deryana gark olanlara!
Ne mutlu mübarek gün ve gecelerini layıkıyla ihya edenlere!
Ne mutlu onlara ey Ramazan!
“Eğer siz Ramazan’ın kıymetini bilseydiniz, bütün senenin Ramazan olmasını isterdiniz!” diye ne doğru buyurmuştur, âlemlere rahmet olarak gönderilen.
Daha dün “merhaba” dedik sana heyecan ile ey Ramazan! Bugün ise “elveda” demekteyiz, mahzun bir eda ile.
Elveda elveda Ya Şehr-i Ramazan!
Elveda ey yoksulların ve muhtaçların dostu!
Elveda ey garibanların, kimsesizlerin ve çaresizlerin hamisi!
Elveda ey ümidini yitirmişlerin ümidi Ramazan!
Ama şunu bil ki ey Ramazan! Seni bilenler, seni yaşayanlar ve seni anlayanlar; sana elveda demekle, senin vermiş olduğun derse ve kazandırmış olduğun değerlere elveda demeyeceklerdir. Sıhhat, afiyet ve manevi perhiz olan orucuna elveda demeyeceklerdir. Yıl boyunca sünnet oruçlardan tutmak suretiyle, manevi atmosferini yüreklerinde ve yuvalarında yaşatmaya devam edeceklerdir.
Yine sana elveda demekle, senin vasıtan ile barıştıkları ve hemhal oldukları İlahi kelama, O’nun sadra şifa tilavetine, talim ve terbiyesine elveda demeyeceklerdir.
Yine hakeza yoksullara, yetimlere, garibanlara ve kimsesizlere elveda demeyeceklerdir. Bilakis her zaman ve her yerde bunlarla dost, bunlarla yaren olmaya devam edeceklerdir.
Ve elveda demeyeceğiz, diyemeyeceğiz yanı başımızdaki gerçeklere, gün gibi açık, güneş gibi parlak hakikatlere. Ayrılamayız aslımızdan, özümüzden, fıtratımızdan, bizi insan yapan, bizi biz yapan değerlerimizden.
Bırakma bizleri sen de ey Ramazan! Ey merhametli dost, nurun ile, rahmetin ile kuşatıver bizleri ey Ramazan!
Yıl boyunca Ramazan bilinciyle yaşamak temennisiyle, yaklaşmakta olan Ramazan Bayramınızı tebrik eder, İslam ümmetine hayırlar getirmesini Yüce Mevlamızdan niyaz ederim.
Cihan Bozaba / İnzar Dergisi – Ağustos 2012
Cihan Bozaba